Mesnevi Hikayelerinde Tasavvuf

Tarihin ilk zamanlarından bu yana, insanlığın iletişiminde hikâye önemli bir yere sahip olmuştur. Yaşanmışlıklar, tecrübeler hikâyeleri oluşturmuş, sonrakilere yol göstermiştir. Birçok kişinin ve topluluğun hayatını, öğrendikleri hikâyeler yönlendirmiştir. Hikâyelerden dersler çıkarılmış, zaman zaman öğrenmek için, zaman zaman gülmek için hikâyeler aracı olmuştur.

Bu yönleriyle hikâyeler eğitimde vazgeçilmez bir rol oynarlar.

Eğitim, her şeyden önce farkındalık, duyarlılık, sevecenlik, nezaket, hoşgörü, anlayış ve sevgi gibi duygusal dönüşümleri kazandırma amacına dönük olmalıdır. Bu bağlamda hikâye, insanların içinde yaşadıkları hayata ve kendilerine bakabilecekleri bir aynadır. Bu nedenle eğitim bir bakıma hikâye anlatma ve anlama sanatıdır.

Hikâyeler ahlakî, felsefî ve dini mesajları iletmenin uygun araçlarıdır. Bunlar insana, üyesi olduğu dinî çevrede ne şekilde davranması gerektiği yönünde somut bilgiler verir. Hangi modeli kendine rehber olarak alacağını gösterir. (Hz. Ali’nin kahramanlık hikâyeleri) Kuran-ı Kerim’deki kıssalar da bu amaca hizmet eder. Yusuf(as) kıssasında O’nun serüvenini okurken çoğumuzun yaşadığı veya yaşayabileceği duygu, düşünce ve davranışlarla karşılaşırız ve bunlardan ders alırız.

Peygamberimizin(sav)bazı hadisleri de hikâye şeklindedir. Yüz kişiyi öldürüp pişman olan adamın hikâyesinde çevrenin insan üzerindeki etkisi, tövbe, melekler ve Allah’ın rahmetinin genişliğine dair pek çok ipucu buluruz.

Hikâyelerin bu özelliğinin şuurunda olan Hz. Mevlana, bunu büyük eseri Mesnevi’de çok ustaca kullanmış, meramını eserine serpiştirdiği hikâyeler üzerinden anlatmıştır. Mesnevi’nin en zengin malzemesi, hikâyelerdir.

Hz. Mevlana, hikâyenin izahını şöyle yapıyor: “ Kardeşim, hikâye ölçeğe benzer, mana da içindeki tanedir. Akıllı kişi, mana tanesini alır, ölçeğe bakmaz. Aziz dost! Mum ile pervanenin başından geçenleri uydurulan hikâyeleri dinle de, sen söylenenlerin ötesine geç, manasını anla! Aslında bunlar arasında bir söz yok, macera yok ama sözün sırrı var, manası var. Sen kendine gel de yükseklerde uç! Mana yönüne var, baykuş gibi aşağılarda uçma.”

Nureddin Topçu’nun ifadesiyle “ Mevlana’nın dini tecrübeyi bütün derinliği ile yaşamış bir mutasavvıf olduğunu düşünmek, onu gerçek çehresi ile tanımak olacaktır. Tasavvuf, esasında bir ahlâki temizlenme yoludur. Bu temizlenme işi, insan olan varlığımızdan hareket ederek Allah’a kadar götüren bir yolculuğun sonucudur. Bu yolculuk, sonu olan varlığın daha yaşarken sonsuzluğa atlayışıdır; fenadan bekaya sıçrayışıdır.”

Can gözü açılan insan, her şeyde Allah’ı görür. O bir sır değil, bir irfandır, aşkın bahşişidir. Sarhoş nasıl dünyayı bizden başka görüyorsa sofi de aşkın verdiği sarhoşlukla âlemi bizden başka türlü görür. Onu aslı ile hakikati ile görür; âlemin Allah’tan ibaret olduğunu anlar. Yaratıcıyı yaratıktan ayırmak, bir olanı iki görmek, Hz. Mevlana’nın ifadesiyle, şaşılıktır.  Bunu, “Usta ve Şaşı Çırak” hikâyesinde şöyle anlatır:

Bir ustanın, şaşı bir çırağı vardı Usta bir gün çırağından, içerideki depoya gidip raftaki şişeyi getirmesini istedi Şaşı çırak depoya gitti Rafa baktığında iki şişe olduğunu gördü Dönüp ustasına gelerek,”Usta rafta iki şişe var Hangisini getireyim?” diye sordu Usta da, ”Oğlum, o rafta bir şişe var Şaşılığı bırak O bir şişeyi al gel.” dedi

Çırak itiraz etti ”Ustacığım beni azarlama Ben o rafta iki şişe gördüm Hangisini istiyorsan söyle getireyim” Çocuğa laf anlatamayacağını anlayan usta, ”O zaman o iki şişeden birini kır, diğerini getir.” dedi

Çırak gitti, şişenin birini yere vurup parçalayınca iki şişenin de gözden kaybolduğunu fark etti
Hz. Mevlana’ya göre Allah’ı dışarıda aramak hatadır, şaşkınlıktır, körlüktür. O’nu kendinde ararsan bulursun. “Dost varlığının sana açılıp aydınlanmasını istiyorsan kendi özünün içine gir. Kabuğunu del. Dost öyle bir zattır ki O’nu kat kat örtüler örtmüştür. O, kendi varlığına gark olmuş, iki cihan da O’nda gark olmuştur.” der ve aşağıdaki hikâye ile bu manayı gönüllere nakşeder.

Bir zamanlar Bağdat’ta yaşayan bir adam vardı. Bu adam günün birinde büyük bir mirasa kondu. Hiçbir çaba harcamadan kazandığı parayı har vurup harman savurdu. Sonunda parasız pulsuz kalakaldı. “Allah’ım bana para verdin, mal mülk verdin bense hiç kıymetini bilemedim. Bana bir geçim yolu göster.”diye yalvarmaya başladı.

Tam o gece bir rüya gördü; rüyasında kendisine Mısır’a gitmesi gerektiği, orada bir define bulacağı anlatıldı. Adam büyük bir sevinçle yollara düştü. Uzun ve yorucu bir yolculuktan çaresi kalmadı. Gece olmasını bekledi ve karanlığa sığınıp dilenmeye başladı.

O sıralarda hırsızlık çok yaygın olduğu için Mısır Halifesi “Gece karanlığında kimi sokakta görürseniz mutlaka cezalandırın, sakın acımayın.” diye ferman çıkarmıştı. Bundan haberi olmayan Bağdatlı, gece yarısı bekçiye yakalandı. Dayak yemeğe başlayınca neden bu kadar dövüldüğünü bekçiye sordu. Bekçi, hem kıyafetinden hem de konuşmasından adamın buralardan olmadığına kanaat getirerek “ Söyle bakalım sen nerelisin, nereden gelip nereye gidersin?” dedi. Adam yaşadıklarını ve gördüğü rüyayı bekçiye bir bir anlattı.

Bekçi, adamın rüyasını dinledi sonra da gülmeye başladı. “ Sen bu rüyaya kapılıp buralara kadar gelmişsin, anlaşılan akılsızın birisin. Ben yıllardan beri aynı rüyayı görürüm. Bağdat’ta, falan mahallede, filan evin bahçesinde bir define var, git onu al, derler de ben dinlemem. Benim aklım başımda senin gibi aptal birisi değilim.” dedi.

Adam bir anda yediği dayağın etkisini unuttu, bekçinin söylediği adres kendi evi çıkmıştı. İçinden Allah’a şükretti ve tekrar gerisin geriye memleketine döndü, bahçesindeki defineyi buldu.

Hz. Mevlana, hikâyenin sonunda şunları söyler: “Hakk’ı arayan kişi, uzun mana yolları aldıktan, çok engeller aştıktan sonra Cenab-ı Hakk, onunla beraber olduğunu ona hissettirdi. Bu hakikatleri anladıktan sonra Hakk yolcuları der ki “Bu beraberliği bilseydim hiç arar mıydım, hiç sağa sola başvurur muydum?”

Damla, deryadan haber verirmiş. Mesnevi’deki diğer hikâyeler de yukarıda zikredilenler gibi içleri mana incileriyle dolu sedeflere benzer. Bu manalara herkes nasibince, kabiliyetince vakıf olacak. Hz. Mevlana’yı anlayışın sırrını yine ondan öğrenelim: “Beni anlamak istersen, benim gibi olmalısın.”

 

KAYNAKLAR:

1-Mesnevi Hikâyeleri, Şefik Can, Ötüken Neşriyat

2- Mevlana ve Tasavvuf, Nureddin Topçu, Dergâh Yayınları

3-Eğitim Hikâyedir, Prof. Dr. Ayhan Aydın, Pegem Akademi

 

Betül Meral DURAK