Mükellef ve Mükellefle İlgili Hükümler

Hepimiz biliriz ki, şu varlık âleminde insanın yeri, değeri pek yüce: Tepemizden rahmet yağıyor, bastığımız yerden nimetler fışkırıyor!

Geceler, gündüzler gelip gitmekte; gökle yer arasındaki her şey bize hizmet etmekte.

Hiçbir şey boşuna ve başıboş değil; göz görmek, kulak duymak için yerleştirilmiş; kafatasımızdaki beynin, göğsümüzdeki kalbin de vazifesi var. Vazifemiz sadece yiyip içmekten mi ibaret? Hayır!

Altımızda yuvarlanan yerden, başımızın üzerindeki göklere kadar her şeyi ibret nazarıyla süzmek, yaratılışımızdaki incelikleri derin derin düşünmek, sonra, yüce yaratanımıza can-u gönülden ibadet etmekle mükellefiz.

Allah Teâlâ, geniş rahmetinin icabı olarak, bize hak dinini göndermiş, doğru yolunu göstermiştir.

Mükellef: Yükümlülük sahibi kişi, yani ergenlik çağına gelen akıllı insanlara denir.

Mükellef, dinin emirlerini yapmak ve yasaklarından sakınmakla sorumludur. Mükellef olabilmek için insanda iki şartın bulunması gerekir.

  • Akıllı olmak

Akıl ruhun bir kuvvetidir ki, insan onunla bilgi sahibi olur. İyi ile kötüyü ayırır ve eşyanın gerçek hallerini onunla anlar. Akıldan yoksun olana mecnun (deli) denir.

  • Ergenlik (Buluğ) çağına gelmek

Buluğ: Belli bir çağa yetişmek ve belli bir takım vasıflara sahip olmak demektir. Belli bir yaşta bulunan ve belli vasıflara sahip olan kimseye bâliğ ve bâliğa denir. Akıllı olmayan deliler ile ergenlik (buluğ) çağına gelmemiş çocuklar mükellef değillerdir.

Ergenlik (buluğ) çağı, çocukların vücut yapılarına ve iklim şartlarına göre değişir. Ergenlik erkek çocuklarında on iki ile on beş, kız çocuklarında dokuz ile on beş yaşları arasında olur. On beş yaşı bitirdiği halde kendisinde erginlik belirtileri görülmeyen çocuklar erkek olsun kız olsun erginlik çağına gelmiş sayılır ve dinin emir ve yasaklarına uymakla mükellef olur.

Mükellef İle İlgili Hükümler

Mükellef ile ilgili hükümler sekizdir. Bunlara “Ef’âl-i Mükellefin” denir.

  • Farz

Dinimizce yapılması kesinlikle emredilen şeye farz denir. Farzın çoğulu feraizdir. Farzlar, başka anlama gelme ihtimali bulunmayan, ayet, mütevatir veya meşhur hadis ya da icmâ gibi kesin delillerle sabit olur.

Beş vakit namaz, zekât, hac ve namazda Kur’an-ı Kerim’den bir parça okumak gibi.

Bunlarla ilgili hem ayetler vardı hem de hazreti peygamber (sav)’in mütevatir veya meşhur hadis kuvvetinde söz veya uygulamaları bulunmaktadır.

Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde “Namazı dosdoğru gereğine uygun kılın, zekâtı verin.” (Nur/56) , namazda kıraati emreden ayette “Artık (namazda) Kur’an’dan kolay gelen (miktar)ı okuyun.”(Müzzemmil/20) gibi.

Farzın Hükmü

Yapılması kesin olarak gereklidir. İşlenmesinde sevap, özürsüz olarak terkinde azabı, cezayı hak etme vardır. Farzı inkâr edenin dinden çıktığına hükmedilir.

Farz iki çeşittir.

  1. Farz-ı Ayn

Her mükellefin bizzat yapması gereken farzlardır. Bir kısım insanların işlemesiyle diğerlerinden yükümlülük kalkmaz. 5 vakit namaz, zekât, hac gibi

  1. Farz-ı Kifâye

Bazı mükelleflerin yapması ile diğerlerinin sorumluluktan kurtulduğu farzlardır. Kur’an-ı Kerim ezberlemek, şahitlik yapmak, iyiliği emretmek kötülüğe engel olmak, cenaze namazı kılmak gibi.

Farz-ı Kifâyenin sevabı yalnız onu işleyenlere aittir. Toplumda bu farzı kimse yerine getirmezse bütün toplum günahkâr olur. An­cak ba­zı du­rum­lar­da kifaî va­cip, aynîye dö­nü­şe­bi­lir. Meselâ; bir yer­de tek dok­tor var­sa has­ta­ya mü­da­ha­le gö­re­vi ona aynî farz olur. Yi­ne bir ola­yı tek ki­şi gör­müş­se şa­hit­lik yap­ma­sı ge­re­kir.

  • Vacip

Farz kadar kesin olmamakla beraber kuvvetli bir delil ile yapılması emredilen şeye denir. Vacip; yapılması istenen işlenmemesi yasak olan ve bu cihed zannî delil ile belli olan bir şeydir. Fıtr sadakası, kurban kesme, vitr ve bayram namazları, namazda Fatiha suresini okumak gibi.

Vacibin Hükmü

Amel noktasında farz gibidir. Terk eden farzı terk edenden daha az bir cezayı hak etmiş olur. Vacip olduğunu inkâr edenin dinden çıktığına hükmedilmez. Böyle kimse sapıklıkta (delalette) kalmış sayılır.

  • Sünnet

Sözlükte iyi ahlak, iyi huy, yol, Allah Teâlâ’nın kanunu, hal ve gidiş, alışılmış yol demektir.

Terim olarak Hz. Peygamber (sav)’den nakledilen söz, fiil ve takrirlerdir.

Farz ve vacipten başka Peygamber (sav)’in ibadet niyetiyle yaptığı şeylerdir.

Üç kısma ayrılır.

  1. Müekked Sünnet

Peygamber (sav)’in çoğu zaman yaptığı, pek az yapmadığı sünnete denir. Hükmü:

Bu sünneti yerine getiren sevap kazanır; terk eden, cezayı hak etmemekle birlikte kınama ve azarlamaya müstehak olur. Sabah, öğle ve akşam namazlarının sünnetleri, abdest alırken ağza su vermek müekked sünnetlerdendir. Bu çeşit sünnete “Sünnet-ül Hüda” da denir.

  1. Gayr-i Müekked Sünnet

Peygamber (sav)’in çok defa yapıp bazen terk ettiği sünnetlerdir. İkindi ve yatsı namazlarının ilk sünnetleri gibi. Gayr-i müekked sünnete müstehap veya mendub isimleri de verilir. Hükmü bu gruba giren sünneti yapan sevap kazanır. Terk eden kınama ve azarlanmaya müstehak olmaz.

  1. Zevaid Sünnet

Peygamber (sav)’in bir insan olması itibariyle yaptığı, Allah Teâlâ’dan bir tebliğ veya Allah’ın dinini açıklama niteliği taşımayan beşeri fiillerdir. Allah Resul’ünün yeme, içme, giyimde izlediği yol gibi.

Hükmü: Mümin Peygamber (sav)’e sevgi, saygı ve bağlılığından dolayı onun gibi yer, içer ve giyinirse sevap kazanır. Bu fiilleri terk eden ise kötü bir davranışta bulunmuş sayılmaz.

  • Müstehap

Sevimli olan, tercih edilen, güzel görülen amel demektir. Peygamber (sav)’in bazen yapıp bazen de yapmadığı şeylere denilir. Bazı nafile namazlar ve oruçlar bu niteliktedir. Sa­bah na­ma­zı­nın, or­ta­lık ay­dın­la­nın­ca­ya ka­dar, sı­cak mev­sim­de öğ­le na­ma­zı­nın se­rin vak­te ka­dar ge­cik­ti­ri­le­rek kı­lın­ma­sı, ak­şam na­ma­zın­da ise ace­le edil­me­si, yi­ne na­maz kı­lar­ken üst el­bi­se­yi açık bu­lun­dur­ma­yıp düğ­me­le­mek gi­bi amel­ler müs­te­ha­ba ör­nek ve­ri­le­bi­lir.

Hükmü: Müstehap olan şeyleri yapan sevap kazanır, yapmayan azarlanmaz.

  • Mübah

Mükellefin yapıp yapmamakta serbest olduğu şeylere denir. Helal, caiz ve mutlak sözcükleri mübahla eş anlamlı olarak kullanılır.

Bir şe­yin mü­bah ve helâl olu­şu şu yol­lar­dan bi­ri­siy­le sa­bit olur:

  1. Helâl ol­du­ğu­na da­ir nass (ayet-ha­dis) bu­lun­ma­sı. Te­miz şey­le­ri yi­yip iç­mek gi­bi.
  2. Gü­nah ol­ma­dı­ğı­nın bil­di­ril­me­si. Nass’lar­da gü­nah, sı­kın­tı ve­ya sa­kın­ca­nın bu­lun­ma­dı­ğı­nın bil­di­ril­me­si, o fi­i­lin helâl ol­du­ğu­nu gös­te­rir.
  3. Emir sîgasının vü­cub de­ğil, mü­bah­lık bil­dir­me­si. Şu ayet bu­na ör­nek ve­ri­le­bi­lir: “Al­lah’ın rız­kın­dan yi­yin, için.”
  4. Bir fi­il­le il­gi­li hiç­bir hük­mün bu­lun­ma­ma­sı. İstishâb de­li­li­ne gö­re, “eş­ya­da ku­ral mü­bah­lık­tır”

Hükmü: Mübahı yapan sevap kazanmaz, yapmayan da günah işlemiş olmaz. Yapılıp yapılmaması eşittir.

  • Haram

Dinimizce yapılması kesin olarak yasaklanan şeylere denir.

Al­lah ve Ra­su­lü­nün bir­ şe­yi ya­sak­la­ma­sı şu tarz­lar­da ola­bi­lir:

  1. Ha­ram­lık laf­zı ile. Kur’an-ı Ke­rim’de şöy­le bu­yu­ru­lur: “Si­ze ana­la­rı­nız, kız­la­rı­nız, kız kar­deş­le­ri­niz… (ile ev­len­me­niz) ha­ram kı­lın­dı.”(Nisa/23)
  2. He­lal­lı­ğın kal­dı­rıl­ma­sı ile. “Bu zevcelerinden sonra başka kadınlar(la evlenmen)de, güzellikleri hoşuna gitse bile, bunları başka kadınlarla değişmen sana helal değildir.”(Ahzab/52)
  3. Ne­hiy sîgası kul­la­nıl­mak­la. “Zi­na­ya yak­laş­ma­yın. Çün­kü o bir hayâsızlıktır/yüz kızartıcı çirkin bir iştir…”(İsra/32)
  4. Fi­il­den sa­kın­ma­yı ifa­de eden bir la­fız­la. “Ey iman eden­ler! Şarap/içki, kumar, (tâzim edilen dikili taşlar, şans (fal) okları (ve zarları) şeytan (ve kötü insan)a ait murdar (pis) işlerdir; artık bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide/90) Bu ayet­te­ki “ka­çı­nın” sö­zü, yak­laş­ma­yı ya­sak­la­ya­rak, bir şe­yin ha­ram ol­du­ğu­nu be­liğ bir us­lup­la be­lir­le­miş­tir.

Haramın Çeşitleri

  1. Biz­zat ha­ram (ha­ram lizatihî): Al­lah ve Ra­su­lü’nün ge­çi­ci ve se­be­be da­ya­lı ol­mak­sı­zın baş­tan iti­ba­ren ve te­mel­den ha­ram kıl­dı­ğı fi­il­dir. Zi­na, hır­sız­lık gibi.

Biz­zat ha­ra­mın hük­mü; fi­i­lin te­mel­den gay­ri meş­ru sa­yıl­ma­sı­dır.

  1. Do­lay­lı ha­ram (ha­ram ligayrihî): Te­mel­de meş­ru ol­du­ğu hal­de, ha­ram kı­lın­ma­sı­nı ge­rek­li kı­lan ge­çi­ci bir du­rum­la bağ­lan­tı­lı olan fi­il­dir. Meselâ; bir ka­dı­nın av­ret ye­ri­ne bak­mak ha­ram­dır, çün­kü zi­na­ya yol aç­ma­sı muh­te­mel­dir. Zi­na ise biz­zat ha­ram­dır.

Do­lay­lı ha­ra­mın hük­mü: Bu çe­şit ha­ram ih­ti­yaç kar­şı­sın­da mü­bah olur.

Haramın hükmü: Haramı işleyenler, Allah’ın gazabına, cehennem azabına uğrarlar. Haramı helal sayanlar dinden çıkar.

  • Mekruh

Sözlükte sevilmeyen, hoş görülmeyen şey demektir. Terim olarak mübah; haram kadar kesin olmamakla beraber dinimizce yapılmaması istenen şeye denir. İşlenmemesi işlenmesinden daha iyi olan şeylerdir.

Mek­ruh tah­ri­men ve ten­zi­hen ol­mak üze­re iki­ye ay­rı­lır:

  • Tahrimen Mekruh (Harama Yakın Mekruh)

Vacip olan şeylerin terk edilmesi, hiçbir sebep yokken bekleyip de güneş batarken ikindi namazı kılmak gibi.

Hükmü: Tahrimen mek­ru­hu iş­le­mek ce­za­yı ge­rek­ti­rir, fa­kat bu­nu inkâr eden din­den çık­maz

  • Tenzihen Mekruh (Helala Yakın Mekruh)

Al­la­hü Teâlâ’nın ve Ra­su­lü’nün koy­du­ğu ya­sa­ğın, ke­sin ve bağ­la­yı­cı ni­te­lik­te ol­ma­ma­sı ha­lidir. Sünnet ve müstehapları yapmamak gibi.

Hükmü: Ten­zi­hen mek­ru­hu iş­le­mek ce­za­yı ve kı­nan­ma­yı ge­rek­tir­mez. İşlemekten sakınanlar ise sevap kazanır.

  • Müfsid

Bir iba­de­ti bo­zan ve­ya bir mu­a­me­le­yi sa­kat­la­tan fi­il ve­ya ek­sik­li­ğe “müf­sid” de­nir. Yani başlanmış olan bir ibadeti bozan şeylerdir. Namaz kılarken konuşmak, oruçluyken bilerek yiyip içmek gibi. Konuşmak namazı, yiyip içmekte orucu bozar.

Hükmü: Özürsüz olarak ve bile bile ibadeti bozmak azabı gerektirir.

 

Kaynaklar:

Feyz’ül Furkan Kur’an-ı Kerim Meali

Hamdi Döndüren/ İslam İlmihali/ Erkam Yayınları

Seyfettin Yazıcı/ Temel Dini Bilgiler/DİB Yayınları

 

Ömer Nasuhi Bilmen/ Büyük İslam İlmihali/ Bilmen Yayınları

A.Hamdi Akseki/ İslam Dini/ DİB Yayınları

  1. Asım Köksal/İslam İlmihali/ Seha Neşriyat