Muhammed Aşkına Ma İç Bu Nev Ayn-ı Safiden

Mehpare Osmanoğlu

Âdem’in toprağına su karıştırılıp balçık haline getirildiği günden beri âşık olduk suya.  Başlangıcımızda su vardı, sonumuzda da su var.  Dünyaya gelirken sevmedik burayı. Ağladık bu yüzden.  Geldiğimiz yer tertemizdi çünkü. Orada günah yoktu. Sadece huzur vardı. Bu soğuk, günahkâr dünyaya ilk adımımızı attığımızda, bizi temizleyen, 9 aylık o uzuun yolculuğun kirini, pasını, tozunu döken bir miktar su, belki biraz da anne sıcaklığı ve nefesiydi. Bir damla ve bir nefes, yaşadığımız o travmayı huzura dönüştürmüştü.  Tüm dünya hayatında da ya bir miktar su veya bir miktar sevgi ile huzura kavuştuk hep. Öyle günahlarla kirlendik ki bizi bir güzel sıcak sularla yıkamadan da geldiğimiz toprağa geri vermediler.

Gazzali insanın görünen (bedeni) yönünü su ve toprağın oluşturduğunu yazmıştı. Hani bir de dörtte üçümüz suydu ya belki de bu yüzden suyu sevmeyen hiç bir toplum yoktu (ortaçağ Avrupa’sının Hristiyanları hariç).

Çadırlarda yaşadığımız o çoook eski dönemlerde de yurt kurmak için öyle böyle değil içimi hoş kaliteli buz gibi dağ sularının olduğu yerleri aradık durduk hep.

Çay Rize’de üretiliyor ama ömrünüzde bir kere dünyanın en lezzetli çayını içmek için üşenmeyip yola çıkabilirseniz eğer Rize’den ilk yaprakların çayını alın, mayıs sonunda bir Ardahan turu yapın. Şehrin çıkış noktalarında, öylesine pervasız akan pınarlar vardır orda. Dağlarda eriyen kar sularını getirir ellerinize bırakır o pınarlar. Yanınızda getirdiğiniz emaye veya alüminyum çaydanlığa doldurun o kar suyunu. Üç iri taşın arasında bir ateş yakın. Sonra demleyin çayınızı. Şehre arkanızı dönün. Karşınızda, uzansanız elinizle tutacak kadar size yakın, parlak ve beyaz bulutlar, önünüzde göz alabildiğine dümdüz ve yemyeşil çayırları göreceksiniz. Elinizde çayınız, siz mavi ile yeşil arasında kaybolurken hele birde derinden gelen saba makamındaki ezan sesini de duyabilirseniz işte o an eminim şunu dersiniz: “Çay budur, huzur da budur…”

İşte bu yüzden bizden şarap eksperi çıkmaz, çıkarsa da araştırın bakın ya bizden değildir ya da üretim hatasıdır. Ama bizden suyun ve çayın eksperi çıkar. Yüz, yüz elli sene önce şehrin her mahallesinde kaliteli içme suları akarken, yine de sakalar kırbalarında Karakulak, Taşdelen, Hamidiye, Çamlıca sularını getirip satarlarmış. Olur da bir saka ( en kaliteli İstanbul suyu olan)  Karakulak suyu diye mahallede bağırırda insanları kandırmaya çalışırsa daha ilk tadımda bizim eksperler: “Oğlum bunun neresi Karakulak sen düpedüz Çamlıca suyunu bize yutturmaya çalışıyorsun” diye tattığı suyun adını söylermiş. Bu yüzden Hac dönüşü Zemzem konulup getirilecek kırbalara giderken yolda içmek için Karakulak konulup götürülürmüş.

Çadırlarımızı güzel pınarların başına kurardık ya. Gün geldi attan indik, çadırdan çıktık.  Yerleşecek yer aradık. İşte o zaman da yine önce o, güzel, içimi hoş, tatlı su başlarını aradık yerleşmek için. O suyu bulduğumuz zaman hemen çeşmesini yaptık. Yanı başına mutlaka bir çınar fidanı diktik.  Çünkü o çınar ağacı ve o çeşme, yerleşeceğimiz köyün meydanını süsleyecekti. O kadar emindik ki o topraklarda o çınar ağacı gibi kalıcı olacağımızdan, çok uzuun yıllarda kök salıp, çok uzuun seneler sonra gölgesinde gölgelenilebilecek çınar ağacını dikmeyi tercih ettik o meydana. Söğütte dikebilirdik.  Çabucak büyür, diken de gölgesinde oturabilirdi. Hatta gölgesinde otururken yanındakilere  “Bu ağacı buraya ben diktim” diye hava da atabilirdi. Ama öyle yapmadılar. Çünkü hiç bir dede o çınar fidanını kendisi için dikmedi. Bizim dedelerimiz arifti.  Çınarın gölgesinde gölgelenmek için ömrünün vefa etmeyeceğini bilerek dikerlerdi. Çünkü bütün fidanlar, torunlar gölgesinde gölgelensin ve bu koyu-serin gölgeyi terk edip başka yerlere gitmesin orada kalıcı olsunlar diye dikildiler.

Biline ki, dedelerimiz Tebriz’den Viyana’ya kadar her nereye çınar diktilerse orası bizimdir ve toprağın altındaki çınarların kökleri bizi gölgelemek üzere toprağı yarıp çıkmak üzeredir.

Vel hâsılı kelam hayatı suyun etrafına kurduk. Önce çeşme, sonra çınar, sonra mutlaka yakınına bir mescit ama ille de namaz vakitlerini beklerken üç-beş kelam etmek için küçük bir kır kahvesi ve meydan. Eğer bir yerde bu beşliyi görürseniz bilin ki ya orası bizimdir ya da oradan biz geçmişizdir.

Bahar geldiğinde Anadolu Kavağı, Çengelköy, Beykoz ve mutlaka bir Emirgan turu yaparsanız,  hala bu muhteşem beşliyi muhafaza eden Boğaz’daki üç-beş yerden en güzellerini görmüş olursunuz. Gerçi bu koca şehir meydanlarını neredeyse yiyip bitirmiş durumda ama yine de çok güzeller.

Bir ikindi vakti gidin Emirgan’a… Hamid-i Evvel Camii’nde kılın namazınızı. Eğer hanımlar bölümünde kılacaksanız biraz daha şanslısınız demektir, zira gelen hükümdarların namaz kılması için özel olarak yapılmış Hünkâr Mahfili denilen bölümde namaz kılma imkânınız da var demektir. Sonra çıkın, eğer yaz mevsimindeyseniz sekiz yüzlü meydan çeşmesinde ellerinizi şöyle bir yıkarken bir yandan da o zerafeti seyredin. Çeşmeyi seyrederken Yesâri hattı ile yazılmış “Muhammed aşkına mâ iç bu nev ayn-ı sâfiden” istifine dalıp gidin. Çeşmeyi yaptıran Sultan Abdülmecit’in sizden arzusudur bu zira. Siz o çeşmeden su içeceksiniz ki Onun ecir defterine bir şeyler yazılsın. Bu yüzden “Muhammed aşkına” demiştir. Ama bir mümin hanımefendinin zerafeti ve edebi o meydanda eğilmeye müsaade etmeyeceğinden, aynı zamanda artık çeşmeden akan su da terkos suyu olduğundan içmek yerine ellerinizi yıkamakla da merhum sultanımızın ecir defterine sevaplar yazılmasına vesile olabilirsiniz.

Sonra geçin yaşlı çınarın altındaki masalardan birine. Güzelim Boğaz manzarasını seyrederken ister çayınızı ister kahvenizi ısmarlayın. İlk yudumlarınızı aldığınızda önce size bu mescit-meydan-çınar-çeşme ve kır kahvesi beşlisinin muhteşem huzurunu öğreten atalarınıza, sonra Fatih’e, birinci Abdülhamid’e, Abdülmecid’e, hatta orayı çok seven ve sık sık gelen dördüncü Murad’a bir Fatiha yollayın. Sonra kendinizi çınar yapraklarının hışırtısına, önünüzdeki deniz dalgalarının kıpırtısına, serin Emirgan rüzgârına bırakın, dalın gidin kendi dünyanıza. Sanırım tam da  böyle bir anda üstad Yahya Kemal aşağıdaki dizeleri  yazma ihtiyacını hissetti her halde:

Sakin Emirgan’ın Çınaraltı’nda kahvesi

Poyraz serinliğindeki yaprakların sesi

Bazen gönül dalar suların musikisine

Bazen Yesâri hatlarının en nefisine…

Ne kadar oturursunuz orda bilmiyorum. Ama kalkarken bir şairimizin şu dizelerine katılacaksınız eminim:

Bir şeyde gözüm yok, kuru bir can kâfi

Hoş-beş edecek ehl-i dil, ihvan kâfi

İkbaline bel bağlamadım dünyanın

İstanbul içinde bir Emirgan kâfi.

 

Açmaz beni, her bahçede neyler meyler,

Haz vermiyor artık olur olmaz şeyler,

Ben uzleti çoktan göze aldım amma

İnsan bu Emirgan’ı nasıl terk eyler…

Dedik ya hayatı suyun etrafına oturttuk diye. Her şeyi de suya göre tanımladık.  Birine adres tarif ederken bile çeşmelerimizi tarifin merkezine oturtmuştuk bir zamanlar:

“Üsküdar’da vapurdan in. Meydan çeşmesini arkana al. Hıh işte, sağdan ikinci sokaktaki kuru çeşmenin karşısındaki konak… ”  🙂

O zamanlar hiç kimse sormazdı; meydan çeşmesi de ne ki, kuru çeşme nasıl olur ki?
Hani şimdi bizim, kıyamete kadar da bizim olasıca güzel Üsküdar’ımızın meydanında artık bir aksesuar gibi duran 3. Ahmet Çeşmesi var ya… Mihrimah’ın tam yanındaki hani. Hah işte o mesela, hem bir meydan çeşmesi hem de sekiz yüzlü bir çeşme. Neden dört yüzlü değil ki derseniz, tam köşelerine yapılan kuzu çeşmeciklerine bakın. Onlar cephe sayısını sekize çıkarır çünkü. Bazen neden bu kadar açıkta ki, bu güzel çeşme, diye düşünür üzülürüm.  Yağmura, kara, rüzgâra rağmen üç yüz yıldır ayakta kalmaya çalışan bir çeşme. Keşke onu billurdan bir muhafazaya alıp bin yıl daha saklayabilsek. Belki rüzgârdan belki yağmurlardan ayna taşındaki ince boyunlu laleler,krizantemler artık eskisi kadar net ve belirgin değiller. Hem İstanbul’da üzerinde kuzu çeşmeciği olan kaç çeşme kaldı ki. Hani tam köşelerinde, kuzuların annelerinden süt emdiği gibi, çocuklarımızı kucağımızda yukarı lülenin hizasına yükseltip onun da ağzını dayayıp kana kana su içtiği çeşmeler vardı ya işte onlar, o kuzu çeşmeleri, o kadar azaldı ki artık.

cesmelerimiz

 

Osmanlı:

Suyu gürül gürül akan çeşmelere:     Horhor Çeşmesi

Suyu azıcık ipil ipil akan çeşmeye:      Çırçır Suyu

Suyu hiç akmayan çeşmeye:      Kuru Çeşme, Sağır Çeşme, Kör Çeşme

Suyu acı olan çeşmeye:      Acı Çeşme

Suyu tatlı olan çeşmeye:      Tatlı su Çeşmesi

Bir duvara bitişik çeşmeye:      Duvar dibi Çeşmesi

Kötü düşük, zeminden aşağıda olan çeşmeye:       Çukur Çeşme dermiş.

 

Hanım Çeşmesi, Kuzu Çeşmesi, Hacı Çeşmesi, Ayrılık Çeşmesi, Sebil Çeşme, Üç Yüzlü Çeşme, Çoban Çeşmesi, Kızlar Çeşmesi, Gelin Çeşmesi, yaptıranın adı ile anılan çeşmeler vs. vs.

Tanımlama bu kadar çok ve net olunca o çeşmeyi bulmamak imkânsız. Çeşmeyi bulunca da adresi bulmamak. Biz sokak ve caddelerimize numara vermedik. Değer verdiğimiz şeylerin isimlerini verdik. Öyle olunca her sokağın bir hikâyesi oldu. Hikâyesi olan şey sizin olur. Çünkü o hikâyeyi siz yazdınız. O hikâye sizin gerideki kökleriniz; çocuklarınız için de dallarınız olacak.  Ama numara verdiğiniz hiç bir sokağın kimliği ve hikâyesi olmayacak. Orada kök de salamayacaksınız demektir. Bu cümlemizde Ankara’ya gitsin. Numaralı sokakları şen olsun.
“3. Ahmed’in”  Üsküdar’daki “Meydan Çeşmesi”nden hani “Kuzu Çeşmeleri” olan “Sekiz yüzlü Çeşmesi”nden hafif sola dönerseniz Mihrimah’ın istinat duvarının altında bir dizi hem “Sıra Çeşmeler veya Sıralı Çeşmeler” hem suyu akmadığı için “Kuru ya da Kör Çeşme hatta Sağır Çeşme”, bir istinat duvarına bitişik olduğu için de “Duvar Dibi Çeşmesi” diye bilinen boynu bükük çeşmeleri görebilirsiniz.  Otobüs duraklarının kenarında, belki de karşısındaki ihtişamlı 3. Ahmet Meydan Çeşmesinden dolayı, yüzlerce kez, yüzüne bile bakmadan yanından geçtiğimiz  “Garip(kimsesiz anlamında) Çeşme” . Eğer Meydan Çeşmesini arkanıza alır ve sahil yolundan Fethi Paşa’ya doğru salınırsanız sağınızda o Garip Çeşme ile aynı vasıflarda ama abidevi bir dizi “Duvar Dibi” ,”Sıralı”, “Kör”, “Sağır”  “Kuru”,”  Serasker Hüseyin Avni Paşa Çeşmesi” ile karşılaşacaksınız. Hüseyin Avni Paşa’nın, Abdülaziz’in öldürülmesine dâhil olduğundan mıdır nedir,  bu kadar abidevi olmasına rağmen soğuk, sessiz, akmayan akıp ta sahibine ecir götürmeyen bir garip çeşme oda. Hatta yanından geçen yol sebebi ile düşük kotta kaldığından şimdilerde bir de “Çukur Çeşme” olmuş artık.

cesmelerimiz-2

 

cesmelerimiz-3

 

Bir bahar günü, aynı yola devam edeyim derseniz, bu yolun sonu Beykoz’daki “On Çeşmelere çıkar ki hala on oluğundan da suyu aktığı için capcanlı bir çeşmedir “İshak Ağa Çeşmesi”. Tek farkla; artık suyu ne buz gibi ne de kaliteli içme suyu niteliğinde.

Bir zamanlar etrafında var olan bütün hareketliliğe, şimdilerde ise ilgisizliğe inat,  öylesine akmaya devam ediyor. Ne koşup oynamış sonrada terli terli gelmiş ağzını oluklarından birine dayamış çocukları var, ne gelip suyundan alan kızları, gelinleri… Ne alnının terini, yüzünü yıkayan delikanlıları, ne abdest alan dedeleri var, ne de uzakta bir köşede yavuklusu su almaya gelir mi acep diye çeşmeyi kesen delikanlılar. . . Kimse atını sulamıyor, kuzularını çeşmeye getirmiyor artık. Yaşlı çınarı çoktan kurumuş, kır kahvesi kapanmış… Sadece meydanı ve hamdolsun mescidi hala var. Hatta yanından yöresinden dikilen genç çınarları büyümeye devam ediyor. Araba yıkamak yerine,  ah bir de suyundan içebileydik… Ama yine de çok güzel, tenimizi değilse de yüreğimizi serinletmeye devam ediyor. Keşke belediyemiz etrafını biraz daha açsa,
yeşillendirse hatta etrafına banklar koysa da hiç değilse o on çeşmeden akan  suyun sesinde, revakların altında oturup Beykoz rüzgarının serinliğinde dinlesek ve dinlensek. . . .

cesmelerimiz-4

 

cesmelerimiz-5

Hikayesi olan şey bizimdir demiştik ya şimdi bitmez tükenmez gerçek-hikayelerimizden birini daha anlatmak istiyorum size.

Hani Üsküdar’da Mihrimah’ın tam karşısında Yeni Cami deyip geçtiğimiz bir camii var ya. İşte o cami  güzeller güzeli bir hanım sultan için yapılmış. Eşi padişah Avcı Mehmed’in çok sevdiği kara kaşlı, kara gözlü, beyaz tenli güzeller güzeli bu sultan ki adı Rabia-Gülnûş imiş bir gün İstanbul içinde bir gezintiye çıkmak istemiş. O zaman bırakın tesettürlü bir şekilde sokağa çıkmak, padişah haremindeki birinin hiçbir yabancı erkek boyunu, endamını dahi göremezmiş. Bu yüzden vâlide sultanımız için harem arabası hazırlanmış. O faytonunun perdesinin arkasından İstanbul’u seyrederek gidedursun, yolu bu günkü Azapkapı’ya düşmüş. Tam Sokullu Mehmed Paşa’nın yaptırdığı camiinin önünden geçiyormuşki oradaki çeşmenin yanında kırık bir su testisinin  başında ağlayan küçük bir kız çocuğu görmüş. Onun göz yaşlarına dayanamayan validecik arabasına çağırtmış, ağlamamasını kırılan testinin parasını vereceğini söylemiş. Ama küçük kız kırdığı testiye değil, evine bir testi suyu bile götüremiyecek kadar beceriksiz oluşuna ağladığını söyler. İşte bu cümle kaderin sırlarından bir sır olur. Çünkü validecik bu cümleyi çok beğenir. Saray ağasını göndererek küçük kızın kimliğini araştır. Öğrenirki o civardaki bir konakta yaşayan, kimi kimsesi olmayan bir garipçiktir. Konak sahibi ile görüşülür, rızası alınır ve küçük kız saraya nakledilir. Rivayet edilir ki validecik bu küçük kızı çok sever ve eğitimi ile özel olarak ilgilenir. Aradan yıllar geçer küçük kız büyür. Validecik onun oğlu sultan 2. Musta için iyi bir eş olacağına karar verir ve oğlu da bunu onaylar. Aradan birkaç yıl daha geçer. Bu arada validecik vefat eder. Üsküdar’daki Camiisinin haziresine defnederler. Ölmeden önce “aman” der kabrimin üzerini kapatmayın rahmet üstüme düşsün. Bu yüzden türbesinin üstüne sadece demir şebekeden bir kubbecik yaparlar. Ve onun hikayesi burda biter. Rahmet yağmurları hâlâ valideciğin üzerine yağmakta. Bizse onun yanından onu hiç farketmeden her gün geçip gitmekteyiz. Saray edebi ve terbiyesi görmemiş olsaydı bir fatiha okumadan yanından geçenlere her hâlde çok kızardı. Ama yine de sitem ediyor olabilir bize. Kim bilir belki de diyor ki “Benim hikayem bitti ama sizin hikâyeniz de bir gün bitecek ve o gün siz benim dünyama geldiğinizde ben de sizin yüzünüze bakmayacağım”.

Valideciğin hikâyesi biter ama küçük kızın hikâyesi devam etmektedir. Adı Saliha olan bu küçük kız bir erkek çocuk dünyaya getirir. Adını Mahmut koyarlar.  Mahmut’un dünyadaki hikâyesinde sultanlık vardır. O sultan olunca Saliha annecik de koskoca devlet-i al-i Osman’a vâlide sultan olur. Bir kırılan testinin kendisini getirdiği noktadaki ibretin farkındadır. Bu yüzden ölmeden son bir arzusu kalmıştır. Kimileri bu arzusunu oğlunun yerine getirdiğini yazdılar.  Çok da önemi yok. Ama o istedi ki tam testiyi kırdığı yere bir çeşme yapılsın ve bir daha küçük kızlar burada testilerini kırıp üzülmesinler. Hatta sebîlinden de isteyen çocuklar istedikleri şerbeti beş kuruş para vermeden içsin yüreğinin yangınları soğusun.

Çağdaş hayatcesmelerimiz-6ın hızı içerisinde bize verilen nimetler için böylesi zarif bir teşekkür tarzı sanki bize çok uzak ama o Azapkapı’daki âbidevi çeşme ile yıkılmadığı sürece bunu hatırlatmaya devam edecek.

Ne olur Eminönü’ne yolunuz düştüğünde vaktiniz varsa bu zarif ninemizi ziyaret edin ve Fatiha’sını başucunda hediye edin. Nasıl? derseniz, sadece Yeni Camii’nin arkasındaki Hatice Tarhan Vâlide Sultan Türbesi’nin içine girmeniz gerekiyor o kadar…

Bizim medeniyetimizde gerçek hikâyeler bitmez. . Bir sonraki yazıda belki başka çeşmelerin hikâyesinde buluşuruz. O zamana kadar ne olur şu aşağıdaki resme bir kez çok dikkatli bakın. Azıcık zorlarsanız o fotoğrafın bir köşesinde ağlayan küçük bir kız çocuğunu görebilirsiniz. Hadi işinizi kolaylaştırayım.   Çeşmenin üç yüz yıl önce yapılmış bir gravüründe belki rahat bulursunuz onu…

 

cesmelerimiz-7

cesmelerimiz-8