Mavinin Öyküsü

deniz

MAVİNİN SANCISI

Kalemim ve kağıdım bir hazırlık içredir.
Mavinin sonu gelmez öyküsüne gebedir.

Deniz yoldaş olurken kelamıma huzurda
Huzuru kucaklarım mavinin sancısında.

Sancıların ardından gelir hep güzellikler.
Güzellik gele dursun, bize hep yazmak düşer.

MAVİNİN ÖYKÜSÜ

Bir rüzgar alır ruhumu benliğinden koparıp.
Savurur ulaşılmaz bir güzellik ülkesine.
Keşfedilmez denizlerin derununa daldırıp
Başlatır yolculuğumu hayatın ötesine…

Mavi, güzelliğiyle dünyayı kaplayan bir renkti. Gökyüzü ve deniz onun tonlarında hayat buluyor; dünya kuruldu kurulalı, Mavi hayatı simgeliyordu. Bir çok renk Maviye özeniyordu bu güzel görev onun olduğu için. Mavi de biliyordu kendindeki güzelliği. Gurur duyuyordu bu güzellikle. Ve içten içe seviniyordu kendine özenenler olduğu için. Ne de olsa o, en güzel renkti…

Mavi her yerde kendini görüyordu. Toprağa hayat veren, insana umut veren oydu. Gökyüzünün mavisiyle dalıyordu insanlar hayallere; denizin mavisiyle dertleşiyordu yorgun gönüller.

Bir gün yine kendi seyriyle meşgul olurken, bulutları sürükleyip denizleri coşturan bir rüzgar gördü Mavi. Bulandırıyordu muhteşem rengini Rüzgar. Gökyüzünü ve denizi gri yapıyordu. Tüm güzelliğini alıyordu ondan. Onu sinirlendiriyor, hiddetlendiriyordu. Dalgaları kabardıkça kabarıyordu Mavinin, fırtınalar çıkıyordu huzur veren gökyüzünde şimdi.

“Neden geldin?” diye seslendi rüzgara Mavi. “Neden bozdun güzelliğimi? Neden girdin hayatıma? İhtişamım gölgelendi varlığınla!!”

Rüzgar, biraz sakinleşip Maviye döndü:

“Neden bana bu kadar sinirleniyorsun? Ben gelince renginin bulandığını, ihtişamını kaybettiğini söylüyorsun. Sen koskoca Mavisin, oysa ben basit bir rüzgarım, rengim bile yok! Sana nasıl zarar vereyim?”

Hayatı renklerin oluşturduğunu düşünürdü Mavi. Oysa şimdi rengi olmayan bir rüzgar, onun güzelliğini etkileyebiliyordu. Kavrayamıyordu bunu. Nasıl olabilirdi?

“Nereden geldin buraya?” diye sordu rüzgara. Rüzgar cevap verdi:

“Nereden geldiğimi ben de bilmem. Ama kendimi bildim bileli gezer dururum dört bir yanı. Bazen ılıkça okşarım çocukların uçurtmalarını, kimi zaman evleri, ağaçları sökerim. Bazen yangınları söndürecek bulutları sürüklerim ardımdan, bazen güç katar coştururum ateşi. Sağım solum belli olmaz., hayat gibi… Sonuçta onun bir parçasıyım!.. Hayat ne yöne savurursa o yöne giderim.”

Rüzgar çok yer gezmiş, çok şey görmüştü. Mavi ise yalnız kendi seyrinde… yeni düşünceler doğuyordu zihninde Mavinin. Yeni soruları vardı.

Rüzgara döndü Mavi, hala kendi seyrinde…

“Kendimi bildim bileli gezerim dedin. O halde sana bir şey soracağım…

Benim kadar hayatı simgeleyen başka bir şey gördün mü yeryüzünde?”

Rüzgar esmeye devam ederken cevapladı Mavinin sorusunu:

“Hayat diye bildiğin nedir ki senin?”

Sorusuna bir soru daha beklemiyordu Mavi. Şaşırdı önce, sonra toparlandı ve cevap verdi kararsızca:

“Hayat güzelliğin yansımasıdır herhalde.”

Kuvvetlice esmeye başladı rüzgar. Hızlanırken cevap verdi kendi sorusuna:

“Hayat gerçeği bulmak uğruna çıkılmış bir yolcukluktur.”

Ve esip gitti geldiği gibi.

“Peki gerçek nedir?” diye bağırdı ardından Mavi. Ama çoktan gitmişti rüzgar uzaklara. Sesi yankılandı sarp yamaçlarda ve geri döndü kendine:

 “Gerçek nedir?”

Gerçek… Mavi gerçeği düşünmemişti hiç şimdiye kadar. Aslında kendi güzelliğinden başkasını önemsememişti. Yüksekler Mavinin, derinler Mavinindi. Yükseklerden daha yükseği, derinlerden daha derini var mıydı?

Tekrar baktı, deniz maviydi. Gerçek buydu; Mavi en güzeldi. O halde rüzgar neden bahsetmişti?

Başka bir gerçek olmalıydı Mavinin görmediği! Tekrar baktı Mavi. Tekrar… Tekrar… Yok!… Kendinden ötesi yoktu!

Durdu bir an Mavi, seyretmeyi bıraktı.

Hatırlamaya başladı rüzgarın ilk geldiği ânı… Canlılığını, parlaklığını kaybettiğini hatrladı. Başka bir renge dönüştüğünü… Kısa süreliğine de olsa başka şeyler gözükmüştü gözüne. Belki de rüzgar tekrar esmeliydi… Rüzgar; ateşleri kül, kıvılcımları yangın yapıyordu.

Tekrar gelse, diye geçirdi içinden Mavi… “Eğer başka bir gerçek varsa, benden daha güzel olmalı.”

Kavrayamıyordu Mavi bunu. Nasıl olabilir, nasıl izlenir? Çözemiyordu. Ama rüzgar esip geçerken küçük bir his bırakmıştı içine, ne olduğunu bilmediği… Sadece hissediyordu.

Mavi, kendisiyle kalakaldığını fark ediyordu ilk defa… Yalnızlığı hissediyordu… Bu his gittikçe artarken içinde, ne yapacağını bilemez haldeydi Mavi…

“Rüzgar ne yaptı bana?” diye sordu kendi kendine…

…”Ne yaptı da rengimi soldurdu?”…

Rüzgarı düşünüyordu…

Hissetmişti rüzgarı, ama varlığına aklı ermemişti. Sanki hem yok, hem vardı. Kendini Maviye hissettirecek kadar doluydu, ama aynı zamanda bir o kadar da boş… Boşluğu anlayamıyordu Mavi. Rüzgarı anlayamıyordu.

Aramaya karar verdi Rüzgarı, şimdiye kadar  hiç bilmediği karmakarışık duyularla…

Her gittiği yerde bir esinti, bir dalga buldu ondan. Ama yine de ulaşamadı rüzgara.

Her gittiği yere rengini götürdü Mavi…

Her gittiği yerde sevilmeye başlamıştı. Oysa artık kendini görmüyordu. Vargücüyle Rüzgarı arıyor, kendiyle başbaşa kaldıkça Rüzgarı düşünüyordu.

Soruları vardı ilk başta. Bu yüzden çıkmıştı bu yolculuğa. Ama şimdi hayatı rüzgar olmuştu. Onu buluğu zaman ne yapacağını dahi bilmiyordu.

Ne kadar zaman, ne kadar mekan geçtiğini bilmeden ilerledi Mavi. Rüzgardan izler buldu her gittiği yerde, her birini hatıra belledi. Her hatırayı zihninde bir yere nakşetti.

Ve her nakış, Rüzgarı anlatan bir eserdi…

Rüzgarı aradığı isimsiz günlerden birinde, Bilge Yeşilin kasabasına düştü yolu Mavinin. Öğrendi ki; bu bilge çözülmezleri çözermiş. Hemen çaldı kapısını.

Bilge Yeşil, güler yüzle karşıladı Maviyi. Daha dilinden dökülmeden Mavinin çözülmezi, gözlerinden okudu Bilge Yeşil. Ve daha sorulmamış sorunun cevabını verdi:

“Ey vuslatı firâk zanneden dertli, bil ki dermanın bu derdin içinde. Artık suret alemindeki arayışın kemale erdi. Sen bundan sonra Rüzgarı mânâ âleminde ara. Benliğine dön…”

Mavi, geçmişini hatırlayıp korkuya kapıldı:

“Bilmez misin ey Bilge! Benliğimle ilgilenirken kaybettim ne kaybettimse! Eğer tekrar bu gaflete dönersem, Rüzgarı tekrar yitiririm diye korkmaktayım.”

Değil mi ki Yeşil bilgeydi, elbette söylediklerinin bilincindeydi. Gülümsedi… :

“Sen gerçekten Rüzgarı bulmak istiyor musun?”

“Evet!” diye atıldı Mavi. “Her bir zerremle…”

Gülümseme çehresini aydınlattı Yeşilin:

“O halde, her bir zerreni tanımadan Rüzgarı bulamazsın!”

“Neden” diye sormadı Mavi. Artık “nasıl” diye sormanın vaktiydi:

“Nasıl tanırım her bir zerremi? Bana öğret ey Bilge!”

Bilge Yeşil, gözlerini kapattı:

Sana her şey seni anlatırken, hiçbiri seni tam bilmez. Ancak sen okuyabilirsin kainat kitabında kendi sayfanı. Çünkü herkes aynı eşyaya bakar da, herkes kendi sayfasını okur.”

Mavi şimdi anlıyordu Rüzgarı neden aradığını. Kendi sayfasındaki eksik satırları okumak içindi bu çaba. Rüzgarı ilk farkettiği zamana gitti zihni. Onun renksizliğinde kendini görmüştü de tanıyamamıştı. Bulanıklık da, grilik de Maviydi aslında.

Artık yeni bir yolculuğa adım atmıştı Mavi; ilerlediği yolun farkına varmıştı.

Ve her bir adımda bir âlem kapılarını açıyordu Maviye.

Karanlığın renkleri…

Aydınlığın renkleri…

Anbean renk değiştiren bu âlem…

Ve ilerledi bu yolda, karanlığı ve aydınlığı hayretle izlerken.

Bir gül kokusu… Görünürlerde olmayan bir gül kokusu… Belki de papatya… Hayır! Sürekli değişiyor bu sarhoş edici kokular. Peki ya renkleri? Neredeydi kendileri?

Bu ince fısıltı… Hafif… Gözle görülmeyen… Mavinin hissettiği bu latif duygu… Yoksa Rüzgar mıydı bu?

Rüzgar…

Anlamıştı Mavi…  Aslında Rüzgar hep onunlaydı. Mavi kendini tanıdı… Rüzgarı tanıdı…

Rüzgarı hissederek devam etti yoluna Mavi. Artık ne yapacağını biliyordu. Mavi, asıl varoluş sebebini fark etmeye başlıyordu. Ona hayat veren güneşi izliyordu. Güneşin yokluğunda karanlık doğuyor, renkleri kendine benzetiyordu.

Etrafındaki renklere baktı Mavi. Varlığını kendinden bilen renkler Güneşten uzaklaşırken, karardıklarını fark etmiyorlardı. Kendini gördü onlarda…

Ve rüzgarlarını bulmalarını diledi Güneşi izlerken.

 

Zehra AKIN