Mü’minlerin Bazı Halleri

(Şura Suresi’nin 36-37-38-39. ayetlerinin kısa tefsiri )

Kur’an-ı Kerim, insan hayatını iki kısma ayırır: Dünya hayatı ve ahiret hayatı. Dünya hayatı, insanoğluna peşinen verilmiştir. Hâlihazırda tecrübe ettiğimiz sevinçlerin, mutlulukların, sahip olduğumuz güzelliklerin her biri bu dünyaya ait menfaatlerdir. Bu dünya ise geçici bir hayattan ibarettir, fanidir, ölüm dediğimiz bir sona gebedir. Diğer hayat yani ahiret hayatı ölümden sonra başlayan ve ebedi devam edecek olan hayattır. Bizim için henüz gayb hükmünde olan ahiret hayatının, bu dünyada gördüğümüz ve görebileceğimiz güzelliklerin çok daha üstünde güzelliklerle donatılmış olduğunu, yine Rabbimizin kelamı Kur’an-ı Kerim’den öğreniyoruz. “Size verilen ne varsa, dünya hayatının (geçici) menfaat(ler)idir. Allah yanında bulunan (mükâfat)lar daha hayırlı ve daha devamlıdır.” Fani dünyamızın güzellikleri ve menfaatleri bile başımızı bu kadar döndürürken, ebedi güzelliklere, menfaatlere talip olmamak mümkün mü?

Aklımıza takılıyor: Ahiret hayatının mükâfatları kimler içindir?

İman eden ve Rablerine güvenip dayananlar içindir.” Allah’ın varlığına ve birliğine ve dolayısıyla meleklerine, kitaplarına, elçilerine, ahirete, kadere, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine gönülden iman eden kimseler içindir. Allah’a gönülden iman etmenin sonucu da sadece O’na güvenmek ve dayanmaktır. Çünkü Allah’tan başka güç ve kuvvet yoktur dedikten sonra, Allah’ın yarattığı fani ve kısıtlı güçlere dayanmak ya da o güçlerden çekinmek, imanın samimiyeti ile çelişir. Allah’ın âlemlerin Rabbi olduğuna iman ettikten, yani âlemleri ve âlemler içinde beni var eden, geliştiren, koruyup kollayan bir sahip olduğunu idrak ettikten sonra, başka sığınaklar aramak da yine samimiyet açısından hiç yakışık almayan bir davranıştır.

(Onlar) büyük günahlardan, hayâsızlık (ve çirkin işler)den kaçınırlar.” Büyük günahların ne olduğu ile ilgili İbn Abbas ra, Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de, sonunda cehennem azabı, yahut gazap, lanet veya azap ile tehdit ettiği davranışlardır, demiştir. İbn Mes’ud ra’dan da şöyle rivayet edilmiştir: Büyük günahlar dört tanedir; Allah’ın lütuf ve yardımından ümit kesmek, Allah’ın rahmetinden ümit kesmek, Allah’ın tuzağından emin olmak ve Allah’a şirk koşmak. İbn Ömer ra’dan da, şu dokuz davranışın büyük günah olduğu rivayet edilmiştir: Haksız yere canı öldürmek, faiz yemek, yetim malını yemek, suçsuz iffetli kadına zina iftirasında bulunmak, yalan şahitlik yapmak, anne-baba haklarına riâyet etmemek, savaştan kaçmak, büyücülük ve Beyt-i Haram’da zulmetmek. Bu ve benzeri rivayetleri inceleyen ilim adamları, kumar, hırsızlık, içki içmek, salih insanlara sövmek, hâkimlerin haktan uzaklaşıp kendi arzularına tabi olmaları, yalan yere yemin etmek, sövüşmek, yeryüzünde fesat çıkarmak uğrunda koşuşmak gibi davranışların da büyük günahlardan olduğunu söylemişlerdir.(1) Hayâsızlık da büyük günahlara dâhil olan, çirkinliği aşikâr ve aşırı olan, İslam hukukuna göre had(=ceza) gerektiren davranışlardır. Hayâsızlık, bazı âlimler tarafından daha özel mana verilerek zina eylemi olarak açıklanmıştır. Allah’a iman eden kimse, yaratıcısının kendisine yasakladığı her şeyden/günahlardan, vahşi bir hayvandan kaçar gibi kaçmalıdır. Çünkü iman etmek, bağlılık bildirmektir. Bu durumda yasaklanan davranışlara yönelmek, bağlılığa zarar veren, sadakatine yakışmayan bir tavırdır.

“Kızdıkları zaman bağışlarlar.” Şahıslarına karşı yapılan kötülükler, incitici davranışlar karşısında, öfkelerinin gereğini yapma imkânları olduğu halde,  hoşgörülü olmayı ve insanları affetmeyi tercih ederler. Çünkü öfke ve intikam duygusu, mü’minlerin düşmanı olan şeytanın körüklediği bir ateştir. Bu duygunun hâkim olduğu yerde, Rabbe karşı hissedilen güven duygusu zarar görür ki bu da mü’mine yakışmaz. Bu sebeple Efendimiz as, öfkelenen kimseye, eûzu billahi min eş-şeytani’r-racim (=ilahi rahmetten kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım) demesini tavsiye etmiştir.(2) Sahih hadislerde belirtildiğine göre Rasulullah as da, Allah’ın haramlarının hiçe sayılması durumu müstesna, kendi nefsi için hiç bir zaman intikam almamıştır. (3) Öfkesine hâkim olmak ve affedici olmak, güzel huyların da başında gelir.

“(Onlar) Rableri(nin çağrısı)na gelirler.” Tam ve mükemmel bir biçimde Rablerine teslim olurlar. Bu da kulun samimiyetle Allah’ın kaderinden razı olması; kalbinde, herhangi bir şey hakkında herhangi bir şikâyetin, mücadele duygusunun yer almaması demektir. (4)

“Namazı dosdoğru kılarlar.” Yüce yaratıcının, kullarını genel olarak kendine iman etme ve teslim olma çağrısı içinde, bir de çok özel bir davet vardır. Rabbimiz kullarına değer ve şeref vererek, onlara gün içinde özel buluşma zamanları belirlemiştir. Mü’min, Rabbi ile birlikte olma arzusu taşır ve beş vakit yapılan namaz çağrısına, severek, isteyerek icabet eder. Namazı sadece görev yapılmış olsun için değil, dosdoğru, edebine erkânına riayet ederek, huşu içinde kılma gayreti gösterir. Mü’min bilir ki namaz ibadetlerin en büyüğüdür.

“İşleri aralarında danışma iledir.” Hasan el-Basri, mü’minler kendi aralarındaki işlerde, ortak görüşlere bağlılıklarından ötürü ittifak halindedirler, ihtilaf etmezler; böylelikle onlar sözbirliği etmelerinden ötürü övülmüş olmaktadırlar; istişare eden topluluk, mutlaka işlerinde en doğru olana iletilir, der. İbn Arabi de, istişare cemaat için bir ülfet, akılların derinliklerini ölçmek için bir alet, doğruya ulaşmaya sebeptir, demiştir. Mü’min, akl-ı selim sahibi kimselerle istişareyi/danışmayı daima ön planda tutar, kendi başına, zorbalık yaprak, nefsi ile hareket etmez. Topluma ait işlerde de istişareye itaat eder. Bu ifadeden, Müslüman toplumun, başkalarının verdiği kararlarla hareket eden bir esaret hayatını kabul edemeyeceğini, kendi işlerine kendilerinin karar verecek salahiyette ve dağınık parçalanmış vaziyette değil birlik içinde olmaları gerektiğini de anlıyoruz. (5)

“(Onlar) kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de (Allah için) harcarlar.” Mü’min, bu dünyada faydalandığı her şeyin, Allah’ın kendisine lütfettiği rızık olduğunu bilir. Dolayısıyla, rızıklandığı nimetleri, rızkın gerçek sahibi yolunda, O’nu kulluğundan razı kılmak için, yine O’nun razı olacağı meşru işlere harcarlar. Allah’a inanan kul, sağlık, mal, evlat gibi bu dünyada insanın hoşuna giden nesi varsa fark etmeli; bunların ne kadarını, O’nun yolunda harcadığını gözden geçirmelidir. Zira bu nimetler sadece nefsani arzular için harcandığında, nimet verene teşekkür edilmemiş olur ki bu da hiç hoş değildir.

“Onlar, bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman yardımlaşıp kendilerini savunur (zulme baş eğmez)ler.” Kâinatın sahibine iman eden, O’na dayanan bir kul, hiçbir şekilde zulmü ve zelil olmayı kabul edemez. Onlar zalimin zulmüne karşı, hep birlikte karşı koyarlar. Zulüm karşısında sessiz kalmak, zulme rıza göstermek demektir. Rıza göstermek, o günaha hükmen ortak olmak demektir. Öyle ise zulmü bertaraf etmek için çaba sarf etmek gereklidir. Ayet-i kerimede geçen “yardımlaşırlar” ifadesi yine Müslümanların ortak hareket etmesi gerektiğine işarettir. Herkes kendi başına hareket ettiğinde sonuç elde edilmesi güçleşecektir. Şura/İstişare ile yapılacak savunma, daha bereketli ve işe yarar olacaktır. Her mü’min kişinin hakkının, toplum koruması altında bulunması gerektiğinden, dolayısıyla bireye yapılan zulüm kamu hakkına saldırı demek olduğundan, gerek dıştan ve gerek içten genel ve özel olarak yapılan saldırının savuşturulması ve cezanın verilmesi de toplumun görevidir ve farz-ı kifaye hükmündedir. Bu anlamda bireyi korumak için adaleti tesis, halkı korumak için de doğru siyaset yapmak, mü’minlerin doğal bir görevidir.

İşte yukarıda madde madde anlatılan davranışları uygulayan kimse, ebedi ahiret hayatının mükâfatlarına nail olacaktır. Elbette bahsi geçen her bir davranış, çok daha detaylı işlenecek konulardır. Yazının mahiyeti sebebiyle, burada sadece ele alınan ayet-i kerimeler içinde geçen vasıfların, mü’min olmak ile ilişkilerini görmek açısından bir giriş yapılmıştır. Maksadın hâsıl olması duasıyla…

Zeynep Yaren Çelikbilek
(1) Müslim’de “Kûabü’l-İman” adını verdiği bölümde, bu büyük günahlardan pek çoğunu zikreder.
(2) Buhari, Edeb 44,76; Müslim, Birr109
(3) Rivayetlere göre bu ayet;
Mekke’de iken Ömer (r.a)’a hakaret edilip sövülüp sayıldığı vakit inmiştir. Bir başka görüşe göre malının tamamını infak etmesi üzerine insanlar onu kınayınca ve kendisine hakaret edildiği halde kendisi affedip bağışlayınca inmiştir.
Ali (r.a)’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bir seferinde Ebu Bekir’in elinde toplu bir mal bulundu. O bunun tamamını hayır yolunda sadaka olarak verdi. Müslümanlar bundan dolayı onu kınadı, kâfirler de yanlış yaptığını söyledi. Bunun üzerine: “Size verilmiş herhangi bir şey, dünya hayatının geçimliğidir. Allah’ın nezdindekiler ise iman edip Rablerine tevekkül edenler için daha hayırlı ve daha kalıcıdır… Öfkelendiklerinde de onlar bağışlarlar” (eş-Şura, 42/36-37) ayetleri nazil oldu.
İbn Abbas da şöyle demiştir: Müşriklerden birisi Ebu Bekr’e hakaret etti, ona hiçbir karşılık vermedi. Bunun üzerine bu âyet-i kerime indi.
(4) Abdurrahman b. Zeyd, bu ifade ile özelde Medine’deki Ensar’ın kastedildiğini söylemiştir. Çünkü Medine ehli hicretten önce, kendilerinden olan on iki nakib geldiğinde, Rasûlullah (sav)’a iman etme çağrısını bu samimiyetle kabul etmişlerdi.
(5) Bu âyet-i kerîme Müslümanların mühim işlerinde şûrâ usulüne başvurmaları gerektiğine, İslâm idare şeklinin ise kendi aralarında ehliyet ve takvâ sahibi kimselerden seçecekleri şûrânın kararlarıyla olması lazım geldiğine delil teşkil etmektedir.
YARARLANILAN KAYNAKLAR
Fahreddin Razi, Mefatihu’l-Ğayb
Kurtubi, el-Camiu’l-Ahkami’l-Kur’an
İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri
Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili
Hasan Tahsin Feyizli, Feyzu’l-Furkan Açıklamalı Kur’an-ı Kerim Meali
Riyazu’s-Salihin, Erkam Yay.