Medeniyetler Şehri Mardin

MARDİN gezimiz, güneydoğu gezileri arasında en muhteşem geziydi.

Sabah erken kalkıp Mardin yollarına düştük.  Diyarbakır üstünden Mardin’e geldik. Bir buçuk- iki saate yakın sürdü. Mardin’e gelir gelmez hava değişti. Karayolları misafirhanesine eşyalarımızı bırakarak bize rehberlik yapacak Fırat Bey’i aradık. Başladık Mardin yolculuğumuza.

Bize mihmandarlık yapan Fırat Bey’e minnettarlığımızı yazmadan geçemeyeceğim.  Kadınlara karşı, bu, nasıl bir sabır ve tahammül gücü?

“Bismillah!” deyip soluğu Kasımiye Medresesi’nde aldık. O nasıl bir ihtişam! Mezopotamya’yı tepeden seyrediyorsunuz. Zaten Eski Mardin dedikleri kısımdan her taraf Mezopotamya’ya bakıyor.   Kasımiye Medresesi kesme taştan yapılmış, medrese ve camisiyle külliye gibi. En çok dikkatimi çeken şey, ortasından akan çeşme ve duvardaki kan. Söylenenlere göre şehit kanıymış ve yüzyıllardır duvardan lekesi çıkmıyormuş.  Çeşmelerdeki değişik mantığı daha sonra açıklayacağım. Şu topraklardaki medreselerde hatta manastırlarda da aynı mantığı gördük.

Neyse, Kasımiye Medresesi’nden mest olmuş bir şekilde ayrıldık. Fırat Bey; bizi, Eski Mardin’i kuşbakışı görebileceğimiz bir tepeye götürdü. Taştan evler, farklı mimari, tuhaf şekilde insana huzur veren bir hava…

2Manzarada güzel güzel resim çektikten ve kaçak çayla demlenmiş, lezzetli çaylarımızı yudumladıktan sonra yolumuza devam ettik. Ulu Cami’ye giderken Fırat Bey durdu; “Hemen sağ tarafta, bir sahabe-i kiram var.” dedi. Bu bölgede epey sahabe kabr-i şerifİ var. Taaa Halid-i Velid zamanında gelmiş birçoğu. Buralarda şehit olmuşlar.

Ulu Cami’ye geldiğimizde tam öğle namazı vaktiydi. Namazlarımızı burada kıldık. Çok muazzam, taştan bir yapı… Mardin’in en eski camisi… Çevresindeki kapalı çarşılarla, kapalı bir kutu içindeki mücevher gibi duruyor.

Camiden sonra Fırat kardeş; bizi, Mezopotamya topraklarını ve Mardin’i çok güzel göreceğimiz bir çay bahçesine götürdü. Çaylarımızı yudumlarken enfes manzara karşısında tarifsiz duygular içindeydik. Büyülenmiş gibiydik.

Soluğu Daruzzaferan Manastırı’nda aldık. Mardin’e 4 km. uzaklıkta… Süryani Kadim Cemaati’ne ait…  Halen kullanılıyor. Tertemiz ve bakımlı, taştan bir yapı. Milattan önce güneş tapınağı olarak kullanılmış. Bir ara kale olarak da kullanılmış. 15.yy’da yetiştirilen safrandan dolayı Zafaran ismini almış.

3Manastırdan Nusaybin yoluna girdik. Suriye’ye doğru yola çıktık. Pasaportlarımız yanımızda olsa geçerdik de. Nusaybin yolunda Dara Köyü var. Burada Dara Harabeleri bulunuyor. Enteresan bir yer… Koca bir tepenin altındaymış, oyularak çıkartılmış bu yerleşim alanı. Sarnıçlar, yeraltı zindan yolları, kendini hayretle seyrettiriyor.

Dara’dan Nusaybin’e yöneldik. Nusaybin’den Suriye o kadar yakın ki… Yolda ara ara zırhlı araçlar gördük. Buralar için normalmiş. Suriye sınırına epeyce yaklaştık. Suriye topraklarının ışıkları görülüyor rahatlıkla. Eee, tabii, adı üstünde sınır. Hatta mayınlı bölgeleri de gördük. Zaten çok merak ediyordum. Burada bir hayli kaçak mal varmış söylediklerine göre. “Gelmişken özellikle çay alın.” denildi. Elektronik eşya, oyuncak,  parfüm vs. her şey var. Biz, fazla takılmadık bunlara. Nusaybin’de bize Serdar Bey ve eşi Yasemin Hanım eşlik etti. Şirin ve hoş bir aile… Allah, ortak paydaları olduktan sonra muhakkak birilerini gönderiyor yardıma.

Nusaybin’de Zeynel Abidin’in türbe ve camisi vardı. Allah razı olsun, bizi ağırlayan Yasemin Hanım hatırlattı ve götürdü. Ziyaretimizi yaptık, artık akşam olmak üzereydi. Fakat Nusaybinli dostlarımız bizi Beyaz Su denilen bir yere çıkartmak istediler. Bizler de kırmadık ve peşlerine takıldık. Aman Allah’ım nasıl bir yer burası! Şakır şakır akan suların içinde divanlar kurulmuş. Ayaklarınızı suya sokabiliyorsunuz. Suların içinde yemek yiyorsunuz. Karşınızda kavaklar sıra sıra… Suya soktuğunuz ayaklarınızı, çok geçmeden çıkartıyorsunuz. Su çok soğuk, rahat karpuz çatlatır. Kebaplarımızı yerken ayrı bir keyif aldık. Akşam namazlarımızı kılıp Mardin yoluna koyulduk. Aklıma yolda buralarda olan olaylar geldi. İçimizde ne korku ne tedirginlik var. Buralarda milyonlarca insan yaşıyor. Asıl dert onların…

Mardin, gece daha muhteşem oluyor. O nasıl bir manzara! Uzaktan pırlanta gibi parlıyor.  Yaklaştıkça artan pırıltılar gözleri kamaştırıyor. Misafirhaneye kendimi attıktan sonra sabah nasıl oldu hatırlamıyorum.

Son günümüz geldi çattı. Hepimiz, “Birkaç gün daha olsaydı!” demeye başladık.  Beş gündür birlikteyiz ve herkes birbirinden hoşnut elhamdülillah. Gerçekten “Yolculukta insan daha iyi tanınır. ”diye boşuna dememişler.  Yolda başınıza her şey gelebilir ve verdiğiniz tepkiler anında karakterinizi ortaya çıkartabilir.

Allah için, ekibimiz nadide ve çok değerli insanlardan oluşuyordu. Yanlarındayken huzur duyduğum, derdi anında anlayan, akıllı başlı, verici dostlarım…

Son günümüze, Eski Mardin’de kahvaltıyla başladık. Sonrası, Ulu Camii etrafındaki esnafla muhatap olmayla geçti desem abartmış olmam. Mardin’de gümüş ön planda… Ama siz siz olun, gümüş alacaksanız Midyat’tan alın. Orada daha uygun, asıl merkezi Midyat’mış zaten. Mardin’de kavak ağacı ipinden yapılmış lifler var. Doğal ve ıslak kalsa bile kokmayan bu liflerden bolca aldık. Tabii badem şekerlerini ve Mardin’e has leblebileri söylemeden geçemeyeceğim. Burası İstanbul’a göre daha uygun… Hayat daha ucuz… Keşke buradaki kardeşlerimiz, buralarda iş imkânına sahip olsa da memleketlerini bırakmasalar.

Bu bölgede, kimse alınmasın, Mardin insanını çok sevdim. Samimi, güvenilir, içten, daha konuşulabilir geldi. Milliyetçilik duyguları ön planda değil. Yan şehirlerde milliyetçilik hat safhalarda. Bir lokantaya giriyoruz, yemek veya tatlı yiyoruz, yabancı olduğumuzu anladıklarında “Bizim ikramımız olsun.” diyorlar. Böyle bir şey İstanbul’da söz konusu bile olamaz.

Ben seviyorum bu toprakları… Karadeniz’de doğa güzellikleri, deniz ve yeşil harika… Bu kısımlarda da medeniyet beşiği, verimli topraklarıyla Mezopotamya ön planda… Her taraftan medeniyet tarihi fışkırıyor.

 

Tülay Arsal