Mü’minlerin Vasıfları

Bütün peygamberler arasında Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimiz, en mükemmel peygamberdir. Zîrâ bütün peygamberler içerisinde ayrıntılı ve eksikisiz-noksansız olarak bize kadar sâdece onun dâveti ve onun sîreti ulaşmıştır. Bu sebeple noksansız olarak ancak onun hidâyetiyle hidâyete erilebilir ve onun sîretine uyulabilir. Çünkü bütün nebîler arasında sâdece onun sîret ve nübüvvetinde tüm şartlar bir araya gelebilmiştir. Onun risâleti son risâlettir ve geçmiş şerîatleri iptal etmiştir. Allah Teâlâ bunun için onun risâletini mükemmel kılmıştır.

Şüphesiz ki her peygamberin bir üstün yönü ve bir husûsî tarafı vardır. Bütün peygamberler arasında sâdece Resûlullah (s.a.v) Efendimizde tam ve mükemmel bir şekilde bütün husûsiyetler ve üstünlükler bir arada toplanmıştır. Her peygamberin bir ziyâsı, bir müjdesi, bir uyarısı ve bir dâveti vardır. Yine resûller içerisinde de Hz. Muhammed (s.a.v) ışık saçan bir güneş, en yüce müjdeci, en büyük uyarıcı ve en büyük dâvetçidir. Dolayısıyla o (s.a.v), bütün özellikleri şahsında toplayan bir Nebîdir. Çünkü o (s.a.v), Allah Teâlâ tarafından kendisiyle nübüvvet ve risâlet kapısı kapatılmak için gönderilmiştir. Bunun içindir ki, bütün insanlığa tebliğ etmesi için son risâlet verilmiştir.

O (s.a.v), insanlığın kendisi varken başkasına muhtaç olmayacağı kâmil bir şerîatle gelmiştir. Ve bu şerîatten sonra semâdan yeryüzüne, hiçbir beşerin kalbine hiçbir şerîat inmedi ve inmeyecektir. And olsun ki Muhammedî düsturlar ebedîlik sıfatına mazhar olmuş ve kıyâmete kadar devam etme ve bâki kalma özelliğine sâhip kılınmıştır. Dolayısıyla Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizin zâtı, bütün yüce ahlâkları ve âdetleri üzerinde toplamaktadır. Şüphesiz o (s.a.v), yüce ahlâkı tamamlamak için gönderilmiştir.

Mü’minlerin vasıflarını anlayabilmek için önce Resûlullah (s.a.v) Efendimizi tanımaya çalışmalıyız.İslâm’da iyi huy mutlak îman, kötü huy ise mutlak nifak olarak niteleniyor. Zirâ Cenâb-ı Hak Kelâm-ı Kadîm’inde, ilim, irfan kaynağı olan Kur’ân-ı Azîm’inde, Habîb-i Edîbi’nin ve mü’minlerin sıfatlarını açıklarken îman ve nifâk’ın, iyi ve kötü huylardan başka bir şey olmadığını bildiriyor. Adına, “Sen olmasaydın, sen olmasaydın eflâkı yaratmazdım”[1] buyruluyor.Şânında ise (Enbiyâ: 21/107): “(Ey Habîbim!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” buyurduğu Habîb-i Kibriyâsını överek nîmetini izhar ediyor.

Allah-u Zül- Celâl, Kalem Sûresi 68/4. âyet-i kerîmesinde: “Muhakkak ki sen en büyük ahlâk üzerindesin, yüce bir ahlâk üzerindesin!” buyuruyor. Bizim için müşahhas bir örnek. Kur’ân’ın tamâmını ve İslâm’ı özünde yaşayan bir tek örnek vardır: (s.a.v) Efendimiz.

Âyet-i kerîmelerde Allâh-ü Zü’l-Celâl ve’l-Kemâl Hazretleri onun şânını yücelterek medh ediyor: “Muhakkak ki ey Habîbi Edîbim sen, en yüce bir ahlâk üzerindesin!” buyuruyor. İbn-i Abbas (r.a) ve pek çokları bu âyete şu mânâyı veriyorlar: “Muhakkak ki sen büyük bir din üzerindesin, bu din İslâm dînidir.” Bâzıları da “Büyük bir edep üzerindesin” anlamını veriyorlar.

Fıtrat İslâm’dır biliyorsunuz. Hadîs-i peygamberî de vardır: “Her doğan çocuk, İslâm fıtratı üzere doğar” buyrulmaktadır. Fıtrat İslâm’dır; kıyâmete kadar hükmü bâkî olan İslâm dînidir. Bu yorum İbn Abbas (r.a) ve arkadaşlarınındır.“Büyük bir edep üzerindesin!” buyruluyor, çünkü İslâm edeptir. Özlü bir yorum bu.

Saad İbn Hişâm (r.a), Hz. Âişe- i Sıddîka (r.anha) vâlidemize (s.a.v) Efendimizin ahlâkını soruyor. Hz. Âişe-i Sıddîka: “Sen Kur’ân okumaz mısın? Sen Kur’ân’daki “Muhakkak ki sen büyük bir ahlâk üzerindesin” âyetini okumaz mısın?” diyor. Cevâbı bu oluyor. Zübeyr İbn- i Nüfeyl de Hz. Âişe-i Sıddîka’ya aynı şeyi soruyor ve aldığı cevap: “O’nun ahlâkı Kur’ân idi” oluyor.

Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin irtihâllerinden sonra başka gruplar da gelmiştir. “O’nu bize anlat, onu bize tavsif et!” dedikleri zaman, verdiği cevap hep: “Siz Kur’ân okumaz mısınız? O’nun ahlâkı Kur’ân idi, o Kurân’ın bütününü hayâtında yaşamış idi” olmuştur. Bu, şu demektir ki Rasûlullah (s.a.v) emir ve yasak yönünden Kur’ân’ın temsilcisidir ve huyu o olmuştur. Daha başka bir şey düşünmek ve araştırmak gayr-ı kâbildir, doğuştan bu tabiat onda vardır. Kur’ân ne zaman ona, neyi emretmişse, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz onu yapmış, neyi de yasaklamış yapmamayı bildirmişse, onu da terk etmiş yapmamıştır.

Bugün olduğu gibi kendi kısır mantığını kullanarak bahaneler arayanlar gibi olmamıştır hiçbir zaman. Dâima Allâh’ın emirlerini ön plânda tutmuştur. Kendisine bir soru tevcih edildiği zaman dahi sükût eder, cevap vermezdi, vahyi intizâr ederdi. Âyet-i kerîmeye bakıyoruz:“O asla kendi hevâsından konuşmaz. O’nun konuştuğu her söz, her kelime ancak bizim vahyettiğimiz bir vahiydir” (Necm: 53/3-4)

Allâh-ü Zü’l-Celâl Hazretlerinin yaratılıştan ona lûtfettiği yüce ahlâk, hayâ, kanâat, şecâat, kötülüklerden vazgeçme ve hilm gibi pek çok haslet ve her türlü güzel huy onun tabiatında yer etmişti. Neden? Çünkü onu Rabbi Zü’l-Celâl’i terbiye etmişti de ondan. Yine bizzat Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’den öğreniyoruz: “Beni Rabbim terbiye etti ne güzel eyledi” buyuruyor. Ne güzel terbiye etti. Bu hadisin îrâd nedeni nedir?

Efendimiz  (s.a.v) henüz doğmadan babasını kaybetmişti biliyorsunuz. Üç-beş yaşlarında annesini de kaybedince, melekût âleminde bir kaynaşma, bir dalgalanma olmuştu. “Melekût âlemi yasa boğulmuştu” diyor siyer ve tarih yazarları… Mahzun ve mükedder tazarru ve niyaz ettiler:

“Ya Rabbi, sen bildirmezsen biz bilemeyiz. Habîb-i Edîbim dediğin, zerrelerden kürelere aşkına vâr eylediğin Habîbini babasız ve annesiz bıraktın. Hem öksüz hem yetim… Bu ne hikmettir biz bilemiyoruz.”

Cenâb-ı Hâk (c.c):“İyi ya, Habîbimi bir beşerin ellerine, terbiyesine bırakmazdım, bırakmam. Onu bizzat terbiye edeceğim” buyurdu. İşte hadisin îrâd nedeni budur deniyor.

Allâh’ü Zü’l Celâl ve’l-Kemâl hazretleri’nin terbiye ettiği ve nübüvvet için yetiştirdiği (s.a.v)’den nâhoş bir hareket aslâ sâdır ve vâkî olmamıştır.

Şimdi hadîs-i peygamberîye bakalım. Efendimiz (s.a.v):  “Ben güzel ahlâk-ı tamamlamak için gönderildim” buyuruyor.Başka bir şey için değil güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim diyor.

Bir başka hadîs- i peygamberîde ise birisi geliyor, (s.a.v) Efendimizden güzel ahlâkı soruyor. Cenâb-ı Peygamber ona cevap olarak, Âraf sûresi 7/199. âyet-i celîlesini okuyor:

Sen bağışlama yolunu tut, (yâni af yolunu tut) iyiliği emret ve câhillerden yüz çevir (yâni onlara aldırış etme).”

Sonra devamla: “Güzel ahlâk, senden sıla-i rahmi kesen akrabâna gitmen, sıla-i rahim yapmandır.” Yâni senden ilgisini kesene mutlaka gitmendir. Gelene kim olsa gider, gelmeyene gitmek önemlidir. Devamla, “seni mahrum edene vermendir” buyurdular.

İslâm’da karşılık vermek çok güzel bir şeydir, hediyeleşmek sünnettir ama sana vermeyen, seni mahrum eden, hattâ sana buğzedene vermektir önemli olan. Güzel ahlâkın alâmeti, belirtileridir bütün bunlar.

Hadisin devâmında üçüncü olarak: “Sana zulmedeni affetmendir” buyurdular.

Bildiğiniz gibi bütün güzel hasletler (s.a.v) Efendimiz’de doruk noktasındaydı. (s.a.v) Efendimiz hayât-ı saâdetlerinde peygamberliğinden önce de “Muhammed’ül Emîn” diye anılıyordu, biliniyordu. Aslâ kimseye buğz etmemiştir. Kendi şahsı için kendi nefsi için hiç kimseye küfretmemiştir, kötü söylememiştir. Ne eliyle, ne diliyle, lânet etmemiştir. Uhud’da, dişi şehit olmuş, yüzüne miğfer batmıştı. Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin emrine imtisâl etmeyen okçuların gafletlerinden dolayı, gerileme gibi bir şey meydana gelmişti. Ashab geldiler çevresindeler: “Ey Allâh’ın Resûlü, Allah sizin duâlarınıza icâbet eder, duâ buyurun! Duâ buyurun da şunları kahretsin.”

“Hayır!” dedi (s.a.v). “Ben lânet okuyucusu olarak gelmedim; ben rahmet müjdecisi olarak geldim.” Duâ etti: “Yâ Rabbi affet kavmimi, bilmiyorlar.”[2]   Onların sülbünden gelen müslümanlar ise, İslâm fütûhâtını gerçekleştirdiler.

İslâm’da güzel ahlâk bu demektir. Eğer bizler (s.a.v) Efendimiz’in hayâtını öğrenebilirsek, Kurân’ı yaşamayı da öğreneceğiz demektir. Dolayısıyla Bir Mü’minin vasıfları neler olmalıdır,bunlarıda öğrenebilir ve en önemlisi hayatımıza geçirebiliriz.

Tirmîzî’nin Ebû’d- Derdâ (r.a)’dan rivâyet ettiği bir başka hadîs-i şerif de:“İnsanoğlunun terâzisine ilk konan şey, güzel ahlâk ve cömertliktir” buyrulmaktadır. Cömertlikte de Peygamber Efendimiz önderdir, her mevzûda olduğu gibi. Bir misâl vermek gerekirse, bir şehit oğluyla, (s.a.v) Efendimiz’in bayram sabahı karşılaşması olayı vardır.

Bir bayram sabahı hâne-i sâadetten çıkıyor, bakıyor çocuklar bayramlıklarını giymiş, renk renk, neşe içinde, oynuyor, gülüyor. Bir kenarda bir küçük çocuk. Büzülmüş, garip, belki kirli kıyâfetli mahzûn bir çocuk, aynı zamanda ağlıyor. Merhâmetlilerin merhâmetlisi Allah Resûlü yaklaşıyor çocuğun yanına (çocukları da çok severdi biliyorsunuz):

“Evlâdım niçin ağlıyorsun? Niye mahzunsun? Bak bugün bayram günü, neşe günü, eğlenme günü, arkadaşlarınla neden oynamıyorsun?” dediği zaman, çocuk boynunu büküyor:

“Benim babam yok, ben bir şehit oğluyum. Babam şu harpte şehid düştü, Muhammed (s.a.v) ile berâber savaşırken şehid düştü. Benim bayram yapacak günüm yok” diyor.

Çocuk durumunu anlatıyor ve (s.a.v) Efendimizi tanımıyor. Resûlullah (s.a.v) çocuğa:

“İster misin, Muhammed (s.a.v) senin baban olsun Âişe (r.a) annen, Fâtımâ ablan, Hasan ve Hüseyin kardeşlerin olsun?”

O zaman çocuk anladı, işin farkına vardı:

“Çok isterim Ey Allâh’ın Resûlü, çok sevinirim.”

Onu elinden tuttu götürdü, Âişe-i Sıddıkâ (r.a) vâlidemize teslîm etti. O da çocuğu güzelce yıkadı, taradı, giydirdi, karnını doyurdu.

“Haydi, şimdi çık arkadaşlarınla oyna artık!” dedi.

Bu küçük çocuk arkadaşlarına karşı bir üstünlük, bir vâsıf kazanmıştı. Benim Fâtımâ gibi ablam var, benim Âişe-i Sıddîka gibi annem var. (s.a.v) Efendimiz için “Muhammed (s.a.v) benim babamdır” diyordu. “Mânevî” anlamda tabii…

Her zaman ve mekânda yaşayacak bütün insanları kuşatıcı olan Hz. Muhammed (s.a.v)’in noksansız risâletiyle, nübüvvet kapıları mühürlenmiştir. Bu sebeple de yeryüzündeki bütün milletlerin uyabilmesi için, kıyâmet gününe kadar her zaman ve mekânda onun (s.a.v) sîretinin tahkîkatının bilinmesi zorunlu hâle gelmiştir. İşte şu âyet-i kerîme, Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizin nebîlerin sonuncusu olduğuna ve kendisinden sonra hiçbir peygamber gelmeyeceğine en büyük delildir: “Muhammed (s.a.v) erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allâh’ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilendir.”[3]

Şahver Çelikoğlu
[1] Keşfül Hafâ, c.1, s.45
[2] İhyâ-u Ulûmiddin, c.5, s.525
[3] Ahzab, 33/40