Namaz-7
Yolcu Ve Yolcunun Namazı
Hasta Olan Kimsenin Namazı

A- Seferîliğin Ma­hi­ye­ti:

Se­fer ve mü­sa­fe­ret yol­cu­luk de­mek­tir. İslâmî bir te­rim ola­rak yol­cu­luk be­lir­li bir me­sa­fe­ye git­mek olup, or­ta bir yü­rü­yüş­le üç gün­lük, ya­ni on se­kiz sa­at­lik bir me­sa­fe­den iba­ret­tir. Bu­na “üç mer­ha­le” de de­nir. Or­ta yü­rü­yüş, ya­ya yü­rü­yü­şü ve ka­fi­le için­de­ki de­ve yü­rüyü­şü­dür. De­niz­ler­de ise yel­ken­li ge­mi­le­rin mu­te­dil ha­va­da­ki üç gün­lük yol­cu­lu­ğu­dur.

İş­te ka­ra­lar­da böy­le bir yü­rü­yüş ile de­niz­ler­de ise mu­te­dil bir ha­va­da yel­ken­li bir ge­mi ile on se­kiz sa­at sü­re­cek bir me­sa­fe “se­fer sü­re­si” sa­yı­lır. Bu yo­lun yal­nız gi­di­le­cek me­sa­fe­si esas alı­nır, yok­sa gi­diş dö­nüş me­sa­fe­si­ne ba­kıl­maz. Yol­cu­luk ya­pan kim­se sü­rat ya­par da bu me­sa­fe­yi gü­nü­müz­de ye­ni çı­kan ula­şım va­sı­ta­la­rın­da ol­du­ğu gi­bi da­ha kı­sa bir sü­re­de ka­t e­der­se bi­le yi­ne yol­cu sa­yı­lır ve na­maz­la­rı­nı kı­sa kı­lar. Yol­cu­luk­ta üç gü­nün esas alın­ma­sın­da, üç gün­lük mesh sü­re­si­ne kı­yas ya­pıl­mış­tır.

Va­ta­nın­da ve­ya o hü­küm­de­ki bir yer­de otu­ran kim­se­ye “mukîm”, bu­ra­dan çı­kıp en az on­ se­kiz sa­at­lik me­sa­fe­ye git­me­ye baş­la­mış olan kim­se­ye de “mü­sa­fir (yol­cu)” de­nir.

Yol­cu­luk ha­li ge­nel ola­rak güç­lük ve sı­kın­tı­lar­dan hâli de­ğil­dir. Bu yüz­den İslâm di­ni yol­cu­lar hak­kın­da da ba­zı ko­lay­lık­lar ge­tir­miş­tir. Yol­cu­luk­ta ge­ce gün­düz ara­lık­sız yol­cu­lu­ğa de­vam edi­le­mez. İs­ti­ra­ha­ta da ih­ti­yaç var­dır. Bu yüz­den gün­lük yol­cu­luk sü­re­si al­tı sa­at ola­rak be­lir­len­miş­tir. Sa­at­te 5 km. yol ka­t e­dil­me­si esas alı­nın­ca se­fe­ri­lik me­sa­fe­si 90 km. ol­muş bu­lu­nur. Ba­zı yol­cu­luk­la­rın ra­hat, me­şak­kat­siz ve çok kı­sa sü­re­de ya­pı­la­bil­me­si so­nu­cu de­ğiş­tir­mez. Çün­kü hü­küm fer­de gö­re de­ğil, cin­se gö­re mey­da­na ge­le­ce­ğin­den bü­tün yol­cu­luk hal­le­ri­ni kap­sa­mı­na alır. Di­ğer yan­dan Ha­ne­fi­le­re gö­re yol­cu­luk­ta ge­ti­ri­len ko­lay­lık­la­rın il­le­ti mü­cer­ret seferîliktir. Güç­lük ve sı­kın­tı bu­nun hik­me­ti­dir.

Ha­ne­fi­ler dı­şın­da­ki ço­ğun­lu­ğa gö­re, na­maz­la­rın kı­sal­tıl­ma­sı­nı mü­bah kı­lan uzun yol­cu­luk, za­man ba­kı­mın­dan or­ta­la­ma iki gün­lük yol­cu­luk ve­ya ağır yük­le ve ya­ya ola­rak iki ko­nak­lık me­sa­fe­dir. Ba­zı fa­kih­le­re gö­re se­fer sü­re­si, on se­kiz fer­sah­lık bir me­sa­fe­dir. Bir fer­sah üç mil, 1 mil de 1848 met­re­dir. Bir fer­sah on iki bin adım, bir mil de dört bin adım sa­yıl­mak­ta­dır. Bu­nun­la bir­lik­te fer­sah­lar düz yer­ler ile dağ­lık ve de­re­lik yer­le­re gö­re de­ği­şir. Meselâ, düz bir yer­de bir fer­sah bir sa­at­te alı­na­bil­di­ği hal­de, dağ­lık bir yer­de böy­le bir me­sa­fe 1 sa­at­te alı­na­maz. Bu yüz­den bu ko­nu­da fer­sah bir öl­çü sa­yıl­ma­ma­lı­dır. An­cak fer­sa­ha iti­bar edi­lin­ce birçok me­se­le­nin çö­zü­mü ko­lay­laş­mak­ta­dır.

Meselâ; tren ve­ya uçak­la ya­pı­la­cak yol­cu­luk­lar­da, ka­t e­di­le­cek yo­lun kaç fer­sah ol­du­ğu dik­ka­te alı­nır. En az on se­kiz fer­sah­lık bir me­sa­fe ka­t e­dil­miş olun­ca, se­fer sü­re­si ger­çek­leş­miş ve se­fer hük­mü ce­re­yan et­me­ye baş­la­mış olur. Ar­tık ka­ra ve­ya de­niz ara­cı­nın hız­lı sey­re­den bir araç ol­ma­sı­na iti­bar edil­mez.

Gi­di­le­cek ye­rin hem de­niz­den hem de ka­ra­dan yo­lu bu­lun­sa, yol­cu­nun gi­de­ce­ği yo­la iti­bar edi­lir. Bu yüz­den, bir bel­de­ye de­niz yo­luy­la meselâ; on iki sa­at­te, ka­ra yo­luy­la da on se­kiz sa­at­te gi­di­le­cek ol­sa, ka­ra­dan gi­den­ler yol­cu sa­yı­lır, de­niz­den gi­den­ler sa­yıl­maz.

Bir ye­rin ka­ra­dan iki yo­lu bu­lun­du­ğu tak­dir­de de hü­küm böy­le­dir. Yal­nız se­fer me­sa­fe­sin­de bu­lu­nan yol­dan gi­den­ler mi­sa­fir olur­lar.

Yol­cu­luk va­tan edi­ni­len bel­de­nin ve­ya kö­yün yo­la çı­kıl­dı­ğı ta­ra­fın­da­ki ev­le­rin­den ay­rıl­dık­tan ve en az üç gün­lük bir ye­re gi­dil­me­ye ni­yet edil­dik­ten iti­ba­ren baş­lar. Bu yüz­den şe­hir ke­nar­la­rın­da­ki yer­le­şim alan­la­rı, şe­hir­le bütün­leş­miş olan köy­ler ve­ya köy­den yo­la çı­kan­lar için “fi­na­yı mı­sır” de­ni­len har­man­lık, me­zar­lık ve ağıl gi­bi ek­len­ti­ler ge­çil­me­dik­çe yol­cu­luk baş­la­mış ol­maz.    Şe­hir ve­ya kö­yün yer­le­şim ala­nı dı­şın­da ka­lan fab­ri­ka­lar, or­ga­ni­ze sa­na­yi ku­ru­luş­la­rı, top­tan­cı hal­le­ri, bağ­lar, bah­çe­ler, hay­van ve ta­vuk çift­li­ği gi­bi alan­lar şe­hir­den sa­yıl­maz.

B- Seferîliğin Hü­küm­le­ri:

Yol­cu­lar için bir kı­sım ko­lay­lık­lar, ruh­sat­lar ge­ti­ril­miş­tir. Ra­ma­zan­da yol­cu­luk­ta bu­lu­nan için oru­cu­nu ge­ri bı­rak­ma­sı mü­bah­tır. Yol­cu­nun mesh sü­re­si üç gün üç ge­ce­dir. Yol­cu dört rekâtlı farz na­maz­la­rı­nı iki­şer rekât ola­rak kı­lar. Bu­na “kas­rı salât” de­nir. Bu so­nun­cu ko­lay­lık üze­rin­de du­ra­ca­ğız.

Yol­cu­luk­ta dört rekâtlı na­maz­la­rın kı­sal­tı­la­rak kı­lın­ma­sı Kur’an, sün­net ve ic­ma  ile caizdir. Al­lah Teâlâ şöy­le bu­yu­rur: “Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman (seferîlik şartları yerine gelmişse) inkâr edenlerin fenalık yapacaklarından korkarsanız (ve korkulu olmasanız da), namazı kısalt(arak dört rekâtlı farzları iki kıl)manızda size bir günah yoktur. Şüphesiz ki küfre sapanlar/inkârcılar, size apaçık bir düşmandır.” ( Nisâ Sûresi 101. Ayet)

Bu ayet­te kı­salt­ma­nın kor­ku şar­tı­na bağ­lan­ma­sı, o gün bu­lu­nan ola­yı tes­pit et­mek için­dir. Çün­kü Rasûlullah (sa)’ın ço­ğu yol­cu­luk­la­rı kor­ku­dan hâli de­ğil­di. As­hab-ı ki­ram­dan Ya’lâ b. Ümey­ye (r.a) Hz. Ömer’e şöy­le de­miş­tir: “Biz ne­den na­maz­la­rı kı­sal­ta­rak kı­lı­yo­ruz, hâlbuki gü­ven için­de­yiz. Hz. Ömer de bu­na ce­vap ol­mak üze­re şöy­le bu­yur­du: Ben de ay­nı du­ru­mu Hz. Pey­gam­ber’e sor­muş­tum, ba­na şöy­le bu­yur­muş­tu: Bu, Al­lah’ın si­ze ver­di­ği bir ba­ğış­tır, Al­lah’ın sa­da­ka­sı­nı ka­bul edin.”

Yolcu olan kimse dört rekâtlı farz namazları iki rekât kılar. Bunları dört rekât kılması mekruhtur. İki rekâtı dört kıldığı takdirde eğer ikinci rekâtta Ettehıyyatü için oturmuşsa ilk iki rekât farz yerine geçer. Son iki rekâtta nafile olur. İkinci rekâtta oturmamışsa namaz bozulur. Sabah namazının iki rekât farzı ile akşamın üç rekât farzı ve üç rekâtlı vitr namazının tam olarak kılınması gerekir. Yolculukta vakit müsait ise sünnetler kısaltma yapılmadan kılınır.

Yolculuğa çıkan kimse oturduğu şehir, kasaba veya köyün binalarını geçince misafirlik başlamış olduğundan kılacağı namazları buradan itibaren kısaltarak kılar. Yolculuktan döndüğü zamanda oturulan yerin binalarından içeri girilince misafirlik bitmiş olur. Bir misafir namaz kılarken ikamete niyet ederse, kılmakta olduğu namazı dört rekât olarak tamamlar. Misafir olan kimse, vaktin evvelinde dört rekâtlı bir namazı iki rekât kıldıktan sonra o vaktin içinde ikamete niyet etse, namazında bir değişiklik olmaz. Fakat ikamete niyet ettiği zaman henüz namazı kılmamışsa vaktin sonunda namazı dört rekât kılması gerekir. Misafir olan kimse, misafir olmayan bir imama uyarsa namazı onunla beraber dört rekât kılar. Misafir olan kişi, misafir olmayanlara imamlık ederse, imam; ikinci rekâtın sonunda selam verir, misafir olmayan cemaat kıraatsiz olarak, yani ayakta, bir şey okumadan kendi başlarına dört rekâtı tamamlar. Böyle bir durumda misafir olan imamın namazdan önce cemaate “Ben misafirim. Siz namazınızı tamamlayın.” demesi müstehaptır.

Bir kimse misafir olduğu müddet içinde kılmadığı namazları yolculuk tamamlayıp evine döndükten sonra iki rekât olarak kaza eder. Mukim iken, yani yolculukta olmadığı bir zamanda kılmadığı namazı misafir iken kaza edecek olsa dört rekât olarak kaza eder. Misafir ramazanda dilerse orucunu tutar, dilerse sonraya bırakıp memleketine dönünce tutar. Ancak oruç tutmasında bir zorluk yoksa misafirin Ramazan ayında orucunu tutması daha hayırlıdır. Misafir ayağındaki meshlere yetmiş iki saat mesh edebilir, Cuma ve Bayram namazlarını kılması gerekmez, fakat kılarsa namazı olur. Cuma namazını kılmadığı zaman, öğle namazını kılması gerekir. Misafire kurban kesmek de vacip olmaz, keserse sahihtir ve sevaba nail olur.

C- Mi­sa­fir­li­ğin So­na Er­me­si:

Aslî va­ta­na dö­nüp gelmekle yol­cu­luk ha­li so­na erer. Bu­ra­da otur­ma­ya ni­yet edil­me­se de so­nuç de­ğiş­mez. Va­tan-ı ika­me­te dö­nüş­te ise, kal­ma­ya ni­yet ge­re­kir.

Va­tan üç kıs­ma ay­rı­lır:

  1. Va­tan-ı aslî: Bir in­sa­nın do­ğup bü­yü­dü­ğü ve­ya ev­le­nip için­de ya­şa­mak is­te­di­ği ve­ya için­de ba­rın­ma­yı kast edip, baş­ka ye­ri va­tan edin­mek is­te­me­di­ği ye­re “va­tan-ı aslî” de­nir.
  2. Va­tan-ı ika­met: Bir kim­se­nin doğ­du­ğu, ev­len­di­ği ve yer­leş­me­ye ka­rar ver­di­ği bir yer ol­mak­sı­zın yal­nız için­de on beş gün­den faz­la kal­mak is­te­di­ği ye­re de “va­tan-ı ika­met” de­nir.
  3. Va­tan-ı süknâ: Bir yol­cu­nun, için­de on beş gün­den az otur­mak is­te­di­ği yer de ken­di­si­nin bir “va­tan-ı süknâ”sı­dır. Bu so­nun­cu­ya iti­bar edil­mez. Bu­nun­la ne aslî va­tan ne de ika­met va­ta­nı de­ğiş­miş, bo­zul­muş olur.

Seferîlik ko­nu­sun­da bu va­tan­lar ken­di mis­li ile ve­ya üs­tü ile bo­zu­lur, aşa­ğı­sı ile bo­zul­maz. Bu yüz­den in­sa­nın asıl va­ta­nı olan yer di­ğer ika­met ve sük­na va­tan­la­rı ile bo­zul­maz. Ya­ni va­tan-ı ika­met­te bu­lu­nan kim­se va­tan-ı as­li­ye dön­mek­le mü­sa­fir ol­maz. İn­san do­ğup yer­leş­ti­ği ve­ya ka­rı­sı­nın yer­leş­ti­ği ye­re va­rın­ca seferî ol­maz. Sa­de­ce gi­de­ce­ği bu yer 90 km.’den uzak­ta olur­sa yol­cu­luk sı­ra­sın­da seferî olur, fa­kat ora­ya va­rın­ca seferîliği kal­kar.

Va­tan-ı aslî, va­tan-ı ika­met­le bo­zul­maz. Doğ­du­ğu ve­ya ka­rı­sı­nın bu­lun­du­ğu yer­den, öğ­ren­ci­lik, as­ker­lik, iş­çi­lik gi­bi bir amaç­la on beş gün­den faz­la kal­mak üze­re baş­ka bir ye­re gi­den kim­se­nin ön­ce­ki aslî va­ta­nı ni­te­lik de­ğiş­tir­mez. Ora­ya dö­nün­ce üç gün bi­le ka­la­cak ol­sa seferî sa­yıl­maz. Çün­kü va­tan-ı ika­met, va­tan-ı aslî’yi boz­maz.

Bir kim­se bir şe­hir­de otu­rur­ken ai­le­si­ni nak­let­me­den baş­ka bir şe­hir­de de ev­len­se, her iki şe­hir ken­di­si için asıl va­tan olur. Han­gi­si­ne git­se mukîm sa­yı­lır. Va­tan-ı ika­met ise, baş­ka bir va­tan-ı ika­me­te git­mek ve­ya ora­dan ay­rı­lıp yol­cu­lu­ğa çık­mak ya­hut aslî va­ta­na dön­mek­le bo­zu­lur. Ya­ni va­tan-ı ika­met­ten ay­rı­lan kim­se, ye­ni­den bu­ra­ya dön­dü­ğün­de on beş gün­den az ka­la­cak­sa seferî sa­yı­lır.

On beş gün­den az ka­lı­na­cak yer olan va­tan-ı süknânın bir öne­mi yok­tur. Ki­şi ora­da seferî sa­yı­lır. Bu va­tan, di­ğer va­tan çe­şit­le­ri­ni de­ğiş­tir­mez. Ki­şi on beş gün­den kı­sa sü­ren ve 90 km.den uza­ğa yap­tı­ğı tüm yol­cu­luk­la­rın­da, şeh­rin yer­le­şim alan­la­rı dı­şı­na çık­tı­ğı an­dan iti­ba­ren ve git­ti­ği yer­de seferî sa­yı­lır. Bu du­rum ge­ri dö­nün­ce­ye ka­dar de­vam eder.

Ce­ma­at­le na­maz­da mukîm mü­sa­fi­re uy­muş­sa mü­sa­fir iki rekât kı­lın­ca selâm ve­rir, mukîm selâm ver­me­yip na­ma­zı dör­de ta­mam­lar. Na­ma­zı dör­de ta­mam­lar­ken hiç­bir şey oku­maz. Çün­kü na­ma­zın baş ta­ra­fı­nı imam­la kıl­mış  ve farz kı­ra­at ye­ri­ne gel­miş­tir.

Has­ta Olan Kimsenin Namazı

Ayakta durmaya gücü yetmeyen veya ayakta durması halinde hastalığının uzaması yahut da artmasından korkan bir hasta oturduğu yerde rükû ve secdeleri yaparak namazını kılar.

Rükû ve secdeleri yapamazsa ima ile kılar. İma namazda rükû ve secdeye işaret olmak üzere başı eğmek demektir. Bu durumda olan kimse rükûda başını biraz eğer, secdede rükûdan biraz daha fazla eğmesi gerekir. Şayet secde için başını rükûdakinden fazla eğmezse namazı sahih olmaz. Secdede başını yere koyamayan kimse yerden bir şey kaldırıp, o şeyin üzerine secde edemez. Rükû yapmaya gücü yettiği halde secde yapamayan kimse her ikisini de ima ile yapar.

Oturarak namaz kılamayan sırt üstü yatıp rükû ve secdeleri baş işareti ile yaparak namazını kılar. Bu şekilde namaz kılanın yüzünün kıbleye gelmesi için başının altına yastık koyması gerekir. Yan yatıp yüzünü kıbleye çevirerek kılması da caizdir. Yan yatarak kılması durumunda sağ tarafına yatması daha uygun olur.

Bir şeye yaslanarak oturması mümkün iken yatarak kılması caiz olmaz. Yatarak ima ile kılan ve ayaklarını kıble tarafına uzatan kimsenin mümkünse dizlerini çekerek dikmesi uygun olur.

Başını eğmek suretiyle işaret ederek namaz kılmaya gücü yetmeyen kimse namazını sonraya bırakır. Gözleri, kaşları veya kalbi ile işaret edip namaz kılamaz. Hastanın bu durumu bir gün ve bir geceden fazla devam ederse kılamadığı namazları kaza etmesi gerekmez.

Bir kimse ayakta durabildiği halde rükû ve secdeleri yapamıyorsa, ayakta ima ile kılması caiz ise de oturarak ima ile kılması daha uygundur.

Baş dönmesi veya yarım baş ağrısı sebebiyle ayakta duramayan oturarak kılabilir. Ayakta iken idrarı damlayan veya yarasından cerahat akan kimse oturduğu takdirde akıntısı kesilirse namazını oturarak kılar. Sağlıklı olan bir kişi, ayakta namaz kılarken hastalanıp ayakta duramayacak hale gelirse, oturup rükû ve secdeleri yaparak kılar. Eğer rükû ve secdeleri yapacak hali yoksa oturduğu yerde ima ile kılar. Oturarak ima ile kılamazsa, sırt üstü yatarak namazını tamamlar. Kıbleye dönmekten aciz olan hasta, gücü yettiği yöne doğru kılabilir.

Hasta olduğu için oturup rükû ve secdeleri yaparak namaz kılan kimse namaz kılarken iyileşir ve ayakta durabilecek hale gelirse, namazın kalanını ayakta tamamlar. Namazı ima ile kılarken iyileşip rükû ve secdeleri yapacak duruma gelen kimsenin ise namazı yeniden kılması gerekir. Hasta tekbir alacak veya bir ayet okuyabilecek kadar ayakta durabilirse bunları yaptıktan sonra oturur.

Beyhan Büşra ÖZKUL
Kaynaklar: Feyz’ül Furkan Kur’an-ı Kerim Meali
İlmihal / Hamdi DÖNDÜREN / ERKAM Yayınları
İslam İlmihali / M. Asım KÖKSAL / Seha Neşriat
İslam İlmihali / Lütfi ŞENTÜRK / Seyfettin YAZICI / DİB Yayınları
Büyük İslam İlmihali / Ömer Nasuhi BİLMEN / BİLMEN Yayınları