Mesnevi Penceresinden Hikayelerle İrade Eğitimi -2

unnamed

HZ. ALİ’NİN İHLÂSI

Hz. Ali savaş sırasında, altına aldığı bir düşmanı öldürmek üzereydi. Tam o sırada, düşmanı yüzüne tükürdü. Bunun üzerine Hz. Ali düşmanını bıraktı, öldürmekten vazgeçti. Ayağa kalktı. Düşmanına, ”Seni bağışlıyorum,  serbestsin”  dedi.  Düşmanı olan savaşçı bu duruma şaşırarak, ”Beni öldürmekten seni vazgeçiren sebep nedir?” dedi. Hz. Ali şöyle cevap verdi: ”Kılıcımı Allah yolunda ve O’nun rızası için kullanırım. Nefsim için değil. Sen savaşırken yüzüme tükürünce,  nefsime ağır geldi.  Sana kızdım.  O kızgınlıkla seni öldürseydim,  nefsimin intikamını almış olacaktım. Allah için öldürmüş olmayacaktım.” Hz. Ali’nin düşmanı bu sözleri duyunca gönlünde Hakk’ın nuru parladı ve imana geldi. Bu olay üzerine, o yiğidin kabilesinden elli kadar kişi de Müslüman oldu. Bu asil ve ince davranış, insanları İslâm’la şereflendirdi.

***

İhlâs ve sevgi kılıcı, çelik kılıçtan daha keskindir. Orduları dize getirir. Peygamber Efendimiz buyuruyor: ”Kim Allah için sever, Allah için öfkelenir, Allah için verir, Allah için vermezse, şüphe yok ki, o müminin imanı kemal bulmuştur” (Feyzü’l-Kadîr, 4/29).

FİL YAVRULARI

Hindistanlı akıllı ve bilgili bir kişi vardı. Bir gün dostlarından iki üç kişinin uzak bir diyardan geldiklerini, aç ve çıplak perişan bir halde olduklarını görerek, onlara acıyıp nasihat etti:

– “Biliyorum son derece aç ve çok perişan bir haldesiniz. Çektiğiniz açlık belasından dolayı Kerbela çölüne düşmüş gibisiniz. Birçok dert ve sıkıntı çektiğiniz belli. Fakat beni çok iyi dinlemenizi istiyorum. Şimdi bundan sonra gideceğiniz yolda filler var. Onlara rastlayınca; son derece semiz ve güçsüz olan fil yavrularını avlamak istersiniz. Bu size çok kolay ve cazip gelir. Fakat unutmayın ki anneleri pusuda onları beklemektedir. Yavrusu kaybolunca kilometrelerce yol yürüyerek yavrusunu arar ve durmadan ağlayıp inler. Hortumundan alevler saçarak, dumanlar çıkarır. Yavrularına çok düşkündür filler. Sakın ola ki fil yavrularını avlayıp yemeyin, açlıktan ölseniz de bunu yapmayın. Çünkü nereye giderseniz gidin; ana, fil yavrusunun kokusunu takip ederek sizi bulur.” dedi.

Sonra şöyle devam etti:

– “Eğer bu öğüdümü tutarsanız başınızı beladan kurtarmış olursunuz. Otlara, yapraklara, yabani meyvelere razı olun. Sakın nefsinize uyup fil yavrularına tamah etmeyin, onları avlamayın.

Ben size gerekeni, icap edeni söyledim günah benden gitti. Benim bu söylediklerime uyan ancak sonunda bir zarar görmez, kurtulur. Haydi, size uğurlar olsun, selametle gidin…”

Bu yolcular yollarına devam ederlerken, yiyecekleri bitti. Kıtlığa düştüler. Dayanılmaz halde acıktılar. Açlıkları, susuzlukları her an artıyor, dayanılmaz hale geliyordu. Tam bu sırada, yeni doğmuş semiz, nazik, iştah açıcı bir fil yavrusu gördüler. Adeta aç kurtlar gibi fil yavrusunun başına üşüşerek, onu kesip yemek istediler. Onlardan biri kendilerine söylenenleri onlara hatırlattı. Fakat kimseye dinletemedi.

Arkadaşları fil yavrusunu kestikten sonra güzelce kebap edip yediler. Ona da ikram edip:

– “Bırak bu boş sözleri de gel karnını doyur, bak ne kadar nefis et.” dediler.

Fakat bütün bu ısrarlara rağmen o akıllı kişi, fil yavrusunun etinden yemedi. Karınlarını fil yavrusunun etiyle tıka basa doyuranlar, biraz sonra yatıp derin bir uykuya vardılar.

Fil yavrusunun etinden yemeyen ise açlıktan uyuyamadı, dolaşıp duruyordu.

Aradan bir müddet geçtikten sonra kızgın bir fil çıkıp geldi önce o uyanık adamın yanına gelip korkudan titreyen, ecel terleri döken adamın ağzını üç kere kokladı, fakat yavrusunun kokusunu alamadı. Adamın etrafından birkaç kere kızgın kızgın dolaşıp durduktan sonra adama dokunmadan çekip gitti. Uyuyanların yanına varıp ağızlarını kokladı. Kimden yavrusunun etinin kokusunu aldıysa onu havaya kaldırarak yere vurup parçaladı.

YEMİNİN BEDELİ

Dervişin biri dağa çekilmiş, sadece ibadetle meşgul olurdu. Yalnızlık, onun en yakın dostuydu. Allah tarafından ihsan edilen manevi nimetler içerisindeydi. Dağda çeşitli meyve ağaçları vardı. Meyvelerle besleniyordu.

Bir gün kendi kendine söz vererek, ”Bu meyveleri dalından koparmayacağım. Rüzgârdan veya kendiliğinden düşen meyveleri yiyeceğim” dedi. İmtihan vakti gelinceye kadar, derviş sözüne sadık kaldı. Bir ara rüzgâr, tam beş gün armut düşürmedi. Armutlar ağaca çakılmıştı sanki. Dervişin açlıktan ateşi çıktı, sabrı kalmadı. Rüzgâr bir ağacın dalındaki meyveleri âdeta ağzına sokarcasına eğiyordu. Derviş sabretti. Elini uzatmadı. Fakat gözünü dalda nazlı nazlı sallanan armutlardan alamadı. Rüzgâr bir daha dalı eğdiğinde dayanamadı. Açlığın verdiği ıstırapla, armutları koparıp yedi. Kendi kendine vermiş olduğu sözden döndü.

Biraz sonra bulunduğu yere, yirmi-otuz kadar hırsız geldi. Çaldıkları malları paylaşmaya başladılar. Eşyaları paylaşırken sultanın adamları baskın yapıp, suçüstü hırsızları yakaladı. Dervişi de onlardan sanarak birlikte götürdüler. Orada yakalanan hırsızların hepsinin sol ayakları ile sağ ellerini kestiler. Dervişin de sağ elini kestiler. Sol ayağını kesecekleri sırada derviş Allah’a iltica etti ve ”Allah’ım, elim yeminime sadık olmadı. Meyve kopardığı için kesilmeyi hak etti. Ayağımın ne suçu var?” dedi. Bunun üzerine bir atlı hızla gelerek cellâda seslendi: ”Ey köpek! Yaptığın işe bak. Bu zat Allah’ın seçkin kullarından filan zattır” dedi. Cellât bir anda ne yapacağını şaşırdı. Çok üzüldü. Yapılan yanlışlığı gidip komutana haber verdi. Komutan, yalınayak koşarak geldi. Dervişin sağlam eline yapışarak, ”Allah şahidimdir ki, kim olduğunu bilmiyordum. Yaptığım bu çirkin işten dolayı bizi affet. Hakkını helâl et” dedi. Derviş komutana, ”Ben günahımı da başıma gelen bu işin sebebini de biliyorum. Sözümden döndüğüm için, Allah’ın adaleti elimi aldı. Onun hükmüne elim, ayağım, içim, dışım, her şeyim feda olsun. Sen üzülme. Bu benim kaderim. Senin bir suçun yok. Hakkımı sana helâl ediyorum” dedi. O günden sonra dervişin adı, halk arasında ”eli kesilen şeyh” olarak anılmaya başladı. Kendisine otlardan, sazlardan bir kulübe yaptı. Başına gelene sabrederek, orada rabbini zikretmeye devam etti. Sepet örerek geçimini sağladı.

Bir gün bir seveni habersizce ziyaretine geldiğinde, şeyhi iki eliyle sepet örerken gördü. Şeyh kaşlarını çatarak, ”Neden yanıma gelirken seslenip izin almadın? Sırrıma vâkıf oldun” diyerek çıkıştı. Adam özür beyan ederek, ”Sizi çok sevdiğim ve özlediğim için böyle davrandım. Kötü bir niyetim yoktu” dedi. Şeyh gülümseyerek, ”Peki, öyleyse gel. Fakat bu sırrı kimseye söyleme. Benim iki elimle sepet ördüğümü kimse bilmesin” dedi. Bir müddet sonra başkaları da kulübenin penceresinden bakıp, şeyhin iki elle sepet ördüğünü gördüler. Sağda solda anlatmaya başladılar.

Şeyh kerametinin halk arasında yayılmasına çok üzüldü. ”Yarabbi! Ben bunu gizlemeye çalıştım. Sen açığa çıkardın. Hikmetini sen bilirsin” diye dua etti. Bunun üzerine kendisine Cenab-ı Hak’tan şöyle ilham geldi: ”Elin kesildiğinde sana inanmayanlar, Hak yolunda gösterişçi ve riyakâr olduğu için, Allah onu insanlara rezil etti’ dediler. İnsanların seni inkâr ederek veya hakkında kötü zanna kapılarak gazabıma uğramalarını istemedim. Senin bu halini onlara göstererek, utanmalarını ve dedikoduyu bırakmalarını istedim.”