Muhallebi Çocuklarına İthaf

ÇOCUKLUK YILLARINI ÖZLEME SENFONİSİ

Televizyon izlemenin bedeli üşütmek olan çağlarda, çocuktuk biz. Her rüzgâr estiğinde dama çıkıp anten düzelten insanların arasında büyüdük. O zamanlar soğuk algınlığı olarak ödediğimiz bedeli şimdilerde bilincimizi kiralamak, kilitlemek ya da kaybetmek olarak ödüyoruz.

Reklâmlarda çıkan sakıza elimizi uzatıp almaya çalışıyorduk. Elimize çarpan televizyonun camını açmanın çareleri arıyorduk. Cosby ailesini izlerken duyduğumuz gülüşmelerin kimlerden geldiğini merak ediyorduk bir zamanlar. Orada birilerinin olduğunu düşünecek kadar tertemizdi idraklerimiz. Erken kalkıp çizgi film izlediğimiz ve sadece bir doz çizgi film alıp sonra da hayatı ve akışını seyrettiğimiz günlerin garantisinde büyümüş çocuklar olarak ne kadar şanslıymışız meğer. İçine biz de karışarak hayatı izleyip birlikte çağlamak zamanla beraber, hayatla homojen, ne güzel bir şeymiş oysa.

Annemiz yemeği nasıl pişirdiğini seyrederdik, arkası yarınlar yerine. Babaannemizin nasıl kazak ördüğünü izlerdik sayısız yarışma programlarını izlemektense. Babamızın kravatını nasıl bağladığını, yazılı kâğıdı tomarlarını nasıl düzenlediğini, nasıl puanlama yaptığını, dolma kaleme nasıl mürekkep doldurduğunu ve tıraş olurken yüzünü nasıl köpürttüğünü izlerdik dikkatle. Biz anne ve babalarımızın güzel yüzlerini sayısız kanallar yerine doya doya seyrederdik. Bütün bunları saatler süren bol renkli diziler yerine takip ederdik. İddia etsem yeridir şimdiki çocuklardan daha çok şey öğrenirdik.

Nisan ayında yağan yağmurların altına yalınayak koşup tüm şifasını saçlarımıza hapsederdik. Yazın çizme kışın terlik giymeye heves ederdik. Hasta da olmazdık öyle her fırsatta. Hasta olan arkadaşımın eczaneden alıp bize gösterdiği ilaçları kıskanırdık. Hasta olsak da biz de ilaç içsek diye özenirdik cahilce.

Oysa şimdi çocuklar ne hayatın seyrine karışıyorlar, ne de büyüklerini ve yaptığı işleri izliyorlar. Hem öğrenmekten hem de dünyanın en müşfik çehrelerini temaşa etmekten mahrum kalıyorlar. Solucan görünce piton görmüş gibi kaçan çocuklara ithafımdır ki, kümeslerde saklambaç oynardık. Kurbağayı muhabir Kermit sananlara naziremdir ki derelerde larva avlardık, kurbağaları tahta üzerine yatırıp fizyolojik incelemeler yapardık. Bayramda kaçan kuzuları yakalayıp mahallenin kahramanları olurduk. Olgunlaşmamış yeşil portakalları alır sopalarla tenis oynardık. Sakin zamanlarda gittiğimiz tertemiz parlayan denizin dibinde oynaşan balıklarla şakalaşırdık. Pabucumuz yırtılana kadar koşar elbiselerimiz güneşte ağarıncaya kadar oyun oynardık.

Ölüm gelmiş cihane baş ağrısı mahane diyen hacı ninenin döktüğü kurşunların cızırtısından korkardık sadece. Bir de Düriye teyzenin guatr ameliyatının izinden. Boynunda kalan izi beklemediğimiz anda açıp bizi ürkütmesine habersiz yakalanırdık. Mahallede işletilen hızara (her çeşit ağaç eşyaların kesildiği yontulduğu atölye) saklanan mahallenin delisini saymasak öyle her şeyden korkan çocuklar değildik. Korkarsak da sahici şeylerden korkardık.

Babamızın ayakkabılarını ellerimizle boyardık. Nasıl da sevgiyle ve kardeşlerimizle bitmez bir yarış içinde. Şimdiki gibi büyük AVM’lerin spotları altında değil cömertçe mahallemize ışıyan güneşin altında kamaşırdı gözlerimiz. Üst üstte dikilmiş binaların akıl erdiremediği mahallemizde, oyuncakçılar yerine berbere manava fırından ekmek almaya giderdik babalarımızla. Hayatı kanatları altında tecrübe ederdik. Yolda giderken ve onun gölgesi üzerimize düşerken dünyanın en mutlu ve güvende çocuğu olurduk.

Kız çocukları olarak yaz tatillerinde dantel örmesini zincir çekmesini kanaviçeden seccade işlemesini etamin kumaşlara nakışlar döşemesini öğrenmeye çalışırdık. Anneannelerimiz biraz boş görse bizi, kızım eller sizi çok ayıplar kız kısmısı boş mu dururmuş hiç derlerdi. İşlediğin bana ise öğrendiğin kendine kızım diye de bir zikir çekerlerdi ton ton ninelerimiz.
Şimdi kuzenlerim büyürken aynı ananem buna benzer şeyler söylemiyor nedense. Büyüklerimizin söylenmelerini bile pes ettiren görsel hayat, kınamaları da boncuk gibi dizdi boğazlarımıza.

Konuyu dağıtmanın bir gereği yok şimdi biliyorum. Ne diyordum? Dolu dolu yaşanmış yorgun çocukluğumun tüm anıları, tüm keşiflerim, tüm yaralarım, kanayan dizlerimin sızısı, tüm doğal oyunlarım, her ayın on beşinde babamın ısmarladığı muhallebilerin tadı da dâhil hepsi bütün hatıralarımın neşesi muhallebi çocuklarına canıma değsin kabilinden ithafımdır.

Betül Şatır