Nâbî

DSC_0237

Osmanlı Devleti zamanında yetişen şâir ve velî. İsmi Yûsuf’dur. Nâbî, evliyâlar ve enbiyâlar şehri olarak bilinen Rûha (Urfa)’da, 1052 (m. 1642) senesinde doğdu. 1124 (m. 1712) senesi Rebî’ül-evvel ayının üçünde Cumartesi günü vefât etti. Üsküdar’daki Karacaahmed kabristanına defnedildi. Kabri Sultan İkinci Mahmûd ve Sultan İkinci Abdülhamîd Hân devirlerinde ta’mir edildi.

Nâbî’nin yirmibeş yaşına kadar olan hayatı hakkındaki bilgiler rivâyetlere dayanmaktadır. Çocukluğunda Arapça ve Farsçayı, anadili Türkçe ile birlikte en iyi şekilde kaynağından öğrendi. Daha sonra Ya’kûb Halîfe isimli bir Kadirî şeyhine talebe oldu. Şeyh Ya’kûb Halîfe, talebesi Yûsuf Nâbî’yi, ilk önceleri, bir kuzusuna bakmakla vazîfelendirdi. Kısa bir süre sonra çobanlıktan usanan Nâbî, kendi kendine nefs muhâsebesi yaptığı sırada; “Ben bu yola Hakkı bulmak ve Hakkı bulmamda rehber olması için hocama baş vurdum. Hocam benden safını bulamadı ki, ders vereceğine, zikr yaptıracağına, bana hep kuzusunu otlattırıyor. Bu iş ne zamana kadar sürecek?” diye düşündü. Bu düşüncesi hocasına Allahü teâlânın izniyle ma’lûm oldu. Hocası derhal Nâbî’yi yanına çağırdı. Feyz saçan gözlerini öğrencisinin gözlerine dikerek; “Senin bir talebe gibi eğitilmeye ihtiyâcın yok. Sen ilimden nasîbini doğuştan almışsın. Çobanlık yaptırarak, seni denemek istedim. Seni ilmin deryası olan İstanbul’a göndermek istiyorum. Gitmek ister misin?” dedi. Hiç beklemediği durum karşısında şaşıran Nâbî; ilmi fazlası ile öğrenmiş yılların talebeleri dururken, benim gibi üç günlük bir talebenin yüzmeyi bilmeden ilim deryasına dalması nasıl olur?” deyince, Ya’kûb Halîfe; “Sâdece şöyle olur” diyerek ilim nûru gözlerini Nâbî’nin gözlerine birleştirdi. Nâbî o anda ilmin birçok mertebelerini aşarak kemâle erdi.

Yakınlarının da teşvikiyle İstanbul’a giden Nâbî, önceleri aradığını bulamadı. O sıralarda vezir olan Mûsâhip Mustafa Paşa’ya;

Bir garîbim cenâbına geldim,
Bin ümid ile bâbına geldim,
Kereminden zamâne sîr oldu,
Fakr devrinde bir fakîr oldu

diyerek takdim ettiği bu şiirle dikkatleri çekti. Mustafa Paşa, onu Dîvân kâtibliğine ta’yin etti. Yûsuf Nâbî, 1082 (m. 1671) senesinde yapılan Lehistan seferinde bulundu. Kameniçe’nin zaptı dolayısı ile yazdığı bir şiir, sultan tarafından beğenilerek, şehrin kapısına işlendi. Mustafa Paşa’nın tavsiyesiyle yazmış olduğu Kameniçe Fetihnamesi sayesinde, sultânın teveccühünü kazanarak, takdîr ve iltifâtına mazhar oldu.

Nâbî, 1089 (m. 1678) senesinde sultandan izin alarak, hacca gitmek için yola çıktı. Hac kâfilesi Osmanlı devlet ricalinden meydana geliyordu. Hicaz yollarında, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) aşkından dolayı, Yûsuf Nâbî hiç uyumadı. Medine’ye yaklaştıkları bir gece, kâfiledeki bir devlet büyüğünün ayaklarını kıbleye doğru uzatarak uyuduğunu gören Nâbî, yetkiliyi uyandıracak bir sesle şu na’tı söyledi:

Sakın terk-i edebden, kûy-i mahbûb-i Huda’dır bu!
Nazargâh-i ilâhîdir, Makâm-ı Mustafâ’dır bu.

Habîb-i Kibriyânın hâb-gâhıdır fazîletde,
Tefevvuk-kerde-i arş-ı cenâb-ı Kibriya’dır bu.

Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-i adem zâil,
İmâdın açdı mevcûdat dü çeşmin tûtiyâdır bu.

Felekde mâh-ı nev Bâb’-üs-selâmın sîne-çâkidir,
Bunun kandili cevzâ Matla-ı nûr-i ziyadır bu.

Mürâât-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha,
Mutâf-ı kudsiyâdır bûse-gâh-ı enbiyâdır bu.

Na’tın açıklaması şöyledir: “Edebi terketmekten sakın. Zîrâ burası Allahü teâlânın sevgilisi olan Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) bulunduğu yerdir. Bu yer, Hak teâlânın nazar evi, Resûl-i ekremin ( aleyhisselâm ) makamıdır. Burası cenâb-ı Hakkın sevgilisinin istirahat ettikleri yerdir. Fazilet yönünden düşünülürse, Allahü teâlânın arşının en üstündedir. Bu mübârek yerin mukaddes toprağının parlaklığından yokluk karanlıkları sona erdi.

Yaradılmışlar, iki gözünü körlükten açtı. Zîrâ burası kör gözlere şifâ veren sürmedir. Gökyüzündeki yeni ay, O’nun kapısının yüreği yaralı âşığıdır. Gökyüzündeki oğlak yıldızı bile O peygamberin nûrundan doğmaktadır. Ey Nâbî, bu dergâha edebin şartlarına riâyet ederek gir. Zîrâ burası, büyük meleklerin etrâfında pervane olduğu ve peygamberlerin hürmetle eğilerek öptüğü tavaf yeridir.”

O yüksek rütbeli kişi, bu mısra’ların ne ma’nâya geldiğini anladı. Hemen ayaklarını toplayarak doğruldu ve; “Ne zaman yazdın bunu? Senden ve benden başka duyan oldu mu?” dedi. Yûsuf Nâbî’de; “Daha önceden söylememiştim. Şu anda sizi bu durumda uzanmış görünce elimde olmayarak yüksek sesle söylemeye başladım. İkimizden başka bilen yok” dedi. Bu sözler üzerine o kişi, rahat bir nefes alarak; “Madem ki bu şiiri burada söyledin, burada kalsın, ikimizden başkası duyarsa, senin için iyi olmaz” diye ikâz etti. Yûsuf Nâbî hiç ses çıkarmadı. Kâfile yoluna devam ederek sabah ezanına yakın Mescid-i Nebi’ye vardı. Mescid-i Nebî’deki minarelerden müezzinler Ezân-ı Muhammedî’den evvel Nâbî’nin, “Sakın terk-i edebden…” diye başlayan na’tını okuyorlardı. Nâbî ve o yüksek rütbeli kişi hayretten dona kaldılar Sabah namazını kıldıktan sonra, Nâbî ve öbür zât namaz kıldıkları câminin müezzinini buldular. Nâbî müezzine; “Allah aşkına, Peygamber aşkına ne olursun söyle! Ezandan önce okuduğun na’tı kimden, nereden ve nasıl öğrendin?” diye sordu. “Müezzin gayet sakin bir şekilde şu cevâbı verdi: “Resûl-i ekrem (ş.a.v.) bu gece Mescid-i Nebî’deki bütün müezzinlerin rü’yâsını şereflendirerek buyurdu ki: “Ümmetimden Nâbî isimli biri beni ziyârete geliyor. Bana olan aşkı herşeyin üstündedir. Bugün sabah ezanından önce, onun benim için söylediği bu şiiri okuyarak, Medine’ye girişini kutlayın.” Biz de Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) emirlerini yerine getirdik.”

Nâbî ağlayarak; “Sâhiden Nâbî mi dedi? O iki cihanın Peygamberi, Nâbî gibi bir zavallıyı günahkârı ümmetinden saymak lütfunu gösterdi mi?” dedi. “Evet” cevâbını alınca da, sevincinden kendinden geçti.

Hac farizasını eda ettikten sonra İstanbul’a dönen Nâbî, Muhasip Mustafa Paşa’ya kethüda oldu. Mustafa Paşa’nın vefâtına kadar yanında kaldı. Sonra Baltacı Mehmed Paşa’nın yanında Haleb’e gitti. Baltacı Mehmed Paşa tekrar sadrâzam olunca, İstanbul’a dönerken Nâbî’yi de yanına aldı.

Nâbî, kendi isteği ile önce Darphâne emînliğine, sonra da Anadolu muhâsebeciliği ve mukâbele-i süvari reîsliğine ta’yin edildi. Vazifesinden artan zamanlarında şiir ve çeşitli eserler yazdı. Nâbî Efendi, şiirlerinde iyiyi ve doğruyu vermeye çalışmıştır. O, bir düşünce ve hikmet şâiridir. Şahsî duyguları, gönül arzularını aşmış, hakîkî bir müslümanın hayâtını hem yaşamış, hem de şiirlerinde yaşatmıştır. Fânî dünyânın ahvâline aldanmamak, kimseye haksızlık, zulmetmemek, hep müşfik, merhametli olmak, gurûr ve kibirden sakınmak, şiirlerindeki nasihatlerinden en çok rastlananlarıdır. Dili sâde, söyleyişi düzgün, rahat ve çekicidir. En güçlü şiirlerini gazel tarzında vermekle beraber, rubâî, kıt’a, kasîde ve mesnevî de yazmıştır.