Kur'an'ı Kerim'de Zaman Kavramı, Müslüman ve Ezan

Yasin Pişgin

  • Kur’an’da  ve Hadiste zamanın önemini belirtir misiniz?

Öncelikli olarak şunu ifade etmek lazım: Kur’an’a ve sünnete baktığımız zaman varlık sahasındaki her şeyin insana ait, insana özel olduğunu görüyoruz. Daha doğrusu insan için yaratıldığını görüyoruz. Yerdeki ve gökteki her şey, dünya ve içindekiler, uzay ve içindekiler insan için yaratılmış. Böyle olduğu için zaman da insan için yaratılmış, Allah’ın yarattığı varlıklardan bir tanesi. Dolayısıyla Kur’an’da ve sünnette zaman ve zamanın önemi dediğimizde insanın hayatına ilişkin bir şeyden bahsediyoruz. Niçin kâinat önemli, niçin dünya önemli, daha doğrusu varlık niçin yaratıldı öncelikle bu soruyu sormamız gerekiyor. Varlık insan için yaratıldı, insan ise kulluk için yaratıldı. Kur’an’da basit bir denklem var: Bütün varlık insan için yaratıldığına göre zaman da insan için yaratıldı, güneş insan için, dünya insan için, dünyanın dönmesi insan için. Böyle olduğunda zamanı değerli kılan şey insanın yaşamına bir mecra ve bir alan olması, bir zemin olmasıdır. İnsanın hayatı çok kıymetli.  Zaman ondan dolayı kıymetli. Bu sebeple de pek çok ayette zaman mefhumu ön plana çıkartılır. Hayatın önemi vurgulanır. Aslında Kuran insanın içerisinde yaşadığı zaman kısmını hayat olarak isimlendiriyor. Ve hayatın ve ölümün ALLAH’a kulluk için yaratıldığını, ALLAH’a ibadet için var edildiğini zikrediyor. Mülk suresinde

 

“O, ölümü ve hayatı, amel/davranış bakımından hanginizin daha güzel olacağını imtihan etmek için yarattı.” ayetiyle bunu zikrediyor. Dolayısıyla zaman Kuran’da önemli, hadislerde önemli, çünkü o zamanın içerisinde insan yaşıyor. Zamanın içerisinde insanın yaşadığı dilime ömür diyoruz, hayat diyoruz. Ve hayat Kur’an’a  göre tek sıkımlık bir barut. İnsan bir defa doğuyor, bir defa yaşıyor ve bir defa ölüyor. Zaman Kurana göre insanın elindeki en kıymetli nimet. Çünkü can nimeti, din nimeti, akıl nimeti, irade nimeti bunların hepsi ancak yaşam nimetiyle anlamlı v e mümkün. Yaşam nimetini insan kaybettiğinde bütün nimetlerin hepsini kaybetmiş oluyor. Yaşamı en büyük nimet yapan birkaç unsur var. Şöyle ki;

Yaşamla biz yokluktan sonra varlıkla tanıştık. İnsan suresinin ilk ayetlerinde ALLAH cc şöyle zikrediyor:

“ Hakikaten insan(ı yaratmamızdan önce) üzerine öyle uzun bir zaman gelip geçti ki, (o vakitlerde insan), henüz anılan bir şey değildi.

İnsan yok iken zamanla, zamanın insan için tahsis edilmiş bir bölümünü yaşamla, insan var olmanın izzetini ve şerefini tattı.

Yaşamla insan kendisinin farkında olan bir varlık oldu. Yani doğumumuzdan kendimizden haberimiz yoktu, bir varlığımız yoktu. Varlık bilincimiz yoktu. Biz yaşam nimetiyle bunu elde ettik. Üstad Necip Fazıl’ın

Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış.

Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış…

Dediği büyük nimeti elde ettik. Allah’ı tanıma şansını ve fırsatını elde ettik.  Yaşamı en büyük nimet kılan hususlar bunlar ama bir husus daha var:

Yaşam Kur’an’a göre müeebbed bir şey değil mukayyed bir şey. Sınırlı bir şey. Yaşamı değerli kılan da bir defalık olmasının yanında sınırlı bir şey olması. Yani yaşamı değerli kılan aslında ölüm. Her an bitebilecek olması. Ölümün büyüklüğü yaşamın büyük bir nimet olduğunu belirleyen esas unsurlardan bir tanesi.  Çünkü sonlu ve ölümün ne zaman  geleceği belirsiz. Yaşamı büyük kılan da ölümün periyodik bir şey olmaması. Yani ölüm ne kadar büyük!

“Bir insan öldüğünde onun kıyameti kopar” ifadesinde Peygamberimizin zikrettiği kadar büyük.  Avrupa’da bir şehir yok olsa, çok büyük bir deprem, bir hadise olsa bu ne kadar büyük aktüel bir olay, güncel bir olay. İşte ölüm adeta bütün âlemde kıyametin kopması kadar büyük bir olay. Büyüklerimizin ifade ettiği gibi ölüm bir müslümanın en güncel meselesi. Çünkü her an ölebiliriz, her an yok olabiliriz. Yaşam nimeti her an elimizden gidebilir. Yaşam nimetini değerli kılan unsurlardan bir tanesi de ölümle beraber. Aslında ölüm yaşamın süt kardeşidir, kan kardeşidir. Yaşamı değerli kılan ölüm ve ölümün zamansızlığı.

Zaman Kur’an’da çok önemli. Çünkü zaman insanın yaşamının içinde vücut bulduğu Allah’ın yarattığı bir mahluk.

  • Allah (C.C) Kur’an da neden zamana yemin etmektedir?

Şunu ifade etmemiz gerekir. Allah cc niçin yemin eder? Kur’an’a baktığımız zaman Allah’ın yemin ettiği şeylerin iki kısımda olduğunu görürüz:

Ya yemin edilen şeyler insanlar tarafından inkâr edilmiştir; ondan dolayı Allah yemin eder. Ya da Allah’ın yemin ettiği şeyler insanlar tarafından ihmal edilmiştir; Allah ondan dolayı yemin eder. Eğer Allah’ın yemin ettiği bir şey insanlar tarafından inkâr edilmişse, bu yemin ikrar ve tespit manası taşır. Yani inkârın zıddı bir mana taşır. Mesela insanlar ölümden sonra dirilişi inkâr ederler, kıyameti inkâr ederler. Allah kıyamet gününe yemin eder.

 “Kıyamet gününe yemin olsun ki”

Bu ne demektir? Sen inkâr ediyorsun ama var demektir. Allah bundan dolayı yemin eder.

Eğer Allah’ın yemin ettiği şeyler insanlar tarafından ihmal edilen şeyler ise, Allah’ın bu yemini ikram ve değerlendirme, ona değerini iade etme manası taşır. Yani insanlar zamanın değerini bilmezler, Kur’an’da Allah zamana yemin eder. Gecenin değerini bilmezler geceye yemin eder. Gündüzün değerini bilmezler gündüze yemin eder.

Leyl 1-2-3. (Karanlığıyla) bürüyüp örttüğü zaman geceye, açılıp parladığı zaman gündüze, erkeği ve dişiyi yaratana andolsun ki!

Kur’an’da Allah’ın zamana yemin ettiği pek çok ayet vardır. Buradaki amaç şudur. Allah bir şeyin üzerine yemin ediyorsa şu bilinmelidir ki Allah’ın katında o şey çok kıymetli, değerli, mazmut bir şeydir. Buradan da şu mesaj çıkartılır: Ey insan Allah’ın üzerine yemin ettiği şeylerin farkında ol. Onları değerlendirmeye bak. Bunların hakkını ver.

  • Mü’ min bir insan zamanı nasıl düzenlemeli?

Zaman Kur’an’da 3 kısım: Biz zamanın birincine kısmına yaşanmış olarak “mazi” diyoruz, geçmiş zaman. İçinde bulunduğumuz bir an var ki buna sûfiler, mutasavvıflar ânı dâim derler. Bir de yaşamak emelinde olduğumuz, yaşamak murat ettiğimiz müstakbel, istikbal dediğimiz gelecek zaman var. Bu 3 kısmın içerisinde insanın geçmişle zihinsel ve psikolojik bir ilişkisi var. Gelecekle kurduğu bir psikolojik ilişki var. Ve anla ilgili kurduğu bir psikolojik ilişki var. Geçmişin kalemi kırılmış ve mürekkebi kurumuştur. Geçmiş artık tekrar yaşanabilecek, geri çekilebilecek, üzerinde tekrar gidilecek zemini ve imkânı kaybetmiştir. Kur’an’a göre geçmiş denetimdedir, kayıt altındadır. Her insanın bir kitabının olduğundan bahsediyor Kur’an:

İnfitâr 10-11-12. Halbuki sizin üzerinizde elbette (yaptıklarınızı) hıfzeden, şerefli kâtipler vardır (ki), onlar yaptıklarınızı bilirler.”  buyuruyor. Geçmişle ilişkimizden itibar almamızı, ibret almamızı, değerlendirmemizi, geçmişi tahlil etmemizi Kur’an bizden istiyor. Bunun da yolunun tevbe olduğunu zikrediyor. Yani geçmişte yaşanan kötü hatıraların tamirinin, telafisinin imkânı ancak tebve ile mümkündür. Gelecek ise Kur’an’da ihtiyat ile tedbir edilmesi gereken bir zemin olarak zikredilir. Yani insan, mümin, Müslüman geleceği düşünmeli, geleceği planlamalı. Geleceği düşünüp, planlarken de anda yapması gereken, şu anda ifa etmesi gereken görev ve sorumluluklarını ihmal etmemeli. Anı nasıl değerlendirmemiz gerekiyor? İçinde bulunduğumuz zamanda Allah’ın bize yüklediği görev ve sorumlulukların farkında olmamız gerekiyor. Geçmişin hatırlarına ve geleceğin hayallerine takılıp, anı ihmal etmemizi Kur’an kesinlikle bizden istemiyor. Onun için de insanın anını planlamasını sağlamak istiyor. Mü’minin zihninde 5 vakit namazla bir zaman mefhumu oluşturmak istiyor. Adeta gün içerisinde insana 5 defa balans ayarı çekiyor. İnsanın bozulan ayarını, bozulan istikametini düzeltmek için günde 5 defa Allah’ın huzuruna çıkmasını emrediyor. Belkide Kur’anda namazın kitâben mevkûtâ olarak 5 vakit farz kılınmasının sebebi de budur aslında. Çünkü insanın vücut duygusuyla, varlık bilinciyle vakit bilinci arasında çok büyük bir ilişki vardır. Vakit mefhumunu kaybeden insan, varlık bilincini de kaybeder. Onun için Kur’an bazı zamanlara atıf yapıyor. Bazı zamanları diğer zamanların önüne çıkartarak insanda yenilenebileceği, arınabileceği, kendisini tazeleyebileceği adeta zaman içerisinde istasyonlar oluşturuyor. Bu sebeple Kur’an’ın verdiği zaman bilinci öncelikli olarak dinin direği olan, dindarlığımızın ana kıstası olan namaz üzerinden icra ediliyor, sonrasında mübarek geceler, bayramlar vs. Bütün bunlar üzerinden İslam, Kur’an ve sünneti nebevi insanda belli zaman aralıkları içerisinde kirlenen benliğini tasfiye etmesi, temizlemesi için bir zaman mefhumu inşa etmek istiyor.

  • İlerleme ideolojisi ile tûl-i emel arasındaki fark nedir?

İnsan bir tarafıyla geçmişe bakan bir varlık, maziyi sürekli olarak hatırlayan, hatıraları olan bir varlık. Bir taraftan da geleceğe bakan, emelleri ve umutları olan bir varlık. İnsan çift yönlü bir varlık..Şeytanın belki de insanı alı koyduğu ânı dâim dediğimiz andan gaflete düşürmek için iki büyük tuzağının da yer aldığı iki zaman dilimi geçmiş ve gelecek. Şeytan insanı hatıralarla geçmişe çekerek alıkoymaya oyalamaya çalışır. Geleceğe de emellerle umutlarla bağlayarak insanı andan avlamaya çalışır. Şeytan aslında inanın anını avlar, anını çalmaya çalışır. Aslında zaman andır. İçinde bulunduğumuz andır. Önce zamanı belki de böyle tanımlamamız gerekiyor.  Bir muhakkik âlim diyor ki; geçmişi zamandan sayma, geçmiş günahıyla sevabıyla geçti artık. Ancak oraya tevbe ile dokunabilirsin. Geleceği de zamandan sayma ya ulaşılır ya ulaşılmaz. Zaman nedir, ömür nedir diye soracak olursan ben derim ki, ömür beni dinlediğin andır, ömür bu yazıyı okuduğun zamandır.

Zaman, ömür andır, çünkü periyodik olmayan, ne zaman geleceği meçhul olan ölümün her an gelmesi muhtemel ve mukadder. Her an yaşam nimeti bitebilir. Bu sebeple içinde bulunduğumuz an en kıymetli zaman dilimi. Şeytan geçmişte hatıralar gelecekte de emeller ve hayallerle insanın anını çalmaya çalışır. Tul-i emel dediğimiz hadise ile insanı ilerde gerçekleşmesinin imkânsız olduğu bir takım hurafelere, kuruntulara veya gerçekleşmesi mümkün de olabilir, bu çok önemli değil. Hayallere daldırarak insanın anda yapması gereken kulluk sorumluluklarını tehir etmesini sağlar. Biz buna dini literatürde tesvîf diyoruz. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

“Tesvîf yapanlar, din konusunda, kulluk sorumlulukları konusunda  -cek, -caklı konuşanlar helak oldu.”

Hatta bir ifadesinde “Dindarlık konusunda -cek, -caklı konuşmak şeytandır.” buyuruyor. Tesvifü de bir rivayette açıklarken “Bir kula namaz kıl dendiğinde, oruç tut dendiğinde, şu haramı bırak dendiğinde, onun tamam yapacağım demesidir. Ama nasıl olsa altmışları, nasıl olsa yetmişleri, nasıl olsa dedem gibi seksenleri görürüm umuduyla kulluk görevlerini, hayatın belli bir mevsimine tehir etmesi, geciktirmesi, kendisine belli bir yaşam ömrü biçtikten sonra bir zaman aralığını Allah’a itaatle geçirmeme konusunda kendisine bir pay çıkartmasıdır. Bunu İslam çok tehlikeli bir düşünce olarak görüyor, hadis-i şerifler şeytan işi olarak tasvir ediyor. Bundan 50 yıl sonrasının, 100 yıl sonrasının planlanmasında hiçbir mahzur yoktur fakat 50 yıl sonra 100 yıl sonrayı planlayacağım diye insanın o anda yapması gereken kulluk görevlerini iptal ve ihmal etmesi, onların hakkını vermemesi dinde çok büyük bir problemdir. Böyle insanlar çok büyük bir tehlike içerisindedirler. Tûl-i emeli özetle böyle ifade edebiliriz.

Sahabeden bir zat diyor ki, Peygamber Efendimiz bir gün mescide geldi. Elinde iki tane taş vardı. Birini uzaklara attı, diğerini ayakucuna koydu, beklemeye başladı. Sahabe-i kiram arif insanlar; sordular: “O uzağa attığınız taş nedir, ayakucunuza koyduğunuz taş nedir Ya Resullalah?” diye. Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “O uzağa attığım taş insanın bir an sonra yapmayı düşündüğü istediği şeydir. O insanın emelidir. Ayakucuma koyduğum taş ise insanın ecelidir.” buyurdu.

Her rind bu bezmin nedir encamı bilir
Dünyamızı nagah zalam örtebilir
Bir bitmeyecek şevk verirken beste
Bir tel kopar ahenk ebediyyen kesilir

Yani bu hayat, sazla söylenen bir türkü gibidir. Bu hayat sazının ömür teli bir koparsa, söylediği yaşam türküsü ebediyen yarım kalır diyor şair.

Hayat mukadder, mukayyed, hayat sınırlı. Şeytan insanın anını çalmaya çalışıyor. Bunu da yaparken tul-i emeli kullanıyor. İslama göre bu çok tehlikeli bir düşünce biçimidir.

  • Senenin bazı günleri, geceleri zaman açısından neden değerlidir?

İslam kültürümüzde çok sıkça tekrarlanan bir söz vardır: şerefu’l-mekân bi’l-mekîn. Mekânların şerefi içerisinde bulunan şeylerin, ikamet eden kimselerin şerefi iledir. Mesela, Allahü Teala Kur’an’da Beled suresinde Peygamberimizin Mekke’de bulunmasından dolayı Mekke’ye yemin ediyor.

  1. Elbet(2) bu şehre (Kutsal Mekke’ye) yemin ederim ki!
  2. Sen bu şehirde oturacaksın.

Yerleri değerli kılan o yerlerin içerisinde bulunanlardır. Zamanları değerli kılan da zamanın içinde gerçekleşen bazı hadiselerdir. Dinen her yer Allah’ın yeridir, her zaman Allah’ın zamanıdır, fakat bir zaman içinde gerçekleşen hadise o zamanın diğer zamanların dışına çıkartır ve onu daha kutsal daha mübarek bir yer haline getirir. Örnek olarak Kadir gecesinden bahsedebiliriz. Allahü Teala Kur’an’da buyurur ki;

  1. Doğrusu biz onu (Kur’an’ı) Kadir gecesinde indirdik.
  2. Kadir gecesini(n fazîletini) sen nereden bileceksin?
  3. (O) Kadir gecesi, (içinde Kadir gecesi olmayan) bin aydan daha hayırlıdır.

Kur’an’ın indirildiği gece sair gecelere bir farklılık sergiliyor. Zamanlar içerisinde gerçekleşen hadiselere göre anlam kazanırlar. Peygamberimizin doğduğu gece bizim için mübarektir, Peygamberimizin miraca çıktığı gece bizim için mübarektir. Peygamber Efendimizin “Şabanın 15.gecesinde kulların mukadderatı belirlenir, Allah kullarını affeder, Allah onların gönül dünyalarında tecelli eder” diye müjdelediği gece bizim için önemlidir. Arefe geceleri, Cuma vakti bizim için kıymetlidir. Peygamberimiz “Cuma vakti içinde öyle bir zaman dilimi vardır ki, Allah o esnada yapılan duaları reddetmez” buyurur. Arafat’ta vakfe yapılan zaman bizim için kıymetlidir. Bir insanın secdeye kapandığı zaman dilimi bizim için kıymetlidir. Peygamber Efendimizin gece uykusunu bölerek kalktığı teheccüd vakti bizim için kıymetlidir. Burada ilk söylediğimiz ilkeye dayanıyoruz. İslam ve Peygamber Efendimiz müslümana kendisinin yenilenmesi ve arınmasını sağlayacak özel santral, özel bir takım geceler ve zaman dilimleri tespit etmiştir. Bu santraller içerisinde insan kendisini yeniler, kendisini inşa eder. Tarihi araştırdığımız zaman bu anlar içerisinde bazı özel hadiselerin meydana geldiğini, zaman dilimlerinin bundan dolayı kıymetli olduklarını müşahede ediyoruz. Özetle ifade edebiliriz.

  • “Kıyamet yaklaştığında zamanın akışı hızlanır. Böylece sene ay gibi, ay Cuma (hafta) gibi olur. Cuma’dan Cuma’ya olan vakit de kuru bir hurma dalının yaprakları ile birlikte ateşte yanması gibi kısa olur.i: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) hadisinde zamanın hızlanmasını nasıl anlamak gerekir?

Zaman dediğimiz hadise hareketle ilgilidir, izafidir. Eskilerin bir sözü vardır: “Değene taş gibi, değmeyene düş gibi gelir.” Ya da üstadın ifadesiyle “Zindanda dakika farksızdır aydan” NFK

Zamanı nasıl geçirdiğiniz, nasıl îfa ettiğiniz önemlidir. Uyuyan insan sabahın nasıl olduğunu anlamaz, zaman onun için hızlı bir şekilde geçer. Izdırap içerisinde olan,  ağrılar içerisinde olan insan için dakikalar asra dönüşebilir. Öyleyse zaman izâfidir. Kıyamete yakın zamanın bu şekilde değişmesi, insanların zamanın hızlı geçtiği inancına kapılmalarının sebebi şu: Aslında dünyanın güneşin etrafında dönmesinde, kendi ekseni etrafında dönmesinde ve bundan dolayı oluşan günlerin senelerin miktarlarında bir azalma veya çoğalma söz konusu değil. Bu tamamen insanların dünyaya meyletmeleri ve zaman mefhumunu dikkatlerinden kaçırmalarından kaynaklanan bir kargaşa durumudur. Fesad-ı zaman dediğimiz durum söz konusudur.

Peygamberimiz buyuruyor ki: “Kıyametin kopmasına yakın kapkara gecenin parçaları gibi fitneler olacaktır.” Başka bir hadis-i şerifte de: “Bir insan kabrin üzerine kapanır da der ki: ‘Keşke içindeki dışında, dışındaki içinde, keşke ben bunun içinde olsaydım’ buyruluyor. Böyle bir fesadı zaman ortamı yaşayacak insan ve bu zaman içerisinde tamamen dünyaya dalacak. Dünyaya daldığında uhrevî kaygılarını ve aşkın bağlarını kaybedecek. Bunu kaybettiğinde de zamanın nasıl geçtiğini fark edemeyecek. O kadar hızlı yaşıyoruz ki; önceden ankesörlü telefonlarla bir ay içerisinde beş görüşme yaparken, şimdi cep telefonlarıyla gün içerisinde 70-80 görüşme yapıyoruz. Zamanı maksimum düzeyde hızlı yaşıyoruz. Bu arada kendi iç dünyamıza döneceğimiz, kendimizi muhasebe edebileceğimiz, kendimizi fark edebileceğimiz, zamanı fark edebileceğimiz enlemi ve boylamı kaybediyoruz. Bir de bakıyoruz ki 20-30 yıl geçmiş, gençlik elden gitmiş. Bu zamanın bozulması, insanların Allah’ın sevdiği ve razı olduğu bir düzen üzere yaşamaktan uzaklaşmasının bir sonucu olarak meydana gelmektedir. İman ve ibadete dair değerler zayıfladığında insan dünyayı ahretin önüne koyuyor, tamamen dünyanın içerisine gark oluyor, süflî bir âlem içerisinde süflî bir tarzda yaşamaya başlıyor. O zaman dünyanın bölenini, dünyanın kendisiyle kıyaslandığı ahreti kaybediyor. Ahireti kaybettiği zaman dünya mefhumunun içerisinde kaybolup gidiyor. İnsanların zaman konusundaki en büyük şikâyeti buradan kaynaklanıyor. İnsan süfli bir âleme daldığında zaman mefhumuyla bağlantısını kaybediyor. Çalışa çalışa çalışa kendisine geldiğinde yılların geçtiğini anlıyor. Kıyamete yakın yılların ay, ayların gün olarak geçmesinin sebebi budur. İnsan zaman algısını yitiriyor. Kulluk bilincini zayi ettiği için zaman algısını yitiriyor.

Ahmed Hamdi Akseki merhumun Vel Asr Tefsiri isimli risalesinde diyor ki: İnsanlar ‘Bu zaman ne kadar da kötü, bu zaman ne kadar da çabuk geçiyor’ şeklinde zamana söverler, zamanı lanetlerler. Allah asra yemin ederek yüzyılı ya da ikindi vaktini kast etmiyor, mutlak anlamda insan yaşamını, ömrü kastediyor ve ömrü değerli kılıyor der.

Asr suresinde Allah şöyle buyuruyor:

 

1-2. Asra(1) yemin olsun ki, muhakkak insan kesin bir ziyan içindedir.

  1. Ancak iman edip de sâlih (sevaplı) amel (ve hareket)lerde bulunanlar, hem de birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler hariçtir (onlar ziyandan kurtulmuşlardır).

Zamanın içinde ömür süren insanlar ziyandadır, hasardadır, yokluktadır. Ayetin devamında bu durumdan kurtulmanın yolu, tedbiri nedir anlatılıyor:  İbn’ül vakit olmak ya da mutasavvıfların bir gömlek daha üste çıkarak ifade ettiği ebu’l vakit olmak. Zamanı değerlendirmeden zamana hükmetmeye kadar giden bir süreç.

“İman edip, Salih ameller işleyenler müstesna.”

İmanın zamanla ilgisi nedir? İnsan iman ettiğinde bu dünyanın sonlu olduğunu ve sonrasında sonsuz bir ahret yaşamının olduğunu anlıyor. Ahiretle dünyayı kıyasladığı zaman, sonlu olanı sonsuz olana böldüğünüz zaman sonuç sıfırdır, yoktur. Kur’an ve hadislere göre dünya hayatının değeri, ahret hayatının değeri yanında deryada bir su damlası kadar bile değildir. İmanla insan asıl zamanı fark ediyor, asıl yaşamın ahret hayatı olduğunu fark ediyor. Âyeti celîlede buyuruyor Allah:

Ankebut 64. Bu dünya hayatı, bir eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Âhiret yurdu ise, elbette (asıl yaşanacak) ebedî hayat odur; keşke bunu bilselerdi?

Nasıl bilecekler? İmanla ve Salih amelle…

İman insanın zamanla ilişkisini düzenleyen temel unsurlardan bir tanesidir. İkinci unsur: “İmanlarınız üzerinize giydiğiniz elbise gibi eskir” diyor Peygamber Efendimiz. Nasıl yenileyeceğiz diye sorulduğunda “Zikrullah ile… Lâ ilâhe illallah’ı çok zikredeceksiniz” buyuruyor.

Zikir, dil ile ‘Allah, Sübhanallah, Lâ ilâhe illallah’ demeyle başlayan, namaz, oruç, hac gibi ibadetleri içerisine alan, bize Allah’ı hatırlatan, bizim de kendisiyle Allah’ı hatırladığımız her şey, bu hedefe yönelik rûhi ve bedeni her eylemdir. Peygamberimizin ifadesiyle yoldan müminlere eza veren bir şeyi kaldırmak da zikre dâhildir.

Zamanla kıyaslandığında insanlar hüsrandadır. İman ve salih amelle insan zamanı lehine döndürür. Zamanla ilişkisini sağlıklı temeller üzerine oturtarak kendisini inşa eder ve ibnül vakit olur.

İnsanın varoluş amacı sadece kendini inşa ederek mamur olmak değil, aynı zamanda varlığı inşa edip mimar olmak; kendini inşa edip kâmil olurken, aynı zamanda diğer bir insanı inşa edip mükmil olmasıdır…Buna göre zamanla ilişkimizi düzenleyen diğer iki esas:

“Hakkı ve sabrı tavsiye etmek. Bunu gerçekleştiren insan da ebul vakttir.

  • Zamanın bereketlenmesi nedir, nasıl anlamak gerekir?

Bereket kelimesinin Arapçada kökü ‘bereke’dir. Türkçede de “birikim” kelimesi buna karşılıktır. –im yapım eki atılırsa geriye Arapçadaki gibi ‘bereke’ kalır. İngilizcedeki ‘pereke-park’ kelimesi de arabaların içinde biriktiği yer manasınadır. Yani bereket birikimi ifade eder. Haşr suresinde Allah cc buyuruyor ki:

Bir nefis ahrete dünyadan önden ne gönderdiğine baksın.

Kur’an’da pek çok ayette ahretle dünya kıyaslanır. Dünyada iken ahret için insanların hazırlık yapmaları istenir. Dini literatürde dünya ahretin tarlasıdır. Peygamberimiz buyuruyor ki:

“İnsan vefat ettiğinde melekler derler ki ‘ahirete önden ne gönderdi?’İnsanlar da der ki ‘Bu geride ne bıraktı?’”

İnsanlar dünyada kalanla, melekler önden gidenle ilgilenirler. İnsan zamanı nasıl bereketli hale getirir?

Ahiret için, Allah rızası için, asıl sonsuz yaşam için tedarik yaparak, manevi azık temin ederek…Zamanı birikimlendirmenin, bereketlendirmenin özü esası budur. Ölüm bir fena buluş, toprak oluş, yok oluş değil. Ölümle birlikte kabirde bir hesap var, bir mizan var, kabirden sonra bir yaşam var, sırat var, azap var, mükâfat var. Bir azık lazım.

Bakara 197. Bir de (yol için) kendinize azık edinin. (Bilin ki) azığın en hayırlısı takvâdır.

Zamanı bereketlendirmenin bir yolu insanın takvaya erişmesi ve insanın takvaya ulaştıracak eylemlerle zamanı inşa etmesidir. İbadetle geçirilmiş yaşam, ilimle geçirilmiş yaşam, Allah’a itaat yolunda geçirilmiş yaşam, ömürden gitmiş kabul edilmez. Bilakis o yaşam, o yapılan harcama, o yapılan sarfiyat, fedakârlık, insanı ebedîleştirici bir unsur olarak görülür. Âlimlerim ölmemesi, hâlâ bugün hatıralarıyla aramızda yaşaması, şehitlerin ölmemesinin de ifade ettiği anlam budur.

Zamanı Allah’ın sevdiği razı olduğu amellerle inşa etmek, zamanın bereketine ermenin temel noktasıdır ki Kur’an bunu en genel anlamda takva olarak isimlendiriyor.