Mehmed Zahid KOTKU (Rh.a.)

Prof. Dr. M. Es’ad Coşan(Rha)

 

Bir talebenin hocasını sevmesi ve sayması, dinimizin üzerinde çok durduğu bir edeptir.

İlimlerin en yükseği Allahu Teâla hazretlerini bilme, O’nun sevgili kulu olabilme yollarını gösteren ilimdir. Şüphesiz ki tasavvuf ilmi de ilimlerin en yükseği durumundadır. Bunları öğreten bir ehliyetli, salahiyetli, hakiki mürşit, gerçekten ne kadar hürmet edilse, ne kadar anılsa, ne kadar sayılsa sevilse az gelecek bir müstesna mevkidedir.

Sâlih kimseleri, Allah’ın sevdiği kimseleri anmak Kur’an-ı Kerim’in edebidir.

Hocamız Mehmed Zahid-i Bursevi hazretleri, böyle şahsiyetlerin en büyüklerinden biridir.

Hocamız hakiki bir sâlih kuldur, hakiki bir velidir, hakiki bir mübarek şahsiyettir.

Hocamızın asıl şeyhi Ömer Ziyaüddin-i Dağıstani hazretleridir. Hocamız da zaten Dağıstan’dan gelme bir seyyiddir. Dedesi oradan gelmiştir ve Bursa’ya yerleşmişlerdir. Onun için, Hocamız da Muhammed Zahid-i Bursevi diye tanınıyor.

Hocamız 1315 Hicri-Kameri yılında (1897 Miladi) doğmuştur. Bursa’da tahsilini tamamlamış, Rüşdiye’ye gitmiştir. Bir ara teknik bir eğitim görecekken, harpler çıkması dolayısıyla muhtelif yerlerde askerlik yapmıştır. Kudüs’te, Çanakkale’de bulunmuştur.

Hocamız tarikattaki eğitimini, tasavvuf eğitimini Abdülaziz Efendi ve Hasib Efendi ile beraber Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi hazretlerinde tamamlamış ve icazeti ondan almıştır.

Hocamız 1952 yılı Aralığında makama geçmiştir, postnişin olmuştur.

İlk önce bulvar üzerinde bir camide vazife gördü. O cami Ümmügülsüm Camii idi. 1958 tarihinde, vazifesi İskenderpaşa Camii’ne nakloldu.

Bizim geleneksel Nakşi an’anesine uygun olarak, Müslümanların her şeyiyle ilgilenmiştir. Mesela, Türkiye’nin en büyük motor fabrikası olan Gümüş Motor Fabrika’sını kuran, kurduran odur.

Çok sevgi ve saygı uyandıran bir hali vardı. Hafızası müthiş kuvvetli idi. Kendisi hafızdı.

Ankara’ya geldiği zaman Cuma namazına gittik, Etlik’te bir camide Cuma namazı kıldık. Akşamleyin Tandoğan Meydanı’nda bir arkadaşın evinde yatsıdan sonra oturduk. Hocamız; “Cuma hutbesinde hoca ne söyledi?” diye sordu. Hepimiz Hocamız’la beraber Cuma namazı kılmaya gitmiştik. Hiçbirimiz hatırlayamadık. Cuma hutbesini anlatamadık. Hocamız bir başladı, başından sonuna kadar teyp gibi, gayet güzel anlattı.

Hutbeleri son derece celalli olurdu. Çok nefis hutbeleri olurdu ve kâğıt kullanmazdı.

Kendisi fevkalade mütevazı bir insandı. Kendisine bir tavır, eda, bir poz, bir makam vermezdi. Çok yumuşak bir tarzda, “Ben aciz kardeşiniz…” diye hitap ederdi.

Arkadaşların birisine hitabı neyse, aynen onu kullanırdı.

Birisini ele aldı mı bırakmazdı.

Son derece vefalı bir kimse idi. İhvanı ve ihvanın özel meselelerini çok iyi takip ederdi.

Maraş’ta bir olay olmuşsa, bana İstanbul’dan telefon ederdi.

“Esad git Maraş’a!.. Filanca kimse vefat etmiş, başsağlığı dileyiver.” derdi.

Hocamız, ziyaretlere çok önem verirdi.

Bizim bir imam kardeşimizle, müezzin kardeşimizin bir camide ihtilafı olmuş. Gelmişler; “Efendim, bunlar biraz çekişiyorlar, ne tavsiye edersiniz?” demişler. Kısaca; “Dervişliği tavsiye ederim .” demiş.

Yine bir imam; “Efendim, televizyon olsa evde, ne mânii vardır? Düğmesi yok mu düğmesini çeviririz, istemediğimiz sahneyi kapatırız.” demiş.

O zaman Hocamız celallenmiş, şöyle doğrulmuş aslan gibi; “Onu yapmak için evliya olmak lazım!” demiş, bir azarlamış.

Gece ve sabah ibadetlerine çok riayet ederdi. Geceleyin seher vaktinde mutlaka uyanıktı. Ayrıca, sabah namazından sonra işrak vaktine kadar camide bulunma sünnetini de, ben Hocam’dan öğrendim. O zamana kadar başkasında görmemiştim.

Evde latifeci bir insandı. Sofrasında ekseriyetle misafir olurdu.

Verdiği zaman çok fazla verirdi. Verdi mi ihya ederdi. Peygamber Efendimiz’in de öyle olduğunu biliyoruz.

Gönüllere ve rüyalara tasarrufu vardı.

Bir şey bilmiyormuş gibi davranırdı. Ümmi gibi davranırdı ama öyle değildi.

Hocamız’dan gördüğümüz en büyük edep, tasavvuf konusundaki en bariz hakikat, tasavvufun Kur’an-ı Kerim’e, sünnet-i seniyeye uygunluğudur.

Elhamdülillah, Hocamız’dan hakiki bir velinin nasıl olduğunu gördük. Gerçek tasavvufun nasıl bir yol olduğunu gördük. Hani Yunus Emre’nin,

Dervişlik olaydı tac ile hırka,

Alırdık biz dahi otuza kırka.

 

dediği gibi; bu işin şekil olmadığını, öz olduğunu, insanın kalbiyle ilgili bir mesele olduğunu ama bunun da çok sağlam bir şekilde şeraitin ilimlerine dayandığını, şeraitin dışında tasavvufun olmadığını, takvaya dayalı bir yol olduğunu ve insanın iç alemini güzelleştirerek, gerçek bir veli olabileceğini öğrenmiş olduk.

 

 

*Mehmet Zahid Kotku kitabından derlenmiştir.