Namaz-2

Na­ma­zın Şart­la­rı Ve Rü­kün­le­ri

Na­ma­zın ge­çer­li ol­ma­sı için ba­zı şart­la­rın ve rü­kün­le­rin bu­lun­ma­sı ge­rek­li­dir. Şart söz­lük­te; alâmet de­mek­tir. Te­rim ola­rak şart; var­lı­ğı ken­di­si­nin var­lı­ğı­na bağ­lı bu­lu­nan, fa­kat onun ger­çek varlığın­dan ve mâhiyetinden ay­rı olan şey­dir. Rü­kün ise, söz­lük­te; en kuv­vet­li ta­raf de­mek­tir. Te­rim ola­rak rü­kün; bir şe­yin var­lı­ğı ken­di­si­ne bağ­lı bu­lu­nan  ve o şe­yin esas un­sur ve par­ça­la­rı­nı teş­kil eden esas­lar­dır. Şer’î hü­küm ola­rak şart ve rük­ne farz vas­fı ve­ri­lir. Bun­la­rın her iki­si de farz­dır. Bu yüz­den ba­zı fa­kih­ler bu ko­nu­ya “na­ma­zın farz­la­rı” baş­lı­ğı­nı koy­muş­lar­dır. Bir de na­ma­zın farz ol­ma­sı­nın şartla­rı var­dır.

Na­ma­zın Farz Ol­ma­sı­nın Şart­la­rı

1) Müs­lü­man ol­mak: Na­maz Müslüman olan er­kek ve ka­dın her­ke­se farz­dır. Kü­für eh­li­ne na­maz kılmak farz de­ğil­dir.

Son­ra­dan İslâm’a gi­re­nin, geç­miş na­maz­la­rı ka­za et­me­si ge­rek­mez. Al­lah Teâlâ şöy­le bu­yu­rur: (Resûlüm!) O inkâra/küfre sapanlara söyle: “(İnkâr ve düşmanlığa) son verirlerse, kendilerinin geçmiş (günah)ları bağışlanır. 8/ Enfal, 38

Hanefîlere gö­re, mür­ted­din geç­miş na­maz­la­rı ka­za et­me­si ge­rek­mez. Fa­kih­le­rin ço­ğun­lu­ğu­na gö­re ise, mür­ted­din geç­miş na­maz­la­rı­nı, bir ce­za ol­mak üze­re ka­za et­me­si ge­re­kir.

Ehl-i küf­rün yap­tı­ğı ta­at ve ha­yır­la­ra ge­lin­ce, eğer kü­für üze­re ölür­se bun­la­rın âhirette kendilerine bir fay­da­sı ol­maz.

Eğer da­ha ön­ce­den ta­at ve ha­yır iş­le­yen iman­sız bir kim­se son­ra­dan İslâm’a gir­se, bun­lar­dan ötü­rü se­vap alır. De­lil şu ha­dis­tir: “Hakîm b. Hızâm (r.a.), Rasûlullah (s.a.s)’e şöy­le so­rar: “Ba­na, cahili­ye za­ma­nım­da iba­det ni­ye­tiy­le yap­tı­ğım iş­ler­den ha­ber ver. Be­nim için bun­lar­dan ötü­rü se­vap var mı­dır?” Hz. Pey­gam­ber ona şöy­le bu­yur­du: “Da­ha ön­ce­den iş­le­miş ol­du­ğun ha­yır­lar üze­ri­ne Müslüman ol­dun.” Bu ko­nu­da sağ­lam gö­rüş şu­dur: Mün­kir kim­se sa­da­ka ver­mek ve­ya ak­ra­ba­ya iyilikte bulun­mak gi­bi iyi­lik­ler yap­sa, son­ra da Müslüman ol­sa ve Müslüman ola­rak öl­se, bun­la­rın hep­si­nin seva­bı ken­di­si için ya­zı­lır.

2) Bülûğ ça­ğı­na gir­miş ol­mak: He­nüz er­gin­lik ça­ğı­na ulaş­ma­mış bu­lu­nan ço­cuk­la­ra na­maz farz de­ğil­dir.Ancak na­ma­za alış­tır­mak için ye­di ya­şın­dan iti­ba­ren er­kek ve­ya kız ço­cuk­la­rı­na na­maz kıl­ma­la­rı em­re­di­lir. Ni­te­kim Kur’an-ı Kerîm’de şöy­le bu­yu­ru­lur:

Ailene (ve ümmete) namaz kılmayı emret ve sen de ona sabırla devam et. 20/ Taha, 132

         3) Akıl­lı ol­mak: Akıl İslâmî yü­küm­lü­lük­le­rin da­ya­na­ğı­dır. Bu yüz­den Hanbelîler dı­şın­da çoğunluk fa­kih­le­re gö­re, akıl has­ta­sı­na na­maz farz de­ğildir.

Uy­ku ha­lin­de na­maz kıl­ma­yan kim­se­le­re bu na­maz­la­rı ka­za et­mek farz­dır.

Ay­ha­li gö­ren ve­ya lo­hu­sa olan ka­dın­la­rın bu sü­re için­de­ki na­maz­la­rı dü­şer. Bun­la­rı da­ha son­ra ka­za et­me­le­ri ge­rek­mez. Hat­ta lo­hu­sa­lık hâli; darp, ilâç ve ben­ze­ri se­bep­ler­le mey­da­na gel­se de hü­küm de­ğiş­mez.

Na­ma­zın farz ol­ma­sı­na en­gel teş­kil eden yaş kü­çük­lü­ğü, akıl has­ta­lı­ğı, ay­ba­şı hâli ve lo­hu­sa­lık gi­bi özür­ler bir na­maz vak­ti­nin için­de or­ta­dan kalk­sa, te­miz­len­dik­ten son­ra bu na­ma­zın kı­lın­ma­sı gerekir. An­cak akıl has­ta­lı­ğı, ayba­şı hâli ve­ya lo­hu­sa­lık gi­bi özür­ler, bir na­maz vak­tin­de, na­maz kılacak ka­dar bir sü­re geç­tik­ten son­ra or­ta­ya çık­sa, bu na­maz o kim­se­ye farz ol­maz. Çün­kü na­ma­zın farz ol­ma sebebi, na­ma­zın eda­sı­nın bi­ti­şik ol­du­ğu va­kit­tir. Ki­şi na­ma­zı­nı ilk cüz­de eda et­mez­se, bir farz na­maz sığacak ka­dar olan son cüz­de eda­sı ar­tık ke­sin­leş­miş olur. Çün­kü bu va­kit farz­lı­ğın sebebidir. Son cüz­de özür or­ta­ya çı­kın­ca da farz düş­müş olur. Hanefîler dı­şın­da­ki ço­ğun­lu­ğa gö­re ise, bu özür­ler na­maz vak­ti için­de mey­da­na ge­lir­se, eğer vak­tin ba­şın­da te­miz­lik­le bir­lik­te na­maz kı­la­cak ka­dar bir sü­re geç­miş­se, bu na­ma­zın ka­za­sı ge­re­kir.

NAMAZIN FARZLARI

Namazın farzları on ikidir. Bunların altısı namazın dışında olup önceden yapılması gereken farzlardır. Bunlara “Namazın Şartları” denir. Altısı da namazın içindedir. Bunlara da “Namazın rükünleri” denir Namazın sahih olması için bu farzların yerine getirilmesi gerekir.

Na­ma­zın Şart­la­rı

Bu­ra­da ön­ce na­ma­zın şart­la­rı üze­rin­de du­ra­ca­ğız:

  • Ha­des­ten Te­miz­len­me

Ab­dest­siz­lik, cü­nüp­lük, ha­yız ve­ya lo­hu­sa hal­le­rin­de bu­lun­ma­ya “ha­des hâli” de­nir. Ab­dest­siz­lik küçük ha­des, di­ğer­le­ri bü­yük ha­des­tir. Kü­çük ve­ya bü­yük ha­des­den te­miz­len­mek ab­dest al­mak, yıkanmak ve­ya te­yem­müm et­mek­le olur. Al­lah Teâlâ şöy­le bu­yu­ru­yor: . Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman (abdestli olun bunun için) yüzlerinizi, dirseklere kadar (dirsekler dahil) ellerinizi yıkayın, (ellerinizi yeniden ıslatıp) başlarınızı meshedin ve her iki topuğa kadar da (topuklar dahil) ayaklarınızı yıkayın.  Eğer cünüp iseniz tam temizlenin (boy abdesti alın).5/ Maide, 6

Farz, va­cip, sün­net ve­ya nâfile tam na­maz ve­ya tilâvet ya­hut şü­kür sec­de­si gi­bi ek­sik na­maz için hades­ten te­miz­len­miş ol­mak şart­tır. Ab­dest­siz kı­lı­na­cak bir na­maz sa­hih ol­maz.

Na­maz kı­lar­ken her­han­gi bir se­bep­le ab­dest bo­zul­sa, na­maz da bo­zul­muş olur.

Ha­des­ten te­miz­len­me, na­ma­zın di­ğer şart­la­rı gi­bi sıh­hat şart­la­rın­dan­dır.

  • Ne­ca­set­ten Te­miz­len­me:

Na­maz­dan ön­ce be­den­de son­ra, el­bi­se­de ve­ya na­maz kı­lı­na­cak yer­de bu­lu­nan pis­li­ği te­miz­le­mek ge­re­kir. Bu te­miz­lik na­ma­zın ge­çer­li ol­ma­sı için ön şart­tır. El­bi­se­de ve na­maz kı­lı­nan yer­de, ayak, el ve diz­ler ile sağ­lam gö­rü­şe gö­re al­nın ko­nu­la­ca­ğı yer­de dört gram­dan (1 mis­kal) faz­la in­san dış­kı­sı gi­bi ka­tı ya­hut avuç için­den da­ha ge­niş ala­na ya­yı­lan in­san si­di­ği ve­ya şa­rap gi­bi sı­vı pis­li­ğin bu­lun­ma­sı na­ma­zın sıh­ha­ti­ne en­gel teş­kil eder. Eti ye­nen hay­van­la­rın ve­ya at­la­rın si­di­ği ve dış­kı­sı ise bu­laş­tı­ğı be­de­nin ve­ya el­bi­se­nin dört­te bir bö­lü­ğün­den az mik­ta­rı na­ma­za en­gel ol­maz, af­fe­dil­miş sa­yı­lır. Bun­dan faz­la­sı i­se, te­miz­le­me­ye güç ye­tin­ce na­ma­zın sıh­ha­ti­ne en­gel olur.

  • Av­ret Ye­ri­ni Ört­mek:

Av­ret, söz­lük­te; ek­sik­lik, ku­sur, düş­ma­nın sız­ma­sın­dan kor­ku­lan za­yıf mev­zi, ör­tül­me­si ge­re­ken yer ve ka­dın gi­bi an­lam­la­ra ge­lir. Şer’î bir te­rim ola­rak; ba­kıl­ma­sı ha­ram, ör­tül­me­si farz olan uzuv­la­ra “av­ret ye­ri” de­nir. Hanefîlere gö­re, in­san­la­rın hu­zu­run­da av­ret ye­ri­nin ör­tül­me­si ic­ma ile farz­dır. Sağlam olan gö­rü­şe gö­re, ten­ha­da ört­mek de farz­dır. Bir kim­se ka­ran­lık bir ev­de bi­le ol­sa, te­miz elbise­si bu­lun­du­ğu hal­de çıp­lak ola­rak na­maz kıl­sa, bu na­maz sa­hih ol­maz.

Yı­kan­ma, tabiî ih­ti­yaç, ta­ha­ret­len­me gi­bi hâcetler dı­şın­da, ten­ha bir yer­de de bu­lu­nul­sa, namazda ve­ya na­maz dı­şın­da av­ret yer­le­ri­nin ör­tül­me­si farz­dır

Er­kek­le­rin av­ret ye­ri sa­yı­lan uzuv­la­rı; gö­bek­le­ri al­tın­dan diz­le­ri al­tı­na ka­dar olan kı­sım­dır. Sağlam görü­şe gö­re diz ka­pa­ğı da uy­luk­tan olup av­ret ye­ri sa­yı­lır

Hür ka­dın­la­rın yüz­le­riy­le el­le­rin­den baş­ka sar­kan saç­la­rı dâhil bü­tün be­den­le­ri av­ret­tir. Yüzleriy­le elleri ise na­maz­da da bir fit­ne kor­ku­su bu­lun­ma­dık­ça na­maz dı­şın­da da av­ret de­ğil­dir. Ayak­la­rı ko­nu­sun­da ise gö­rüş ay­rı­lı­ğı var­dır. Da­ha sağ­lam gö­rü­len gö­rü­şe gö­re, ayak­la­rı da av­ret değil­dir. Çün­kü ayak­lar­la yol­da yü­rü­me zarûreti var­dır. Özel­lik­le bun­la­rı ört­mek yok­sul­lar için güç­tür. Baş­ka bir gö­rü­şe gö­re, hür ka­dı­nın na­ma­zı, aya­ğı­nın dört­te bi­ri nispetinde açık bu­lun­ma­sıy­la bo­zu­lur, di­ğer bir gö­rü­şe gö­re ise, ayak­la­rı na­ma­za gö­re av­ret ye­ri sa­yıl­maz­sa da na­maz dı­şın­da av­ret ye­ri sayılır. Bu gö­rüş ayrılığından kur­tul­mak için ayak­la­rın ör­tül­me­si da­ha uy­gun gö­rül­müş­tür. Sağ­lam görü­şe gö­re, hür ka­dın­la­rın kol­la­rı ile ku­lak­la­rı ve sa­lı­ve­ril­miş saç­la­rı da av­ret­tir.

Av­ret yer­le­ri olan ön ve ar­ka uzuv­lar ile bu iki yer dı­şın­da­ki “ha­fif av­ret” sa­yı­lan, uzuv­lar­dan bi­ri­nin ta­ma­mı ve­ya en az dört­te bi­ri açık bu­lu­nur ve bu du­rum ka­yıt­sız ola­rak bir rü­kün eda ede­cek ka­dar devam eder­se na­maz bo­zu­lur. Çün­kü bir şe­yin dört­te bi­ri ta­ma­mı hük­mün­de­dir. Bun­dan da­ha azı­nın görül­me­si ile na­maz bo­zul­maz. Meselâ; bir kim­se­nin kar­nı­nın ve­ya uy­lu­ğu­nun,  ma­kat ya­hut erkek­lik orga­nı­nın ya­hut ha­ya­la­rı­nın, bir ka­dı­nın saç­la­rın­dan sar­kan kıs­mın, ya­hut ha­ya­la­rı­nın ya­hut cin­sel organı­nın dört­te bi­ri, bir rü­kün eda ede­cek ka­dar açık ka­lır­sa na­maz bo­zu­lur. Eğer açık kal­ma sü­re­si bir rükün eda ede­cek sü­re­den az olur­sa na­maz bo­zul­maz. Dü­şen ba­şör­tü­sü­nün he­men ba­şa ko­nul­ma­sı gi­bi. Ba­zı fa­kih­le­re gö­re, but ile diz ka­pa­ğı bir uzuv sa­yı­lır. Bu du­rum­da, yal­nız diz ka­pa­ğı­nın açılmasıyla na­maz bo­zul­maz. Çün­kü diz ka­pa­ğı, bir uz­vun dört­te bi­rin­den az­dır.

Bir uz­vun av­ret ol­ma­sı, ter­cih edi­len gö­rü­şe gö­re, baş­ka­la­rı­na gö­re­dir. Sa­hi­bi­ne gö­re de­ğil­dir. Baş­ka­la­rı ta­ra­fın­dan gö­rü­le­me­ye­cek bir şe­kil­de bu­lun­ma­sı ye­ter­li­dir. Bu yüz­den, bir kim­se na­maz kılar­ken ge­niş bu­lu­nan ya­ka­sın­dan ken­di av­ret ye­ri­ni gö­re­cek ol­sa, bu­nun­la na­ma­zı bo­zul­maz. Fa­kat baş­ka­sı gö­re­cek olur­sa bo­zu­lur.

Na­maz­da bir uz­vun dört­te bir­den faz­la­sı, na­maz kı­la­nın ken­di fi­i­li ile açıl­sa, bir rü­kün eda edecek ka­dar bir sü­re bek­le­me­ğe ge­rek ol­mak­sı­zın der­hal na­maz bo­zu­lur. Ka­dı­nın ba­şör­tü­sü­nü namazda iken ken­di­si­nin çı­kar­ma­sı gi­bi. Bu du­rum­da ba­şör­tü­sü­nü ye­ni­den ört­se de na­ma­zı ge­çer­li­lik ka­zan­maz.

Av­ret sa­yı­lan uzuv­la­rın bi­rer par­ça­sı açıl­sa, açı­lan yer­le­rin top­la­mı, en kü­çük bir av­ret uz­vu­nun en az dört­te bi­ri­ne eşit ol­sa ve açık­lık sü­re­si bir rük­nü eda ede­cek ka­dar de­vam et­se na­ma­zın sıh­ha­ti­ne en­gel olur.

Cil­din ren­gi­ni gös­te­re­cek de­re­ce­de in­ce olan el­bi­se ile av­ret ye­ri ör­tül­müş sa­yıl­maz. Bu yüz­den de­ri­nin ren­gi­ni bel­li ede­cek şe­kil­de bu­lu­nan, do­la­yı­sıy­la de­ri­nin be­yaz­lı­ğı ve­ya kır­mı­zı­lı­ğı bel­li olan el­bi­se ile na­maz sa­hih ol­maz. Çün­kü bu­nun­la ör­tün­me ger­çek­leş­me­mek­te­dir. Eğer el­bi­se ka­lın ol­mak­la bir­lik­te uz­vu bel­li eder­se ve hac­mi or­ta­ya ko­yar­sa -bu, zem­me­dil­miş ol­mak­la bir­lik­te- na­maz sa­hih olur. Çün­kü bun­dan ka­çın­mak müm­kün de­ğil­dir.

Şâfiîlere gö­re, vü­cut hat­la­rı­nı bel­li eden böy­le bir dar el­bi­sey­le na­maz kıl­mak ka­dın­lar için mekruh­tur, er­kek­le­rin de böy­le bir giy­si­yi ter­ket­me­si da­ha uy­gun­dur.

Av­ret ye­ri­ni ör­te­cek bir şey bu­la­ma­yan kim­se otu­ra­rak ve ayak­la­rı­nı kıb­le ta­ra­fı­na uza­ta­rak îmâ ile na­ma­zı­nı kı­lar, fa­zi­let­li olan bu­dur. Çün­kü bu du­rum­da faz­la­ca ka­pa­lı bu­lu­nur. Av­ret ye­ri­nin bir bö­lü­mü­nü ör­te­cek bir şey  bu­lu­nur­sa, ön­ce galîz av­ret sa­yı­lan ön ve ar­ka ta­raf­lar ör­tü­lür, son­ra er­kek­ler­de but­lar, da­ha son­ra diz­ler ör­tü­lür. Ka­dın­lar­da ise, but­lar­dan son­ra ka­rınlar, ar­ka­lar ve da­ha son­ra diz­ler ve sı­ra­sıy­la di­ğer uzuv­lar ör­tü­lür.

  • Kıb­le­ye Yö­nel­mek:

Na­ma­zı kıb­le­ye doğ­ru yö­ne­le­rek kıl­mak şart­tır. Mek­ke dö­ne­min­de ve Me­di­ne dö­ne­mi­nin ilk gün­le­rin­de Müslümanların kıb­le­si Ku­düs’te­ki Mes­cid-i Aksâ idi. Me­di­ne dö­ne­min­de inen şu âyet-i keri­me ile kıb­le, Mek­ke’de­ki Ka’be-i Mu­az­za­ma’ya çev­ril­di.: “(Resûlüm!) Her nereden (yola) çıkarsan çık, (namazda) yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir. Bu (emir), Rabbinden (gelen) mutlak bir gerçektir. 2/ Bakara, 149

Ka’be, Mek­ke’de­ki bi­li­nen bi­na­dan ibâret de­ğil­dir. Bel­ki bu bi­na­nın ye­ri­ni ifa­de eder. Ni­te­kim bu kut­sal ye­rin gök­le­re ka­dar üst ta­ra­fı ve top­ra­ğın de­rin­lik­le­ri­ne ka­dar alt ta­ra­fı kıb­le yö­nü­dür. Bu yüz­den Ka’be-i Mu­az­za­ma’nın ya­nın­da ve­ya için­de bu­lu­nan­lar, bu­nun her han­gi bir ta­ra­fı­na yö­ne­le­rek na­maz­la­rı­nı kı­la­bi­lir­ler. Ce­ma­at­le na­maz­da ima­mın önü­ne geç­me­mek şar­tıy­la, ce­ma­at Kâbe’nin çevresin­de hal­ka olur ve hep­si imam­la bir­lik­te na­maz kı­lar­lar.

Kıb­le­den baş­ka ta­ra­fa yö­ne­le­rek kı­lı­na­cak farz, nâfile ve­ya ce­na­ze na­ma­zı ile tilâvet secdesinden hiçbi­ri­si ca­iz ol­maz. Na­maz­da özür­süz ola­rak kas­ten kıb­le­den baş­ka ta­ra­fa yö­nel­mek küfrü ge­rek­ti­rir.

İslâm bil­gin­le­ri Kâbe’yi gö­ren her­ke­sin, Kâbe’nin biz­zat ken­di­si­ne yö­nel­me­si­nin farz ol­du­ğun­da ittifak et­miş­ler­dir.

Kâbe-i Mu­az­za­ma’dan uzak­ta bu­lu­nan­la­rın tam Kâbe’ye yö­ne­le­rek na­maz kıl­ma­la­rı farz değildir, belki Kâbe ta­ra­fı­na yö­nel­me­le­ri farz olup, bu yeter­li­dir.

Eğer kıb­le­de Kâbe’nin ken­di­si­ne isa­bet et­tir­mek farz ol­say­dı, bir mes­cit­te uzun bir sa­fın sa­de­ce Kâbe’nin hi­za­sı­na rast­la­yan kı­sım­da­ki ce­ma­a­tin na­maz­la­rı­nın sa­hih ol­ma­sı, di­ğer­le­ri­nin ise sa­hih olma­ma­sı ge­re­kir­di.

İmam Şâfiî’ye gö­re ise, Mek­ke’de bu­lun­ma­yan kim­se­ye, kıb­le­yi Kâbe’nin ken­di­si­ne isa­bet ettirmek farz­dır.

Kıb­le’nin han­gi ta­raf­ta bu­lun­du­ğun­da şüp­he eden kim­se, so­ra­cak bi­ri­si­ni de bu­la­maz­sa, çev­re şartlarına gö­re kıb­le­yi be­lir­le­me­ye ça­lı­şır ve ka­na­at et­ti­ği ta­ra­fa yö­ne­le­rek na­ma­zı­nı kı­lar. Kıb­le hakkın­da bilgi­si olan kim­se­yi bu­lan ki­şi onun ver­di­ği ha­be­re uyar. Çün­kü baş­ka­sı­nın ver­di­ği ha­ber, içtihat etmekten da­ha kuv­vet­li­dir.

Mes­cid­le­rin, ca­mi­le­rin mih­rap­la­rı Kâbe yö­nü­nü gös­ter­mek­te­dir. Es­ki­den kal­ma bir mih­rap olunca Kâbe yö­nü­nü araş­tır­ma­ya ge­rek kal­maz.

Na­maz için­de kıb­le ta­ra­fı­na dö­nü­lün­ce, Kâbe’ye ni­yet edil­me­si meselâ; “Dön­düm kıb­le­ye ve­ya Kâbe’ye” de­nil­me­si sağ­lam gö­rü­şe gö­re ge­rek­li de­ğil­dir. Baş­ka bir gö­rü­şe gö­re, Kâbe’ye ni­yet ge­re­kir.

Bir kim­se has­ta­lık se­be­biy­le kıb­le­ye dö­ne­me­di­ği ve ken­di­si­ni dön­dü­re­cek kim­se bu­lun­ma­dı­ğı ve­ya has­ta ol­ma­dı­ğı hal­de düş­man ve­ya yır­tı­cı hay­van kor­ku­su se­be­biy­le kıb­le­ye dö­ne­me­di­ği tak­dir­de, gü­cü yet­ti­ği ta­ra­fa doğ­ru na­ma­zı­nı kı­lar. Çün­kü yü­küm­lü­lük­ler gü­cün yet­me­siy­le sı­nır­lı­dır.

Yol­cu­nun, bi­nek üze­rin­de nâfile ve mü­ek­ked sün­net­le­ri kıl­ma­sı müm­kün ve ca­iz­dir. An­cak sabah nama­zı­nın sün­ne­ti bun­dan müs­tes­na­dır.

Farz na­maz­lar ile vi­tir ve adak na­maz­la­rı ve ce­na­ze na­ma­zı­nın bi­nek üze­rin­de özür­süz ola­rak kılın­ma­sı ca­iz de­ğil­dir. Çün­kü bun­da bir güç­lük bu­lun­ma­mak­ta­dır.

Ye­rin ça­mu­run­dan do­la­yı bi­ne­ği üze­rin­de na­maz kı­lan kim­se, yol ar­ka­daş­la­rın­dan ay­rıl­mak korku­su bu­lun­ma­yın­ca, bi­ne­ği dur­du­rup, kıb­le­ye yüz tu­ta­rak na­ma­zı­nı kı­lar. An­cak yer ça­mur­lu olmayıp da yal­nız ıs­lak ol­sa, hay­van üze­rin­de farz na­maz kı­lı­na­maz, yol ar­ka­daş­la­rın­dan ay­rıl­mak gi­bi bir teh­li­ke ol­ma­dık­ça ye­re inil­me­si ge­re­kir. Na­maz, hay­va­nın üze­rin­de bir özür se­be­biy­le kı­lın­dı­ğı takdir­de, gü­cü ye­ten ta­ra­fa yö­ne­le­rek kı­lı­na­bi­lir. Fa­kat kıb­le yö­nü­ne doğ­ru yü­rü­yen bir hay­va­nın üzerin­de­ki kim­se­nin na­ma­zı, o hay­va­nın kıb­le yö­nün­den bir rü­kün edâ ede­cek ka­dar dön­me­siy­le bo­zulur.

Kıb­le yö­nün­de şüp­he edip de, ya­nın­da so­ra­cak bi­ri bu­lun­ma­yan kim­se araş­tır­ma­da (ta­har­ri) bulu­nur. De­lil, emâre, yıl­dız ve rüzgâra ba­ka­rak kıb­le­yi ta­yi­ne ça­lı­şır. Ka­na­at ge­tir­di­ği bir yö­ne doğ­ru nama­zı­nı kı­lar. Na­ma­zı bi­tir­dik­ten son­ra, kıb­le yö­nün­de ya­nıl­dı­ğı­nı an­la­sa da, ar­tık o na­ma­zı ia­de etme­si ge­rek­mez. Fa­kat da­ha na­maz için­de iken, kıb­le yö­nü­nü an­la­sa, o yö­ne dö­ner, na­ma­zı­nı tamamlar. Yeni­den kıl­ma­sı ge­rek­mez. Bu şüp­he; şe­hir için­de kır­sal ke­sim­de, gün­düz ve­ya ka­ran­lık gece­de ol­sun hü­küm de­ğiş­mez. Böy­le bir kim­se­nin ka­pı ka­pı do­la­şa­rak kıb­le yö­nü­nü sor­ma­sı gerekmez.

Bir kim­se kıb­le yö­nün­de şüp­he et­se, ya­nın­da kıb­le yö­nü­nü bi­len bi­ri­si ol­du­ğu hal­de, ona sormak­sı­zın ken­di araş­tır­ma­sı­na gö­re bir ta­ra­fa yö­ne­le­rek na­ma­zı­nı kıl­sa, kıb­le yö­nü­ne isa­bet et­miş­se nama­zı sa­hih olur. Kıb­le yö­nü­ne isa­bet et­me­miş­se sa­hih ol­maz. Göz­le­ri gör­me­yen kim­se hak­kın­da da hü­küm böy­le­dir.

Kıb­le yö­nün­de şüp­he eden kim­se araş­tır­ma yap­mak­sı­zın na­ma­za baş­la­yıp, na­maz sı­ra­sın­da kıble­ye isa­bet et­miş ol­du­ğu­nu an­la­sa bi­le na­ma­zı­nı ia­de eder. Çün­kü tam ka­na­at üze­re kı­la­ca­ğı ge­ri kalan rek’at­le­ri, şüp­he­li ola­rak kıl­dı­ğı rek’at­ler üze­ri­ne bi­na edi­le­mez. An­cak na­ma­zı­nı bi­tir­dik­ten sonra anlar­sa ia­de ge­rek­mez. Çün­kü hep­si bir hal­de kı­lın­mış olur. İmam Ebû Yu­suf’a gö­re her iki durum­da da ia­de ge­rek­mez.

Kıb­le yö­nün­de şüp­he edip, araş­tı­ran kim­se, ka­na­a­ti­nin ak­si bir ta­ra­fa yö­ne­le­rek na­ma­zı­nı kıl­sa sa­hih ol­maz. Bu du­rum­da kıb­le­ye isa­bet et­miş ol­sa bi­le na­ma­zı ia­de et­me­si ge­re­kir. İmam Ebû Yusuf’a gö­re, isa­bet et­miş ise ar­tık ia­de ge­rek­mez.

Kıb­le­nin yö­nü ko­nu­sun­da fark­lı gö­rüş­te olan kim­se­ler, na­maz­la­rı­nı tek ba­şı­na kı­lar­lar. Çün­kü ce­ma­at­le kıl­dık­la­rı tak­dir­de, ima­ma ak­si ka­na­at­te bu­lu­na­nın na­ma­zı sa­hih ol­maz.

Ge­mi için­de na­maz kı­lan kim­se, gü­cü ye­ter­se kıb­le­ye doğ­ru yö­ne­lir, ge­mi­nin yö­nü de­ği­şir­se namaz kı­lan da yö­nü­nü kıb­le­ye çe­vi­rir. An­cak baş­lan­gıç­ta araş­tır­ma ile kıb­le be­lir­len­dik­ten son­ra, namaz­da ge­mi­nin ha­re­ket­le­ri­ni iz­le­me imkânı ol­ma­sa, na­ma­zı­nı ilk dur­du­ğu kıb­le yö­nü­ne doğ­ru tamamlar.

Mes­cit­te na­maz kı­lar­ken, ab­des­ti­nin bo­zul­du­ğu zan­nı ile kıb­le­den ay­rıl­sa, da­ha son­ra ab­des­ti­nin bo­zul­ma­dı­ğı­nı an­la­sa, Ebû Hanîfe’ye gö­re na­ma­zı bo­zul­muş ol­maz. An­cak mes­cit­ten çık­mış olur­sa, özür­süz ola­rak mekân de­ği­şik­li­ği ne­de­niy­le na­ma­zı bo­zul­muş olur.

Nâfile na­maz­lar ise şe­hir dı­şın­da, bir özür bu­lun­ma­sa da hay­van üze­rin­de is­te­ni­len yö­ne doğ­ru kı­lı­na­bi­lir. Ebû Yu­suf’a gö­re nafile na­maz şe­hir için­de de ke­ra­het­siz ola­rak hay­van üze­rin­de bu şe­kil­de kı­lı­na­bi­lir. İmam Mu­ham­med’e gö­re ise, şe­hir için­de bu şe­kil­de is­te­ni­len yö­ne doğ­ru kı­lın­ma­sın­da kerâhet var­dır. Şe­hir dı­şın­dan mak­sat, yol­cu­nun na­ma­zı­nı iki rek’at kıl­ma­ya baş­la­ya­ca­ğı yer­den ibarettir.

Gü­nü­müz­de hay­van­la­rın ye­ri­ni na­kil araç­la­rı al­mış­tır. Bu hü­küm­ler na­kil araç­la­rın­da yol­cu­luk yap­mak­ta olan­lar için de ge­çer­li­dir.

So­nuç ola­rak Müslümanların bü­tün na­maz­lar­da, yer­yü­zü­nün en es­ki ve en kut­sal ma­be­di olan Kâbe-i Mu­az­za­ma’ya yö­nel­me­le­ri, ara­la­rın­da­ki bir­li­ğin, ni­zam ve in­ti­za­mın, or­tak iba­det neş­ve­si­nin ifadesidir.

  • Va­kit:

Farz na­maz­lar ile bun­la­rın sün­net­le­ri, vi­tir na­ma­zı, te­ra­vih ve bay­ram na­maz­la­rı için va­kit de şart­tır. Farz na­maz­lar; sa­bah, öğ­le, ikin­di, ak­şam, yat­sı na­maz­la­rı­dır. Cu­ma na­ma­zı da öğ­le na­ma­zı yeri­ne ge­çer. Bu na­maz­la­rın mu­ay­yen olan va­kit­le­ri­ni bil­mek ve bu va­kit için­de bu na­maz­la­rı kıl­mak gere­kir. Vak­tin­den ön­ce kı­lı­na­cak farz na­maz sa­hih ol­ma­dı­ğı gi­bi, vak­tin­den son­ra­ya bı­ra­kı­lan na­maz da ka­za­ya kal­mış olur

 

  • Na­maz­la­ra Ait Ni­yet­ler:

Ni­yet et­mek na­ma­zın şart­la­rın­dan­dır. Ni­yet bir azim ve ke­sin bir ira­de­den iba­ret­tir. Kal­bin bir şe­ye ka­rar ver­me­si, bir işin ne için ya­pıl­dı­ğı­nı dü­şün­mek­si­zin bil­me­si de­mek­tir. Te­rim ola­rak ni­yet; Al­lah’a ya­kın ol­mak mak­sa­dı ile bir iba­de­ti yap­ma­ya kal­ben az­met­mek­tir. Na­maz ko­nu­sun­da ni­yet ise; Al­lah Teâlâ için ihlâsla na­maz kıl­ma­yı di­le­mek ve han­gi na­ma­zın kı­lı­na­ca­ğı­nı bil­mek­tir

Bir amel­de gös­te­riş öğül­me ve­ya tak­dir top­la­ma ve ben­ze­ri şey­ler kas­te­dil­mek­si­zin yal­nız Al­lah’ın rıza­sı­nın gö­ze­til­me­si ihlâs olup, iba­de­tin yal­nız Al­lah’a tah­sis edil­me­si­dir

Ni­yet hâlis ol­ma­lı, ya­pı­la­cak bir iba­det şu­ur­lu bir hal­de ya­pıl­ma­lı­dır. Amel­de yal­nız Cenâb-ı Hakk’ın rı­za­sı gö­ze­til­me­li, gaf­let için­de bu­lun­ma­ma­lı­dır.

Ni­yet kal­be ait­tir. Bu­nun­la bir­lik­te, ni­ye­tin kalb ile ya­pı­lıp, dil ile söy­len­me­si da­ha uy­gun­dur. Meselâ; bir kim­se, baş­la­ya­ca­ğı bir na­ma­za kalb ile ni­yet edip, dil ile bir­şey söy­le­me­se, o na­ma­zı yi­ne ca­iz olur. An­cak, kalb ile ni­yet et­mek­le bir­lik­te; “Şu vak­tin farz ve­ya sün­net na­ma­zı­nı kıl­ma­ya ni­yet et­tim” de­me­si da­ha iyi­dir. Bu şe­kil­de ni­yet, ter­cih edi­len gö­rü­şe gö­re müs­te­hap­tır. Çün­kü bu­ra­da, dil kal­be yar­dım­cı olur.

Farz na­maz­lar­da ve­ya vi­tir, tilâvet sec­de­si, adak na­ma­zı ve bay­ram na­maz­la­rı gi­bi va­cip bir na­maz­da, bun­la­rın be­lir­len­me­si ge­re­kir. Ni­te­kim na­maz­la­rı ka­za eder­ken de hem vak­tin hem de, ilk ve­ya son kaza­ya ka­lan şek­lin­de gü­nün be­lir­len­me­si ge­rek­li­dir. Meselâ; “Bu­gün­kü sa­bah na­ma­zı­nın far­zı­na ve­ya cum’a na­ma­zı­na ve­ya vi­tir ya­hut bay­ram na­ma­zı­na” di­ye ni­yet edi­lir. Ge­nel an­lam­da “Farz na­ma­za” di­ye ni­yet et­mek ye­ter­li de­ğil­dir. Çün­kü bu­nun­la na­maz be­lir­len­miş ol­maz. Fa­kat va­kit için­de “bu vaktin far­zı­nı kıl­ma­ya” di­ye ni­yet edil­me­si ye­ter­li olur. Rek’at­le­rin mik­ta­rı­nı zik­ret­mek ge­rek­mez. Ancak cum’a bun­dan müs­tes­na­dır. Onu vak­tin far­zı ni­ye­tiy­le kıl­mak ye­ter­li ol­maz. Çün­kü asıl, va­kit cum’anın de­ğil, öğ­le na­ma­zı­nın­dır.

Nâfile na­maz­lar­da; “Ni­yet et­tim, şu vak­tin ilk sün­ne­ti­ni ve­ya son sün­ne­ti­ni kıl­ma­ya” de­ni­lir. Bunun­la bir­lik­te, nâfilelerde mut­lak ni­yet et­mek de ye­ter­li­dir. O na­ma­zın mü­ek­ked ve­ya gay­ri müekked sün­net ol­du­ğu­nu ya­hut rek’at­le­ri­ni ta­yin et­mek ge­rek­mez. Yal­nız te­ra­vih na­ma­zı için; “Teravih namazı­nı ve­ya vak­tin sün­ne­ti­ni kıl­ma­ya ni­yet et­tim” de­me­li­dir. İh­ti­ya­ta uy­gun olan bu­dur.

Bir kim­se, ce­ma­at­le na­maz kıl­mak­ta olan bir top­lu­lu­ğa ye­tiş­se, bu na­ma­zın farz na­maz mı yok­sa te­ra­vih na­ma­zı mı ol­du­ğu­nu bil­me­se, far­za ni­yet eder. Eğer bu ce­ma­at, farz kıl­mak­ta ise­ler na­maz sahih olur. Eğer te­ra­vih kıl­mak­ta ise­ler, onun kı­la­ca­ğı na­maz na­fi­le olur. Yat­sı na­ma­zın­dan ön­ce kılınmış ola­ca­ğı için te­ra­vih­ten sa­yıl­maz.

Ni­yet ile tek­bir ara­sı­na, na­ma­za ay­kı­rı bir fa­sı­la gir­mek­si­zin, ni­ye­tin na­ma­za bi­ti­şik ol­ma­sı gerekir. Bu fa­sı­la, na­maz­da ya­pıl­ma­sı uy­gun ol­ma­yan ye­mek,iç­mek ve ko­nuş­mak gi­bi şey­ler­dir. Fa­kat arada ab­dest al­mak, mes­ci­de yü­rü­mek gi­bi na­maz ile il­gi­li bir fa­sı­la olur­sa bu­nun za­ra­rı bu­lun­maz. Bir kim­se na­ma­za ni­yet edip son­ra ab­dest al­sa ya­hut mes­ci­de yü­rü­se ve mes­cit­te tek­bir alıp ima­ma uy­sa, fa­kat ye­ni­den ni­yet­len­me­se, ara­ya na­ma­za ay­kı­rı bir fa­sı­la gir­me­di­ği için ön­ce­ki ni­yet ye­ter­li olur. Namaz sı­ra­sın­da ab­des­ti bo­zu­lan kim­se­nin, ab­dest ala­rak ye­tiş­ti­ği yer­den na­ma­za de­vam et­me­si de böyledir.

Ni­ye­tin if­ti­tah tek­bi­ri­ne ya­kın ol­ma­sı men­dup­tur. Fa­kat tek­bir­den son­ra ya­pı­la­cak bir ni­yet ile na­maz sa­hih ol­maz. Ter­cih edi­len gö­rüş bu­dur. Baş­ka bir gö­rü­şe gö­re ise, tek­bir­den son­ra Sübhaneke’den ve­ya Eûzü’den ön­ce ya­pı­la­cak bir ni­yet ile de na­maz ca­iz olur.

Şâfiîlere gö­re, ni­ye­tin na­maz­la il­gi­li iş­le­re ya­kın ol­ma­sı ve if­ti­tah tek­bi­rin­den ön­ce ya­pıl­ma­sı şart­tır.

Edâ ni­ye­tiy­le ka­za ve ka­za ni­ye­tiy­le eda ca­iz­dir. Bir kim­se, bir va­kit için­de iki farz na­ma­za ni­yet et­se, için­de bu­lu­nu­lan vak­tin na­ma­zı sa­hih olur.

Bir kim­se bir vak­tin far­zı­na ni­yet ede­rek na­ma­za baş­la­sa, son­ra na­fi­le kı­lı­yor­muş gi­bi zan ile nama­zı ta­mam­la­sa, bu na­maz farz ye­ri­ne ge­çer. Çün­kü na­ma­zın so­nu­na ka­dar ni­ye­tin ha­tır­lan­ma­sı şart de­ğil­dir.

Bir kim­se nâfileye ni­yet ede­rek tek­bir al­dık­tan son­ra, far­za ni­yet edip, ye­ni­den tek­bir al­sa far­za baş­la­mış olur. Ak­si de böy­le­dir. Meselâ; far­za ni­yet ede­rek baş­la­yan kim­se, bir rek’at kıl­dık­tan son­ra, baş­ka bir farz ve­ya nâfileye ni­yet ede­rek ye­ni­den tek­bir al­sa, ön­ce­ki na­ma­zı­nı boz­muş, son­ra­ki niyetine gö­re na­ma­za baş­la­mış olur.

Na­maz kı­lan ki­şi yal­nız ba­şı­na kı­lı­yor­sa, farz ve­ya va­cip tü­rü­nü ta­yin eder. Eğer nâfile ise, nama­za ni­yet et­me­si ye­ter­li olur. Bu kim­se na­maz için­de iken ima­ma uy­ma­ya ni­yet ede­rek di­liy­le yeniden tek­bir al­sa ön­ce­ki na­ma­zı­nı boz­muş, ima­ma uy­muş olur.

İma­ma uyan kim­se­nin, kı­la­ca­ğı na­ma­zı be­lir­le­mek­si­zin, mut­lak ola­rak; “İma­ma uy­dum” di­ye niyet et­me­si, ter­cih edi­len gö­rü­şe gö­re ye­ter­li de­ğil­dir. “İmam ile bir­lik­te na­maz kıl­ma­ya ni­yet et­tim” söz­le­ri de böy­le­dir. Çün­kü bun­da na­ma­zı be­lir­le­me yok­tur.

Bir kim­se, ima­mın tek­bi­rin­den ön­ce, hat­ta imam, Al­lah ve­ya tek­bir söz­le­ri­ni bi­tir­me­den na­ma­za baş­lar­sa, ima­ma uy­muş ol­maz. Fa­kat ikin­ci de­fa tek­bir alır­sa, bu­nun­la ima­ma uy­muş olur.

Ce­ma­a­tin ima­ma uy­ma ni­ye­ti, ima­mın “Al­la­hu Ek­ber” di­ye na­ma­za baş­la­ma­sın­dan son­ra olmalıdır ki, bir na­maz kı­la­na uyul­muş ve on­dan ön­ce tek­bir al­ma ih­ti­ma­li kal­ma­sın. Bu, Ebû Yu­suf ile İmam Mu­ham­med’in gö­rü­şü­dür.

Ebû Ha­ni­fe­ye gö­re, ce­ma­a­tin tek­bir­le­ri ima­mın tek­bi­ri­ne ya­kın ol­ma­lı­dır. Çün­kü bun­da, iba­de­te he­men baş­la­ma fa­zi­le­ti var­dır. Bu du­ru­ma gö­re, ni­ye­tin ön­ce ol­ma­sı ge­re­kir. Bu­nun­la bir­lik­te imam da­ha Fa­ti­ha Su­re­si­ni bi­tir­me­den tek­bir alıp ima­ma uyan kim­se, if­ti­tah tek­bi­ri­nin se­va­bı­na ka­vuş­muş olur.

Ce­ma­a­tin, ken­di­si­ne uy­du­ğu ima­mı ta­nı­ma­sı şart de­ğil­dir. An­cak isim zik­re­de­rek be­lir­le­di­ği ima­ma uy­duk­tan son­ra, ima­mın baş­ka bi­ri­si ol­du­ğu an­la­şıl­sa, bu uy­ma ge­çer­li ol­maz. Çün­kü bu, kayıtlan­mış ni­yet­tir.

Bir ima­mın er­kek ce­ma­a­te imam ol­mak için ni­yet et­me­si şart de­ğil­dir. Fa­kat imam olan kimsenin ka­dın­la­ra imam­lık et­me­ye ni­yet et­me­si şart­tır. Ak­si hal­de, ka­dın­la­rın böy­le bir ima­ma uymala­rı ge­çer­li ol­maz. Bu yüz­den bir imam; “Ene imâmün li­men tebianî (Ben, ba­na uyan­la­ra imamım)” di­ye ni­yet et­se, ken­di­si­ne ka­dın­lar da uya­bi­lir­ler.

Namazın Rükünleri

Namazın rükünleri altıdır

Namaz kılan kişinin ayakta ve kendisinin işitebileceği kadar bir sesle “Allahu Ekber” demesine “iftitah tekbiri” (Allah’ı ta’zime başlama) veya “tahrime” denir. Bu tekbirle namaza girilmiş ve dış âlemle ilgi kesilmiş olur. İftitah tekbiri namazın önünde bulunması sebebiyle şarta benziyorsa da, rükünlere bitişik olması yüzünden, o da bir rükün sayılmıştır.

Ayakta duramayan kişi oturarak tekbir alabilir. Tekbir, gücü yetenler için arapçadır. Başka dilde olmaz. Arkasındaki cemaate duyurabilmesi için imamın tekbiri açıktan alması müstehaptır. Dilsiz veya başka dilde tekbir getirmekten âciz olan kimseden, tekbir getirme farîzası düşer. Tekbirin yalnız bir bölümünü söylemeye gücü yetene, o kısmın bir anlamı varsa gücünün yettiği kadarı yeterli olur.

Allah Teâlâ’yı yüceltme anlamı taşıyan “Allahu’l-Kebir”, “Allah kebîr” veya yalnız “Allah” denilmesi de farz için ye­ter­li­dirAncak, “Allahümmağfirlî (Allah’ım beni bağışla”), “Es­tağ­fi­rul­lah (Allah’tan bağışlanmamı istiyorum)”, “Eûzubillah (Al­lah’a sığınıyorum)” veya “Bismillah (Allah’ın adı ile başlıyorum)” gibi sözlerle namaza başlanmış olmaz.

Ekber yerine “ekbâr” veya Allah yerine “Âllah” şeklinde uzatarak okumak mânâyı bozacağı için bununla namaza başlanmış olmaz. Namaz içinde böyle bir okuyuş da namazı bozar. Ekber’in “kâf”ını yumuşak okuyarak “egber” denilmesi namaza zarar vermez. Çünkü bundan kaçınmak güçtür

İma­ma uymak üzere alınan iftitah tekbirinin tamamının ayakta alınması şarttır. Bu yüzden rukû halindeki imama uyan kimse “Allah” lafzını ayakta “ekber” lafzını ise rukûda iken söylese bununla imama uymuş olmaz. Yeniden doğrulup tekbir alması gerekir. Bu arada rukûyu kaçırırsa, birinci rekâtı kaza eder

İma­ma uymak üzere alınan iftitah tekbirinin tamamının ayakta alınması şarttır. Bu yüzden rukû halindeki imama uyan kimse “Allah” lafzını ayakta “ekber” lafzını ise rukûda iken söylese bununla imama uymuş olmaz. Yeniden doğrulup tekbir alması gerekir. Bu arada rukûyu kaçırırsa, birinci rekâtı kaza eder.

Ebû Hanîfe’ye göre, Arapça dışında bir dilde tekbir getirmek de yeterlidir. Çünkü Allah Teâlâ;

Doğrusu, hem (günahlardan) temizlenen hem de Rabbinin adını (tesbih, tehlîl ve tekbirle) anıp namaz kılan mutluluğa/kurtuluşa ermiştir.87/ A’lâ,15

Bu kişi de Allah’ı anmıştır. Ancak Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve İmam Şâfiî (r.anhüm)’ye göre, bir kimse Arapça telaffuzu güzel yapamaması halinde başka dilde tekbir getirebilir. Eğer Arapçayı güzel telaffuz edebiliyorsa, başka dilde tekbir alması yeterli değildir.

Tekbir niyetten sonra alınmış olmalı ve imama uyan kimsenin tekbiri imamın tekbirinin önüne geçmemelidir.

  • Namazda Kıyam:

Gücü yetenin farz namazda ve vitir veya adak gibi vacip namazlarda ayakta durması bir rükündür. Bu yüzden ayakta durmaya gücü yeten kimsenin oturarak kılacağı bir farz veya vacip namaz caiz olmaz. Rükünler farz olduğu için onlara uymak gerekir.

Hasta ayakta namaz kılmaya güç yetiremez veya ayağa kalkınca hastalığının artmasından veya uzamasından yahut da şiddetli ağrı duymasından korkarsa, namazı oturduğu yerde kılar, gücü yeterse rukû ve secdeye varır. Çünkü zorluk kolaylığı celbeder, zaruretler kendi miktarlarınca takdir olunur.

Bir hasta, bir yere dayanarak ayakta namaz kılabildiği sürece, farz namazları oturduğu halde kılamaz.

Yine bir süre ayakta kılmaya gücü yeten kimse o kadar ayakta durur, sonra oturarak namazını bitirir. Hatta yalnız iftitah tekbirini ayakta alabilen kimse, bu tekbiri ayakta alır, sonra oturup namazını kılar başka türlü yapamaz.

Rahatsızlığı sebebiyle secdeye tam olarak eğilemeyen kimsenin secde yerini sandalye veya yastık gibi bir şeyle yükseltmesi gerekmez. Rukû ve secdeleri gücünün yettiği kadar eğilerek ima ile yapar.

Eğer namaz kılan kişi, oturmaya gücü yetmezse, sırt üstü yatarak namaz kılar. Ayaklarını kıbleye karşı uzatır, rukû ve secdesini imâ ile yapar. İmâ; namazda başı önüne doğru eğmek suretiyle yapılan işarettir.

Yan üzerine yatmakta olan bir hastanın yüzü kıbleye yönelik olduğu halde ima ile namaz kılması caizdir. Ancak sırt üstü yatarak ima ile namaz kılmak, yanı üzerine yatıp kılmaktan daha iyidir. Çünkü sırt üstü yatmada yüzün kıbleye daha fazla yönelme imkânı vardır

Bir kimsenin, eğer başı ile ima yapmaya gücü yetmezse, namazı tehir edip, gözleri, kalbi veya kaşları ile ima yapması gerekmez. Çünkü namazın bir rüknü, ancak başın hareketiyle yerine getirilebilir. Diğerleriyle bu mümkün olmaz. Bu, Ebû Hanîfe’nin görüşüdür. Ebû Yusuf’a göre, bu durumda kalbi ile imada bulunamazsa da, gözleri ve kaşları ile imada bulunur. İmam Züfer ile İmam Şâfiî’ye göre, kalbi ile de imada bulunur.

Başka bir rivayete göre böyle bir hastanın aczi bir gün ve bir geceden fazla devam ederse, bu süreye ait namazları aklı başında olsa bile düşer. Bunları kaza etmesi gerekmez. Çünkü namaz kılmaya gücü yetmemiş olur.

Bir gün ve bir geceden daha az süre baygın kalan kimse bu süreye ait namazları kaza eder. Baygınlık bir gün ve bir geceden uzun sürerse namazları düşer. Bu azlık çokluk, Ebû Hanîfe’ye göre saat itibariyle, İmam Muhammed’e göre ise, geçen namazların va­kit­le­ri itibariyledir. Bu yüzden İmam Muhammed’e göre, geçen namazlar beşten fazla ise düşer. Az ise düşmez. Bu görüş daha uygun görülmektedir.

Namaz kılarken rahatsızlanan kimse, namazın geri kalan bölümünü gücünün yettiği şekilde tamamlar. Bir hastalık sebebiyle oturarak namaz kılan kimse rukû ve secde ettikten sonra iyileşirse namazına ayakta devam eder.

Hasta olan kimse ima ile namaz kılarken namaz sırasında rukû ve secdeye gücü yeterse, namazını yeniden kılması gerekir. Çünkü rukû etmeye gücü yetenin ima ile namaz kılana uyması caiz değildir. Bu mesele ona kıyas edilmiştir.

Bir özür bulunmadıkça farz namazlar hayvan üzerinde kılınamaz. Vitir namazı, cenaze namazı, tilâvet secdesi ve kaza namazı da ayni hükümdedir. Ebû Hanife’den bir rivayete göre, sabah namazının sünneti de bir özür bulunmadıkça hayvan üzerinde kılınamaz.

Hareket halindeki nakil araçları, yürümekte olan bir hayvan hükmündedir. Bu yüzden bir zarûret bulunmadıkça üzerinde farz veya vacip namazlar kılınamaz. Yerinde duran bir araç ise, yer üzerindeki bir karyola ve divan gibidir. Bunların üzerinde namaz kılınabilir.

Hareket halindeki bir gemi içinde, bir özür bulunmasa da, bütün namazlar oturularak kılınabilir. Fakat ayakta kılınması daha faziletlidir. Bu, Ebû Hanîfe’nin görüşüdür. O’na göre, gemide çoğunlukla baş dönmesi olur. Çoğunluk ise sürekli var hükmündedir.

 

Deniz kenarında veya ortasında duran bir gemi dalga yoksa, yer hükmünde olup, içinde ayakta namaz kılınır. Fakat dalga varsa, hayvan hükmünde olur. Bu yüzden mümkün olursa namazı dışta kılmak gerekir.

Uç­mak­ta olan bir uçak da, yürümekte olan bir gemi niteliğindedir. Bunun da hareketi veya durması yolcunun elinde değildir.

Hayvan üzerinde namaz kılan kimse rukû ve secdeleri ima ile yapar. Secde için rukûdan daha fazla eğilir. Hayvan üzerinde bir şey üzerine, meselâ; hayvanın eyerine, başını koyarak secde etmek mekruhtur.

Sünnet ve müstehap namazlar, bir özür bulunmasa da oturularak kılınabilir. Çünkü nafile namazlar, kolaylık ve yumuşak muâmele esasına dayanır. Diğer yandan nafileler çoktur. Eğer bunlarda “kıyam” zorunluluğu olursa, insanlara zorluk verir ve insanlar nafilelerden uzaklaşabilir. Ancak bununla birlikte, nâfile namazları da ayakta kılmak daha faziletlidir, bu konuda görüş birliği vardır. Ebû Hanîfe’ye göre, bundan yalnız sabah namazının sünneti müstesnadır. Teravih namazını da bir özür bulunmadıkça, oturarak kılmak caiz ise de, kerâhet vardır.

Ayakta nafile namaz kılmakta olan kimse, yorulsa, bir yere dayanarak veya oturarak namaza devam edebilir. Böyle bir özür bulunmayınca bir yere dayanmak veya oturmak mekruhtur. Ancak, bir kimse oturarak kılmakta olduğu nâfile bir namazı, kalkıp ayakta tamamlayabilir. Bunda görüş birliği vardır.

Hanifelere göre, eller uzatıldığında dizlere ulaşmıyorsa, kişi kıyam halinde sayılır. Şâfiîlere göre, özür olmadıkça kıyamda omurga kemiğinin dik tutulması şarttır.

  • Kıraat:

İmamın veya tek başına namaz kılanın, nafile namazlar ile vitir namazının bütün rek’atlarında bir miktar Kur’an-ı Kerim okuması farzdır. Ancak dört veya üç rek’atlı farz namazlarda kıraatin ilk iki rek’atte bulunması vacip hükmündedir.

Namazda kıraatın farz olan miktarı, Ebû Hanîfe’ye göre, her rek’atta kısa da olsa bir ayettir. Böyle bir ayet okununca bu farz yerine getirilmiş olur. Fakat Ebû Yusuf’a, İmam Muhammed’e ve Ebû Hanîfe’den başka bir rivayete göre bu miktar kısa üç ayet veya böyle üç ayet miktarı uzun bir ayettir. İhtiyata uygun olan bu görüştür.

Bir harften veya bir kelimeden ibaret olan bir ayetin, meselâ; “Nûn” ve “Müdhâmmetân” âyetlerinin okunması, sağlam görüşe göre yeterli olmaz. Çünkü bu, bir kıraat sayılmaz.

Na­maz­da Fatiha’yı okumak vaciptir. Fatiha terkedilse, namaz tahrimen mekruh olmakla birlikte sahihtir.

İmama uyan kimsenin Kur’an okuması gerekmez.

Hanefîler dışındaki çoğunluk, namazda kıraattan maksadın Fatiha Suresi olduğunu söylemiştir.

Bir âyetten başkasını okumaya gücü yetmeyen kimse, bu âyeti Ebû Hanife’ye göre bir kere okur. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre ise bir rek’atta üç kere tekrar eder. Ancak üç âyet okumaya gücü yeten kimse, bir âyeti üç kere tekrar edemez.

“Âyetü’l-kürsî” gibi uzun bir âyetin bir bölümünü bir rek’atta, diğer bölümünü öbür rek’atta okusa bu yeterli olur. Çünkü bunlar üç kısa âyete denk olmuş bulunur.

  • Rukû:

Na­maz­lar­da rukû’ da bir rükün olup farzdır. Kıraatten sonra eğilerek rukûa varılır. Rukûda baş ve sırt düz tutularak eller dizlere kadar varır. Bu yüzden ayakta namaz kılan kimsenin rukû’ için yalnız başını eğmesi yeterli olmaz, arkasını da eğerek, baş ve sırt düz bir hat meydana getirmelidir. Bu tam bir rukûdur. Bununla birlikte namaz kılan rukûda tam bu durumda bulunmazsa bakılır, eğer kıyama daha yakın görülürse rukûu sahih olmaz, fakat rukû durumuna daha yakın görülürse sahih olur. Sırtı kambur olan kişi, eğer gücü yeterse, normal rukûya göre biraz fazla eğilir.

Otu­ra­rak na­maz kı­lan kim­se, rukûda al­nı­nı diz­le­ri­ne pa­ra­lel ola­cak de­re­ce­de eğ­me­li­dir.

İma­ma rukû ha­lin­de ye­ti­şen kim­se, ayak­ta tek­bir alıp, bun­dan son­ra rukûya va­rır. Bu tek­bi­ri rukûya ya­kın bir du­rum­da ala­cak ol­sa, na­ma­zı bo­zu­lur ve ima­ma uy­muş sa­yıl­maz. İma­ma rukûda iken ye­ti­şip uyan kim­se, o rek’atı imam ile kıl­mış sa­yı­lır. Fa­kat imam rukûda iken tek­bir alıp da, imam rukûdan kalk­tık­tan son­ra rukûya gi­den kim­se, o rek’ata ye­tiş­miş sa­yıl­maz, mesbûk (na­ma­za son­ra­dan ye­ti­şen kim­se) hük­mün­de olur, o rek’atı na­ma­zın so­nun­da tek ba­şı­na kı­lar.

İma­ma uyan kim­se, imam­dan ön­ce rukûya git­se ve yi­ne imam­dan ön­ce rukûdan ba­şı­nı kal­dı­rır­sa bu rukû ye­ter­li ol­maz. Eğer bu rukûu, ima­mın rukûu sı­ra­sın­da ye­ni­den yap­maz­sa na­ma­zı bo­zu­lur.

İma­ma uyan kim­se, on­dan ön­ce rukû ve sec­de­den ba­şı­nı kal­dır­sa, ima­ma muhâlefetinin kalk­ma­sı için he­men rukû ve sec­de­ye var­ma­sı ge­re­kir.

İma­ma rukûda iken ye­ti­şen kim­se, iki tek­bi­re muh­taç de­ğil­dir. Ayak­ta “Al­la­hu Ek­ber” de­yip na­ma­za baş­lar ve he­men rukûya va­rır. Bu bir tek­bir­le hem if­ti­tah, hem de rukû tek­bi­ri­ni al­mış olur.

  • Sec­de:

Sec­de na­maz­da bir rü­kün olup, farz­dır. Na­maz kı­lan kim­se rukûdan son­ra sec­de­ye va­rır. Sec­de­de alın, yüz, iki ayak, iki el ve iki diz ye­re ve­ya ye­re bi­ti­şik bir şey üze­ri­ne ko­nu­lur. Böy­le­ce  Al­lah Teâlâ’ya ta’zim­de bu­lu­nu­lur. Sec­de her rek’at­ta bir­bi­ri ar­dın­ca iki ke­re ya­pı­lır.

Sec­de­le­rin farz ol­du­ğu ko­nu­sun­da gö­rüş bir­li­ği var­dır.

Tam ve mü­kem­mel sec­de ye­di aza üze­ri­ne ya­pı­lan sec­de­dir. Yüz, iki el, iki diz ve iki ayak.

Sec­de, yü­zün bir bö­lü­mü­nün ye­re ko­nul­ma­sıy­la ya­pı­la­bil­di­ği için, ye­re alın ko­nul­du­ğu hal­de, bu­run ko­nul­ma­sa sec­de yi­ne ca­iz olur. An­cak bir özür bu­lun­ma­yın­ca böy­le bir sec­de mek­ruh­tur. Di­ğer yan­dan ye­re bu­run ko­nul­du­ğu hal­de alın ko­nul­ma­sa, bu du­rum bir öz­re da­ya­nı­yor­sa sec­de ca­iz olur. Ak­si hal­de Ebu Ha­ni­fe’ye gö­re, ke­ra­het­le bir­lik­te ca­iz olur­ken, Ebu Yu­suf ve İmam Mu­ham­med’e gö­re böy­le bir sec­de ge­çer­siz­dir.

Bir özür bu­lun­sa bi­le çe­ne, ya­nak ve­ya ku­lak ile sec­de ya­pı­la­maz. Çün­kü bu uzuv­lar sec­de ma­hal­li de­ğil­dir. Alın ve­ya bu­run­da sec­de­ye en­gel bir özür bu­lu­nur­sa, ima ile sec­de ya­pı­lır.

Alın ve bur­nun iki­siy­le bir­lik­te sec­de et­mek vâciptir. Sec­de­de el­le­ri, diz­le­ri ye­re koy­mak farz de­ğil, sün­net­tir. Çün­kü bu­nu yap­mak­sı­zın da sec­de ger­çek­le­şe­bi­lir. An­cak bu, Zü­fer ve İmam Şâfiî ile Ah­med b. Han­bel’e gö­re farz­dır.

Sec­de­de iki aya­ğı ye­re koy­mak farz­dır. Bu yüz­den iki aya­ğın ve­ya bir aya­ğın par­mak­la­rı ye­re ko­nul­ma­dık­ça sec­de ca­iz ol­maz. Ter­cih edi­len gö­rüş bu­dur. Bir aya­ğın yal­nız bir par­ma­ğı­nı ve­ya aya­ğın yal­nız üs­tü­nü ye­re koy­mak ye­ter­li ol­maz. Eğer bir kim­se iki aya­ğı­nı da ye­re koy­maz­sa sec­de­si ge­çer­li ol­maz.

Sec­de edi­le­cek yer, ayak­la­rın ko­nul­du­ğu yer­den, on iki par­mak­tan (yak­la­şık 23 cm.) da­ha yük­sek olur­sa, bu sec­de ca­iz ol­maz, an­cak yük­sek­lik far­kı bun­dan az olur­sa,  sec­de­ye za­rar ver­mez

Ce­ma­a­tin çok sı­kı­şık ol­ma­sı gi­bi se­bep­ler­le ye­re sec­de ede­me­yen kim­se; in­san hay­van, eş­ya ve ben­ze­ri şey­ler üze­ri­ne sec­de ede­bi­lir

Bir kim­se el­bi­se­si­nin te­miz yer üze­ri­ne ko­nu­lan faz­la­sı üs­tü­ne sec­de ede­bi­lir. An­cak sec­de­de ye­rin sert­li­ği­nin his­se­dil­me­si ge­re­kir. Bu yüz­den ye­rin sert­li­ği­nin his­se­dil­me­si­ne en­gel ola­cak pa­muk ve ben­ze­ri şey­ler üze­ri­ne sec­de edi­le­mez.

Atıl­mış yün, pa­muk, sa­man, sün­ger ve kar gi­bi bir şey üze­ri­ne sec­de edil­di­ği za­man, eğer bun­lar yo­ğun­luk mey­da­na ge­ti­rip, ha­cim­le­ri an­la­şı­lır­sa sec­de ca­iz olur. Fa­kat bun­la­rın için­de yüz kay­bo­lup ha­cim­le­ri an­la­şıl­maz ve yüz aşa­ğı­ya tam yer­le­şip sert­lik his­se­dil­mez­se sec­de ca­iz ol­maz.

Çu­val için­de bu­lu­nan buğ­day, ar­pa, pi­rinç ve da­rı gi­bi hu­bu­bat üze­ri­ne sec­de ya­pı­la­bi­lir. Fa­kat çu­val için­de bu­lun­ma­yan buğ­day ve ar­pa üze­ri­ne sec­de edi­le­bi­lir­se de, da­rı ve bur­çak gi­bi kay­gan hu­bu­bat üze­ri­ne sec­de ya­pı­la­maz.

Kü­çük bir taş üze­ri­ne sec­de edi­le­mez. An­cak al­nın ço­ğu, bu taş ile bir­lik­te ye­re te­mas ede­cek olur­sa sec­de ca­iz olur.

Bir özür bu­lun­ma­sa bi­le ye­re se­ri­len te­miz bir şey üze­ri­ne sec­de edi­le­bi­lir. Hat­ta bu şe­yin se­ril­di­ği yer te­miz ol­ma­sa bi­le üze­rin­de na­maz kı­lı­na­bi­lir. Ye­ter ki, o ye­rin pis ko­ku­su ve­ya ren­gi gi­bi bir ese­ri or­ta­ya çık­ma­sın. An­cak böy­le bir şe­yin ye­re se­ril­me­si sı­cak­tan ve­ya so­ğuk­tan ko­run­mak ya­hut el­bi­se­yi toz­dan top­rak­tan ko­ru­mak ama­cıy­la ol­ma­lı­dır. Yok­sa otur­ma ve­ya sec­de ha­lin­de ye­re te­mas ede­cek olan aza­la­rı mü­cer­ret ola­rak top­rak­tan ko­ru­mak için ye­re bir şey ser­mek ke­ra­het­ten hâli de­ğil­dir.

Sı­cak ve­ya so­ğuk­tan ko­run­mak gi­bi bir özür se­be­biy­le, te­miz ye­re ko­nu­la­cak iki el üze­ri­ne sec­de edi­le­bi­lir. Böy­le bir du­rum­da sa­rı­ğın kıv­rı­mı ve­ya el­bi­se­nin faz­la­sı üze­ri­ne de sec­de edi­le­bi­lir.

Rukû ve sec­de­de, rukû ve sec­de de­ni­le­bi­le­cek ka­dar bir sü­re dur­mak ye­ter­li­dir. Bun­lar­da üç ke­re tes­bih oku­na­cak ka­dar dur­mak farz de­ğil­dir. Fa­kat rukû ve sec­de­de sün­net mik­ta­rı­nın en azı üçer ke­re tes­bih oku­mak­tır. Orta­sı beş, en mü­kem­mel ola­nı da ye­di ke­re tes­bih oku­mak­tır. Na­ma­zı tek ba­şı­na kı­lan kim­se, da­ha çok tes­bih­te bu­lu­na­bi­lir. Fa­kat imam olan kim­se, ce­ma­a­tin rı­za­sı bu­lun­ma­dık­ça, üç­ten faz­la tes­bih oku­ma­ma­lı­dır. Çün­kü ce­ma­a­tı usan­dır­mak ve na­maz­dan ka­çır­mak uy­gun de­ğil­dir.

Rukûda oku­na­cak tes­bih;

“Sübhâne rab­bi­ye’l-azîm (Pek bü­yük olan Rab­bim, her tür­lü ek­sik­lik­ler­den mü­nez­zeh­tir.)” ve sec­de­ler­de­ki tes­bih de;

“Sübhâne rab­bi­ye’l-a’lâ (En yü­ce olan Rab­bim, bü­tün ek­sik­lik­ler­den mü­nez­zeh­tir.)”

Her rek’at­ta iki sec­de ya­pı­lır. Bun­lar­dan bi­ri­si bi­le­rek ter­k e­dil­se na­maz bo­zu­lur, seh­ven ter­ke­dil­se, selâmdan son­ra bi­le ha­tır­lan­sa, na­ma­za ay­kı­rı bir şey ya­pıl­ma­mış­sa sec­de­ye va­rı­lır, da­ha son­ra son otu­ruş ia­de edi­le­rek se­hiv sec­de­le­ri ya­pı­lır. Çün­kü farz olan sec­de, nor­mal ye­rin­den ge­ri bı­ra­kıl­mış­tır.

Sec­de, na­ma­zın en önem­li bir rük­nü­dür. Al­lah Teâlâ’ya gös­te­ri­len say­gı, te­va­zu ve yü­celt­me­nin en mü­kem­mel ifa­de­si­dir

  • Son Otu­ruş:

Na­maz­la­rın so­nun­da te­şeh­hüt mik­ta­rı otur­mak da na­ma­zın bir far­zı, bir rük­nü­dür. Bu­na “Ka’de-i ahîre (son otu­ruş)” de­nir. İki rek’at­lı na­maz­lar­da ikin­ci rek’at­tan, dört rek’at­lı na­maz­lar­da ise dör­dün­cü rek’at­tan son­ra­ki otu­ruş­lar “son otu­ruş” tur.

Te­şeh­hüt mik­ta­rın­dan mak­sat ise “Ta­hiy­yat”ı oku­ya­cak ka­dar bir sü­re­dir. Şâfiî ve Hanbelîlere gö­re ise, son otu­ruş­ta te­şeh­hüt ile bir­lik­te Hz. Pey­gam­ber’e salavât ge­tir­mek, ya­ni; “Al­la­hüm­me sal­li alâ Mu­ham­med” di­ye­cek ka­dar otu­ra­rak te­şeh­hüt­te bu­lun­mak bir rü­kün­dür.

Hz. Pey­gam­ber’den nak­le­di­len “Tahıyyât” duâsı şu­dur:

An­la­mı: “Bü­tün duâlar, senâlar, bedenî ve mâlî iba­det­ler Al­lah Teâlâ’ya mah­sus­tur. Ey Pey­gam­ber! Sa­na selâm ol­sun, Al­lah’ın rah­me­ti ve be­re­ke­ti üze­ri­ne ol­sun. (Ey Rab­bi­miz)! Selâm bi­ze ve Al­lah’ın sa­lih kul­la­rı­na ol­sun. Şu­nu bi­lir ve her­ke­se açık­la­rım ki, Al­lah’tan baş­ka hiç bir ger­çek ma­bud yok­tur ve yi­ne bi­lir ve açık­la­rım ki, Hz. Mu­ham­med, Al­lah’ın ku­lu ve pey­gam­be­ri­dir.

Ebû Ha­ni­fe ve Ebû Yu­suf’a gö­re, iki, üç ve­ya dört rek’at­lı bir na­ma­zın so­nun­da otur­mak­sı­zın aya­ğa kal­kı­la­rak bir rek’at da­ha kı­lı­nıp sec­de ya­pı­lın­ca bu na­maz­lar nafileye dö­nüş­müş olur. Bu du­rum­da, bi­rer rek’at da­ha ilâve ede­rek faz­la­lı­ğı çift rek’at ha­li­ne ge­ti­rip, so­nun­da selâm ve­ri­lir. Sağ­lam gö­rü­şe gö­re, bu du­rum­da se­hiv sec­de­si ge­rek­mez.

İmam Mu­ham­med’e gö­re ise, na­maz­da son otu­ruş terk edi­le­rek, bir rek’at da­ha sec­de­le­riy­le ilâve edi­lin­ce, bu na­maz, na­maz ol­mak­tan çı­kar, nafileye de dö­nüş­mez.

Bir kim­se, na­ma­zın so­nun­da te­şeh­hüt mik­ta­rı otur­duk­tan son­ra, na­maz­da­ki tilâvet sec­de­si­ni hatır­la­ya­rak sec­de­ye var­sa, na­ma­zı bo­zu­lur. Çün­kü bu du­rum­da, son otu­ruş bu­lun­ma­mış sa­yı­lır. An­cak bu tilâvet sec­de­sin­den son­ra, ye­ni­den te­şeh­hüt mik­ta­rı otu­rur­sa, na­ma­zı sıh­hat ka­za­nır.

Son otu­ru­şu tam ola­rak uy­ku ha­lin­de ge­çi­ren kim­se, uyan­dık­tan son­ra, ye­ni­den te­şeh­hüt mik­ta­rı otur­maz­sa na­ma­zı bo­zu­lur. Çün­kü na­maz­da uy­ku için­de ge­çen bir fi­il, ira­de dı­şı mey­da­na gel­di­ği için ge­çer­li de­ğil­dir. Ni­te­kim na­maz­da uy­ku için­de ge­çen kı­yam, kı­ra­at ve rukû gi­bi fi­il­ler de ge­çer­li ol­maz

  • Ta’dîl-i Erkân’a Ri­a­yet Et­mek:

İmam Ebû Yu­suf ile Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mez­hep­le­ri­ne gö­re ta’dîli erkân, na­maz­da bir rü­kün ve­ya rük­nün şar­tı­dır. Ta’di­li erkân; it­mi’nan ha­lin­de bu­lun­mak, ha­re­ket­ten son­ra dur­mak ya­hut kalk­ma­sı eğil­me­sin­den ay­rı­la­cak şe­kil­de iki ha­re­ket ara­sın­da sükûnet bul­mak­tır. Na­maz­da ta’di­li erkân rukûda, rukûdan doğ­rul­ma­da, sec­de­de, iki sec­de ara­sın­da­ki otu­ruş­ta söz ko­nu­su olur.

Ta’dil-i erkân Ebû Ha­ni­fe ile İmam Mu­ham­med’e gö­re va­cip­tir.

Bi­rin­ci gö­rüş olan ço­ğun­lu­ğun gö­rü­şü­ne gö­re, ta’di­li erkâna ri­a­yet edil­mek­si­zin kı­lı­nan bir na­ma­zı ye­ni­den kıl­mak (ia­de et­mek) ge­re­kir. İkin­ci gö­rü­şe gö­re ise, bu du­rum­da yal­nız se­hiv sec­de­si yap­mak ye­ter­li­dir. Fa­kat böy­le bir na­ma­zı ye­ni­den kıl­mak da­ha uy­gun­dur. Böy­le­ce ih­ti­laf­tan kurtulunmuş olur.

Na­maz­dan manevî fe­yiz ve zevk alan kim­se­ler ace­le et­mez ve na­ma­zı sükûnet için­de kı­lar­lar. Ace­le et­me­yi ta’zi­me ve ede­be ay­kı­rı gö­rür­ler.

Gün­lük ha­yat­ta en ya­rar­lı, en de­ğer­li sa­at­lar iba­det ile ge­çen va­kit­ler­dir. Boş ye­re ve süflî zevk­ler uğ­ru­na sa­at­le­ri­ni, gün­le­ri­ni ge­çi­ren kim­se­le­rin na­maz gi­bi ulvî ve mü­mi­nin mi­ra­cı olan bir ibadetten bir an ön­ce çı­kıp kur­tul­ma­ya ça­lış­ma­sı yer­siz bir ace­le­ci­lik­tir.

  • Na­maz­dan Ken­di Fi­i­li İle Çık­mak:

Na­maz kı­lan kim­se­nin, na­maz­dan ken­di is­te­ği­ne bağ­lı bir fi­il ile çık­ma­sı Ebû Hanîfe’ye gö­re bir rü­kün ve do­la­yı­sıy­la bir farz­dır. Na­ma­zın so­nun­da selâm ver­mek farz de­ğil va­cip­tir. Bu yüz­den, bir kim­se te­şeh­hüt mik­ta­rı otur­duk­tan son­ra bir ta­ra­fa selâm ver­mek, ko­nuş­mak bir iş yap­mak ve­ya abdesti bo­zul­mak gi­bi fil­ler­le na­maz­dan çık­sa bu ye­ter­li­dir. Na­maz, bi­rin­ci selâmda “aley­küm” kelime­sin­den ön­ce “selâm” sö­zü­nü söy­le­mek­le son bu­lur.

Ebû Yu­suf ve İmam Mu­ham­med’e gö­re ise, te­şeh­hüt mik­ta­rı otur­duk­tan son­ra na­ma­zı so­na erdire­cek fi­i­lin ken­di is­te­ği ile ol­ma­sı da şart de­ğil­dir. Bu yüz­den, te­şeh­hüt­ten son­ra ab­des­tin ira­de dı­şı bo­zul­ma­sı ha­lin­de bu iki müçtehide gö­re yi­ne na­maz ta­mam ol­muş sa­yı­lır­ken Ebû Hanîfe’ye gö­re tamam ol­muş ol­maz. He­men ab­dest alıp, ken­di ih­ti­ya­rı ile na­maz­dan çık­ma­sı ge­re­kir. Ak­si hal­de nama­zı bâtıl olur.

Yi­ne son otu­ruş­ta, te­şeh­hüt mik­ta­rı otur­duk­tan son­ra, he­nüz ken­di ih­ti­ya­rı ile na­maz­dan çıkmadan, na­maz vak­ti çık­sa ve­ya baş­ka bir na­maz vak­ti gir­se, na­ma­zı iki ima­ma gö­re ta­mam­dır, Ebû Hanîfe’ye gö­re ise fâsit ol­muş bu­lu­nur. Çün­kü bu na­ma­za ken­di ih­ti­ya­rı ile son ver­miş de­ğil­dir.

Şâfiî ve Mâlikîler’e gö­re otur­ma ha­lin­de iken na­maz­dan çık­mak için bi­rin­ci selâmı ver­mek farzdır. Bu, bi­rin­ci selâmla na­maz son bul­muş olur. Hanbelîler ise, iki ta­ra­fa bir­den selâm ver­me­yi farz kabul eder­ler.

Ha­ne­fi­ler ise, Rasûlullah (s.a.s)’in  na­ma­zı­nı bazen te­şeh­hüt mik­ta­rı otur­duk­tan son­ra selâm vermek­si­zin ce­ma­a­te doğ­ru dö­nüp ko­nuş­mak gi­bi baş­ka bir fi­il ile so­na er­dir­di­ği­ni bil­di­ren ri­va­yet­le­ri dik­ka­te ala­rak, na­maz­da selâmı farz de­re­ce­sin­de gör­me­miş­ler­dir.

 NAMAZIN VACİPLERİ

  • Na­ma­za baş­lar­ken yal­nız “Al­lah” is­mi gi­bi sırf ta’zim ifa­de eden bir la­fız­la ye­tin­me­yip, tek­bir an­la­mı ta­şı­yan bir ifa­de­nin ilâve edil­me­si va­cip­tir. Meselâ; “Allahu Ek­ber” de­nil­me­si.
  • Na­maz­lar­da “Fâtiha” Sûresini oku­mak va­cip­tir. Ha­ne­fi­ler dı­şın­da­ki ço­ğun­lu­ğa gö­re, na­ma­zın her rek’atın­da Fâtiha’yı oku­mak farz­dır.
  • Na­maz­lar­da farz olan kı­ra­a­tin ilk iki rekâta tah­sis edil­me­si.
  • İlk iki rekâttan her ­bi­rin­de Fâtiha’yı bir ke­re oku­yup, tek­rar et­me­mek.
  • Fâtiha’yı, oku­na­cak di­ğer su­re ve­ya ayet­ler­den ön­ce oku­mak.

Bir kim­se rukûya var­ma­dan ön­ce Fa­ti­ha’yı oku­ma­dı­ğı­nı ha­tır­lar­sa, Fa­ti­ha’yı oku­yup, son­ra su­re okur ve bu ge­cik­tir­me­den ötü­rü de, na­ma­zın so­nun­da se­hiv sec­de­si ya­par.

  • Farz na­maz­la­rın ilk iki rek’atın­da Fa­ti­ha’dan son­ra, baş­ka bir su­re ve­ya bir su­re ye­ri­ne geçecek mik­tar­da ayet-i ke­ri­me ila­ve et­mek va­cip­tir.

Fa­ti­ha ile su­re­yi ve­ya bir su­re­ye denk aye­ti vi­tir na­ma­zı ile na­fi­le na­maz­la­rın bü­tün rekât­la­rın­da okumak va­cip­tir. Çün­kü na­fi­le na­maz­la­rın her iki rekâtı tek ba­şı­na bir na­maz sa­yı­lır

Ha­ne­fi­ler dı­şın­da­ki üç mez­he­be gö­re ise Fa­ti­ha’ya baş­ka bir su­re ve­ya aye­tin ila­ve­si sün­net­tir.

  • Tek ba­şı­na na­maz kı­lan kim­se, sa­bah, ak­şam ve yat­sı na­maz­la­rın­da açık­tan oku­mak­la giz­li oku­mak ara­sın­da ser­best­tir. Di­ler­se açık­tan, di­ler­se giz­li oku­ya­bi­lir. Fa­kat öğ­le, ikin­di ve gündü­zün kı­la­ca­ğı na­fi­le na­maz­lar­da giz­li oku­ma­sı vaciptir. Ge­ce­le­yin na­fi­le na­maz kı­lan kim­se de açık­tan oku­mak­la giz­li oku­mak ara­sın­da mu­hay­yer­dir. An­cak uy­ku uyu­yan­la­rı uyandır­ma­mak için, se­si­ni en az per­de­de tut­mak­la ye­ti­nir.
  • Ce­ma­at­ ile kı­lı­nan na­maz­lar­dan sa­bah, cu­ma, bay­ram, te­ra­vih ve vi­tir na­maz­la­rı­nın her rekâtında; ak­şam ve yat­sı na­maz­la­rı­nın ilk iki rekâtlarında açık ola­rak; öğ­le ve ikin­di namazları­nın bü­tün rekâtlarıyla ak­şam na­ma­zı­nın üçün­cü ve yat­sı na­ma­zı­nın da son iki rekâtlarında giz­li ola­rak kıraatte bu­lun­mak va­cip­tir.
  • Vi­tir na­ma­zın­da ku­nut du­a­sı oku­mak ve ku­nut tek­bi­ri al­mak Ebu Ha­ni­fe’ye gö­re va­cip­tir. Ebu Yu­suf ve İmam Mu­ham­med’e gö­re bun­lar sün­net­tir.
  • Ka­za­ya ka­lan bir na­maz, gün­dü­zün ce­ma­at­le kı­lı­na­cak ol­sa, eğer sa­bah na­ma­zı gi­bi açık­tan okun­ma­sı ge­re­ken bir na­maz ise yi­ne açık­tan oku­nur. Öğ­le na­ma­zı gi­bi giz­li oku­na­cak bir namaz ise giz­li oku­nur. Na­ma­zı tek ba­şı­na ka­za eden ise, mu­hay­yer­dir. Açık oku­na­cak bir namaz­da açık ola­rak kıraatte bu­lu­na­bi­lir. Bir ri­va­ye­te gö­re ise, mu­hay­yer ol­ma­yıp, gün­düz kaza ede­ce­ği her­han­gi bir na­maz­da giz­li oku­ma­sı va­cip­tir.
  • İki bay­ram na­ma­zı­nın üçer ta­ne ilâve tek­bir­le­ri va­cip­tir. Bu na­maz­lar­da, bi­rin­ci rekâtların rukû ve sec­de tek­bir­le­ri sün­net­tir. İkin­ci rekâtların rukû tek­bir­le­ri ise, va­cip olan ila­ve tek­bir­le­re bi­ti­şik ol­du­ğu için va­cip sa­yı­lır.
  • Sec­de­de alın ile bir­lik­te bur­nu da ye­re koy­mak va­cip­tir.
  • Üç ve­ya dört rekâtlı na­maz­lar­da bi­rin­ci otu­ruş va­cip­tir.
  • Na­maz­la­rın her otu­ru­şun­da te­şeh­hüt­te bu­lun­mak, ya­ni ta­hiy­ya­tı oku­mak va­cip­tir.
  • İlk otu­ruş­ta ta­hıy­ya­tı oku­duk­tan son­ra hiç ara ver­me­den üçün­cü rekâta kalk­mak va­cip olup, bir rü­kün eda ede­cek ka­dar ara ver­mek, se­hiv sec­de­si­ni ge­rek­ti­rir. Çün­kü te­şeh­hü­dü uzat­mak­la farz te­hir edil­miş olur. Bir rü­kün mik­ta­rı ise sa­de­ce; “Al­la­hüm­me sal­li alâ Mu­ham­med” diyecek ka­dar za­man­dır.
  • Na­ma­zın farz­la­rın­da ter­ti­be ri­a­yet et­mek va­cip­tir
  • Va­cip­ler­den her­bi­ri­ni ye­rin­de ya­pıp ge­ri bı­rak­ma­mak va­cip­tir
  • Na­maz için­de oku­nan sec­de aye­tin­den do­la­yı tilâvet sec­de­sin­de bu­lun­mak va­cip­tir.
  • Na­maz­da, ya­nı­la­rak ter­ke­di­len va­cip­ler­den do­la­yı se­hiv sec­de­si yap­mak va­cip­tir.
  • Ebu Ha­ni­fe ile İmam Mu­ham­med’e gö­re, rü­kün­ler­de it­mi’nan ha­lin­de bu­lun­mak va­cip­tir. Rukû, sec­de, rukûdan doğ­rul­ma ve­ya iki sec­de ara­sın­da aza­lar sükûnet bul­ma­lı, kas­lar gevşeyip vü­cut ra­hat­la­ma­lı­dır.
  • Na­maz­la­rın so­nun­da selâm ver­mek. Ön­ce sağ ta­ra­fa, son­ra sol ta­ra­fa yüz çe­vi­re­rek “es-Selâm (si­ze selâm ol­sun)” de­mek va­cip­tir. “Aley­küm ve rah­me­tul­lah (selâm ve Al­lah’ın rah­me­ti si­zin üze­ri­ni­ze ol­sun)” sö­zü­nü söy­le­mek ise sün­net­tir.
Beyhan Büşra ÖZKUL
Kaynaklar:
  • Feyz’ül Furkan Kur’an-ı Kerim Meali.
  • İlmihal / Hamdi DÖNDÜREN / ERKAM Yayınları.
  • İslam İlmihali / M. Asım KÖKSAL / Seha Neşriat.
  • İslam İlmihali / Lütfi ŞENTÜRK / Seyfettin YAZICI / DİB Yayınları.
  • Büyük İslam İlmihali / Ömer Nasuhi BİLMEN / BİLMEN Yayınları.