Kur'an'a Göre Allah Sevgisi ve Yabancılaşma – 3

Biz hangi esası veriyoruz çocuklarımıza?  Kuran ne diyor:  “Eğer mümin iseniz en üstünsünüz.” İşte formül, reçete!  Bundan haberimiz yok!  Ben bütün toplantılarda çocuklara öğretiyorum:

-Çocuğum önce ne olacaksın?

– Doktor.

-Yok, öyle değil.

-Ya?

–  Önce iyi bir Müslüman olacaksın.

Benim bulunduğum bütün toplantılarda bunu bilirler: “Önce ne olacaksın?” “İyi bir Müslüman.”  Sonra, başkalarına da öğretin, diyorum.  Birbirinize sorun okulda “Önce ne olacaksın?” diye. “İyi bir Müslüman.”  Bu yayılacak, yayılmalı.  Bir de şu yayılmalı: Geceler var; “Kandil geceleri.” Ben onu kaldırdım çoktan.  Bana telefon ediyor:

–  Hocam, kandilin mübarek olsun.

–  Benim evde kandil yok ki. Sizin evde var mı?

–  Yok, bizde de yok.

–  O zaman hangi kandil? Minaredeki kandil mi?

Kardeşim, “Berat gecen mübarek olsun, Miraç gecen mübarek olsun.” diyelim. Geceler unutuldu, gecenin adını unutturdular bize.  Onun için: “Şu gecen mübarek olsun, bu gecen mübarek olsun.” diyelim birbirimize.  Kandilin mübarek olsun! Hangi kandil, kandil yok ki!  Kandil de mübarek ola ola işi bitti zavallının.  Bırakalım şu kandili, geceyi mübarekleyelim.  Öyle değil mi?  Bunu unutmayın.

Demek ki çocuğumuzu, kendimizi koruyacağız.  Biz severiz, mesela bir taraftan iyilik yapanları severiz, güzel manzaraları, güzel yerleri, renkleri, kuşları, vs…  Bir taraftan da güzel ahlak sevilir, iffetli olma sevilir.  Her halükarda iffetli olanlar, dışarıda da içerde de bellidir.

İbadetsiz İslam olmaz. Yalnız ibadetle de İslam olmaz. Kılık, kıyafet, şekil, görünüm, her şey; İslam’ın markasıdır.  İslam markası insanın vücudunda, bedeninde, görünümünde mutlaka olmalıdır.  Diyelim ki başörtüsü… Başörtüsü, Kuran’ın, Allah’ın emridir.  Ama açanın ya da kapatanın sevabı, günahı kendinedir.  Buna “teferruat” demek, Kuran’ı yok saymaktır, başka bir din koymaktır.  “Benim ülkemde içki serbesttir.” demek yeni bir dindir.  Allah’ın dininden başka bir dindir.  Bu namaz örtüsü değildir, bunu bilesiniz.  Bazıları namazda örterler ama bu, namaz örtüsü değildir, kadınların örtüsüdür.  Bunu belirtelim.

“Öyle bir zaman gelecek ki, hem sapacaklar hem saptıracaklar.” diyor hadis-i şerifte.  Bununla ilgili Nur suresinde alabildiğine resmî ve özel kaynaklı bilgi var. Bunları yazıp bütün millete dağıtmak gerekiyor. Elmalılı Hamdi, güvenilen bir âlim. Onun sözüyle beraber, Diyanet İşleri’nin fetvasıyla beraber, gerekli psikolojik-pedagojik usullerle beraber anlatmak gerekiyor. Bir Fransız yazarın şöyle bir sözü var: “Kuran’ı kapatın, kadınları açın.” Bu başörtüsü, örtü değil, setr değil. Hicap başka!  O Ahzab suresinde, ayrı.  Burada detaylı bir şekilde hepsi var, hepsi birbiriyle ilgili. Bütün Kuran ayetleri, birbiriyle alakalıdır.

Elest Bezmi’nde ruhlar birbirini sevmişse burada da buluşurlar. Elest’de buluşanlar burada da buluşup birbirini severler.  Elest Bezmi’nde birbirini sevmeyenler, ayrışanlar, burada da buluşmazlar. Hepimiz nereden geldik? Fakat elhamdülillah, burada buluşmuşuz.  Bu nedendir?  Rabbimizin bizi Elest’de buluşturduğundandır.  Rabbim hepimizi Liva’ül Hamd sancağı altında buluşturmayı, Havz-ı Kevser’den hep beraber Resulullah’ın  (S.A.V.) elinden içmeyi nasib-i müyesser eylesin.

Evet, bu bakımdan en mühim olan Allah sevgisidir. Güneşin sıcağında, ortalık yanıyorken ağacın gölgesini istemeyen olur mu? Olmaz.  “Ben ağacın gölgesini isterim ama ağacı sevmiyorum.” Bu mantıksızlıktır. Bunun gibi bütün nimetler Allah’tandır.  Nimetleri seviyor ama Yaradan’ına karşı kaygısızsak, aklımız başımızda değil demektir.  Bu, akıl özürlülüğündendir.  Eğer biri nimetleri vereni bilemiyorsa, ağacın gölgesinde oturmayı sevip de ağacı sevmiyorsa bu, onun akıl özürlülüğündendir.  Allah’a karşı da bu böyledir.  Diyor ki Rabiatü’l Adeviye Hazretleri:  “Eğer ben, cennet veya cehennem korkusuyla ibadet ediyorsam Rabbim beni cennete koymasın, cehenneme koysun.   Ben O’nu iki yönden seviyorum.  Birincisi Rabbime âşık olduğum için, ikincisi de O, Rab olduğu için.”

Şimdi Cenab-ı Hak, Davud (a.s)’a: “Cennet ümidi ve cehennem korkusu olmasaydı demek ki bana ibadet etmeyeceklerdi.” der. Biz bunu aşarak: “Ya Rabbi, Sen ne yücesin!  Beni nereye istersen oraya koy.  Yeter ki sen benden razı ol.” diye niyet etmeliyiz. Bunu amaçlamak lazım. Nasıl?  Bu kalp bunu duyacak, bu tadı almaya çalışacak ve Allah, o kalbi açmış olacak.  Rabbim cümlemizin kalbini açmış olsun.  Zümer suresi 22. ayette, “İslam’a kalbini açmış kimseler var ya, onlar Rablerinden bir nur üzerinedir.”buyruluyor.  Elhamdülillah demek ki Allah, İslam’a kalbimizi açmış ki hepimiz şurada toplanmışız. Kalbi açılmamış olanların, Allah’ın zikrine karşı kalpleri kaskatıdır; yumuşamaz.  Allah öyle olanları da yumuşatsın inşallah.  Onlar sapıklık içindedir.  Onun için kalpler çok mühim.  Allah’ı anmaktan uzaklaşmışlar onlar. “ Yazıklar olsun onlara!” diyor Cenab-ı Allah.

Biz Rabbimizi, Rab olduğu için sevmeliyiz ve nefsin dünyalık arzuları o sevgimize mani olmamalıdır.  Amelimizi dünya sevgileri bozmamalıdır. “ Rabbimiz Allah.” deyip istikamet üzere olacağız.  Ayet-i kerimede” Rabbimiz Allah deyip de istikamet üzere bulunanlar…”diyor.  Rabbi Allah olmayan da var mı?  Evet, var.  Mesela Firavun.  Kalktı, ”Ben sizin en büyük Rabbinizim. Çünkü bu ülkeyi ben yönetiyorum, Musa’nın tanrısının sözleri benim ülkemde geçmez. ” dedi.  Nemrut da dedi. Demek ki burada Allah Zülcelâl, bize hedef gösteriyor.  Rabbimiz Allah diyenler, muhakkak ki o kimseler, o istikamette gidenlerdir.  Fatiha suresinin altında ve Tevbe suresinin 31. ayetinin altında “Öyle bir zaman gelecek ki Allah’a inandıklarını söyleyecekler, ibadet de edecekler ama Allah’ın yasaklarını serbest bırakanlara severek itaat edeceklerdir.”diye geçer. “ Dolayısıyla onları Rab kabul etmiş olacaklardır.” diyor tefsirlerde.  Çok tehlikeli.  Onun için bir şeyi severken kime göre seveceksin, neye göre seveceksin, kimi seveceksin.  Bunlar çok mühim olaylardır.  Cenab-ı Hak, böyle diyenler için “Onlara artık korku ve üzüntü yoktur.” diyor.  Böyle demezlerse şeytanın aldatmasına karşı Allah’la ilgiyi kesip Kuran’dan, Allah’tan, O’nun sevgisinden uzaklaşmış ve Allah’a yabancılaşmış olurlar.

Kulun Allah’ı sevmesinin alameti nedir diye sorarsanız onu şöyle tarif edelim:  Sevgi ne demektir?  Görünmeyen duyguyu görünür hale getirmektir.  Nasıl getireceğiz?  Çocuğuna nasıl getiriyorsan O’na da öyle getireceksin.  Abdullah bin Mübarek’i biliyor musunuz?  Onu iyi bilin, nasıl evlendiğini iyi bilin. Bu çok mühim bir olay. O Abdullah bin Mübarek, kendisi Mübarek’in oğludur. Horasan valisi, “ Ben kızımı evlendirmek istiyorum, bir takvalı delikanlı var mı?” diyor.  Birisi de “Efendim,  sizin hizmetinizde bulunan Mübarek,  semtimizin en takvalısıdır.” diye cevap veriyor.  Ne demek takvalı?  Allah’ın emrine uygun yaşamak. Takvalı, Allah’ın emrine uygun yaşıyor.  Meallerde, “takvalı” kelimesi için “ Allah’tan sakınan” diye yazmışlar.  Tövbe Ya Rabbi, ben sakınır mıyım Allah’tan?  Ateşten sakınırım.  Dosdoğru, kendi kullandığımız manayı ben yazdım.  Bunu nasıl yaşayacaksak, ondan ne anlayacaksak tırnak içinde onu yazdım:  Allah’ın emrine uygun yaşamak,  aykırı davranmaktan sakınmak.

Vali, çağırıyor:  “Mübarek,  gel bakalım.”  Geliyor, oturuyor. Diyor ki: “ Ben,  Allah’ın emriyle kızımı sana vereceğim.”  “Aman efendim, ben hak etmem.”diyor.  “Yok, böyledir emrim.” Mübarek, “Madem öyle, peki.” diyor.  Sonra evleniyorlar.  Annesiyle babasına geliyorlar. Annesi kızına evliliğin nasıl gittiğini soruyor. Aldığı cevap:  “Biz hiç karıkoca olmadık!”  Durum valiye intikal ediyor.  Çağırıyor vali delikanlıyı ve soruyor:  “Mübarek, sen işi ciddiye almadın mı?”  “Yok, efendim, aldım.”  “Öyleyse?”  “Efendim, ola ki senin evinde bir lokma haram yemiştir, onun kanından temizlenmesi kırk gün sürer.  Onun için kırk günü bekliyorum” diyor.  İşte, ondan sonra Abdullah bin Mübarek oluyor; mutasavvıf, kumandan, âlim, her şey…  İmam-ı Azam da keza öyle.

Şimdi, “ Oğlanın yatı var mı, arabası var mı, işi çok iyi mi?” diye soruyorlar.  Bizim zamanımızda dünür giderlerdi kıza.  “Kızınız dikiş-nakış biliyor mu?” diye sorulurdu.  Bilmiyorsa iş olmazdı.  Sonra bir de bakmışsın, mahallenin kızları koltuğunda bir bohça, hepsi dikiş nakış kursuna gidiyor.  Ne olacak?  Şimdi gelenlere “Oğlunuz İslam’ı yaşıyor mu?” diye sor bakalım, nasıl herkes koltuğuna bir şey alıp dinini öğrenmeye gidiyor.  Madem seni beğendi,  ben de seni beğeneyim efendim.  El, ayak, kelle, kulak tamam, işte sana bir adam, adam mı adam, ama içi bomboş adam.  El ayak kelle kulak baktık oh iyi;  yatı katı arabası falan da var; iyi, ondan sonra?  Haftada bir içiyormuş, öyle mi?  Mühim değil ya.  Hayır, efendim, ben temizim. Temiz temize, pis pise.  Beni niye kirletiyorsun?  İslam’ı yaşıyor mu oğlun, beş vakitli mi, ihlâsı var mı, haram yiyor mu, haram içiyor mu?  Denetlersen bunu denetlersin. Müslüman,  ilkesinden taviz vermeyecek, taviz yok.  Ilımlı Müslüman, uzlaşmacı Müslüman, tavizci Müslüman olmaz.  Uzlaşmak için taviz verilmez.

İslam’dan tavizle İslam’a hizmet e-dil- mez.

İslam’dan tavizle İslam’a hizmet e-dil- mez.

İslam’dan tavizle İslam’a hizmet e-dil- mez.

Efendim yumuşatalım;  ılımlı Müslüman, tavizci Müslüman, uzlaşmacı Müslüman, gafil Müslüman, uydu Müslüman, demokratik Müslüman, gerçek Müslüman, İslam’a göre Müslüman.  Onun için ben sağımı sallamışım, solumu sollamışım, İslam’a yönelmişim.  Uydu Müslüman ne demek?  Ne derse desin liderine uyan, İslam’a aykırı bile olsa onda bir hikmet vardır diyen Müslüman demek.  İster müdür olsun ister bakan olsun,  kim olursa olsun, isterse şeyhi olsun. İslam’a aykırıysa ben yoğum.

Allah sevgisi hakkında “Görünmeyen duyguyu görünür hale getirmektir.” dedim.  Abdullah bin Mübarek, “ Sen seviyorum diyorsun, bir taraftan da Allah’a asi oluyorsun.  Bu nasıl sevgi?” diyor.    Eğer senin sevgin sadıksa O’nun emrine itaat edersin.  Çünkü seven sevdiğine itaat eder.  Demek ki Allah’ı sevenler sevdiğine itaat eder.  Biz o yoldayız ama hatalarımız olmuşsa o da Rabbimizle aramızda olan bir durumdur,  O’nun affına kalmıştır. Rabbimiz Teâlâ, kendisine iman edenlerin velisidir, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır inşallah.

Allah’ı sevmenin alameti bir taraftan da Kuran’ı sevmektir, Peygamberi sevmektir ve ona nispet edilen hadis-i şerifleri sevmektir. Peygamberimiz, gelecekte hadislerin bırakılacağını bize şöyle haber veriyor: “ Öyle bir zaman gelecek ki insanlar, koltuklarına yaslanacaklar( koltuklarına yaslananlar bir takım mevki sahibi profesörler, vb.)’ Kuran bize yetişir’ diyecekler.” Böyle kişiler, Peygamberin hayatı Kuran değil mi?  Biz de Kuran okuruz, peygamber tamamdır diye peygamberi dışarıda bırakırlar.  Fatiha’nın altında peygamberleri dışlayanlar, Yahudiler anlatılır.

Demek ki Allah’ı seveceğiz, Peygamberi seveceğiz, hadisleri seveceğiz. Cenab-ı Hak,  “Kuran’ı niye anlamıyorsunuz?  Kalplerinize kilitler mi vuruldu? “ diyor.  Niçin anlamıyorsunuz?  Kuran’ı bıraktınız da nereye gidiyorsunuz siz?  Kuran’dan başka hangi ilaçtan hastalığınızı geçireceksiniz?  Onun için hastalığınız artıyor da artıyor.  Doktora gitmişsin, reçete almışsın. Reçeteyi bırakıp arkadaşının kullandığı ilacı kullanırsan bu sefer de karnın şişer.  Eyvah, gittin doktora.

– Ne oldu?

–  Karnım şişti.

– İlacı almadın mı?

– Valla Doktor Bey, arkadaş dediydi de, ben şu ilacı aldım.

– Benim ilacımı kullanmazsan böyle olur.

Bu Kuran ilacını kullanmazsak hasta oluruz.  Başka ilaç kullanıyor, falancanın ilaçlarını kullanıyor.  Demek ki Kuran; bize ilaç olacak, derman olacak.  Kuran’ı seveceğiz, okuyacağız.  Okuyorsunuz Allah razı olsun. İnsan sevdiği kimse ile baş başa kalınca daha samimi konuşulur değil mi?  Bu bakımdan biz Allah’la baş başa kalmalıyız.  Uzlete çekilmeliyiz.  Resulullah( sav) ne yapıyordu?  İstiğfar ediyordu yetmiş defa ve” İstiğfar edin.” diyordu. Hz. Ayşe(ra) “Ya Resulullah, senin bütün günahların affolmuş. “ dediğinde  “Ben Allah’ın kulu değil miyim ya Ayşe? “ diye cevap veriyordu.  Allah’la uzlete çekilme, orda gözyaşı dökme, istiğfar etme.  Biz de salâvat getirerek Resulullah’ı koyuyoruz.  100 defa salâvat, 100 defa tevhit “La ilahe illallah!” diyoruz, sonra daha ne yapıyoruz?  “Allah!” diyoruz.  Kelime-i tevhit, istiğfar ve salâvat. Bunlar her zaman lazım.  Ötekiler haftada bir, toplantıda okunabilir, boş kaldığında okunabilir.

Benim” üç T” formülüm vardır. Birinci T, tevhit;  ikinci T, takva; üçüncü T, tezkiye.  Tevhit ne demek?  Allah’ın birliğini ve hükmünü hâkim kılmaya çalışmak demek.  Dikkat edin, unutmayın.  Tevhit,  Allah’ın birliğini ve hükmünü hayatımızda hâkim kılmaya çalışmaktır.  Yoksa “Allah bir, Allah bir, Allah bir.” diyor ama hükmünü yaşamıyorsak o zaman başka birisi daha var demektir.  O zaman tevhit olmaz.

Takva, Allah’ın emrine uygun yaşamak.

Tezkiye;  içi, kalbi, ruhu kötü şeylerden temizlemek.  Şimdi, balık pişireceğiniz zaman, hepsi balıktır diye içini temizlemeden aldığınız gibi tavaya koyar mısınız?  Demek ki iç temizlenmeden makbul olmaz, yenmez yani, zehirleniriz.  Bütün insanlar şimdi birbirini zehirliyor, niye?  İçi temiz değil.  Bak gördün mü?  Bu çok mühim.  Şimdi böylelikle biz neyi seveceğimizi, neyi ne kadar seveceğimizi Kuran’ı okuyarak öğreneceğiz. “ Ey Resulüm, sana beni soruyor kullarım.  Sen onlara de ki ben onlara çok yakınımdır.  Dua ettikleri zaman dualarını kabul ederim ama onlar da benim davetime icabet etsinler, ben de onları çağırıyorum.  İmanlarında sebat etsinler, imanlarını yaşasınlar,  yaşanır hale getirsinler.”  Bu ayet-i kerimeyi hayatımızda uyguladığımız zaman, nasıl oluyor?  İki şey söyleyeceğim.  Birincisi,  Allah’la irtibat; kuleyle irtibat gibi olan, namazdır.

Ruhu hissi,

Nur gibi cismi,

Yaradana teşekkür kısmı,

Ancak namazdır.

Teşekkür mü etmek istiyorsun, gel, alnını yere sür, gıda… Ağacın gıdası kökündense bizim gıdamız da alnımızdandır.  Alnını yere koyarsın, gıdanı alırsın.

Nişabur’a bir yabancı geliyor, sokağa çıkma yasağı var.  Hemen bekçiler yakalıyorlar, nezarete koyuyorlar. Yabancı;  abdest alıyor, namaz kılıyor, ondan sonra elini açıyor : “Ya Rabbi sen bilirsin halimi.” O sırada vali, rüyasında dört kişinin sarayını salladığını görerek uyanıyor.  Hemen euzu besmele çekiyor, toparlanıyor.  Tekrar besmele çekip yatıyor.  Yine dört kişi sallıyor, yine uyanıyor.  Tabii eski vali bu, ne yapıyor?  Kalkıyor abdest alıyor.  O da iki rekât namaz kılıyor. Yine yatıyor, aynı rüyayı görüyor.  O zaman bir durum olduğunu anlıyor ve hemen hapishane müdürüne gidip “Yeni bir mahkûm geldi mi?”diye soruyor. Müdür,  “Efendim, dün akşam birisini yakaladık;  aşağıda.”diyor. Vali, bakıyor ki adam namaz kılıyor, boynu eğik, kuleyle irtibatta.  Ondan sonra vali adamı serbest bırakıyor ve bir sıkıntısı olduğunda kendisine gelmesini istiyor.  Bunun üzerine yabancı, şu ibretlik cevabı veriyor: “Benim gibi bir kul için senin gibi bir valinin sarayını üç kere sallayan sahibim varken ben sana gelmem.”  Perdeler kalkıyor, göz görüyor.  Bunlar olağan şeylerdir.  Rabbimiz, hepimizi eriştirsin.  Onlar yandı lamba oldu, biz de yanalım, yana yana bir lamba olalım.

Yine kadının birisi her şeyde besmele çekiyor. Kocası, kızıyor ve “Al şu cüzdanı sandığa koy. “ diyor.  Ardından karısını çeşmeye su almaya gönderiyor. Maalesef İslamsız toplum böyledir.  Cahiliye toplumu böyledir.  Kadını sürer yokuşa.  Neyse geçelim orayı.  Erkekler elime geçtiği zaman ben bilirim söyleyeceklerimi.  Sonra adam, içinden paraları alıp cüzdanı kuyuya atıyor.  Karısına da çarşıya gideceğini söylüyor ve cüzdanı getirmesini istiyor.  Kadın gidiyor; anahtarı çeviriyor ”Bismillah!”; elini sokuyor ”Bismillah!”; cüzdanı alıyor “Bismillah!”; getiriyor; cüzdanı ıslak. “Kusura bakma, bey.” diyor. “Anlamadım ne oldu, cüzdan ıslak.” Kocası, “ Tamam tamam hanım.” diyor. “Bundan sonra ben de sendenim.”  Evet, besmele koyar oraya.

Yolumuz; Allah yolu, kuleyle irtibat, Kuran’la irtibat, hayatta Allah’la buluşma, birbiriyle sevişme yolu.  Rabbimiz bizleri tekrar iyi günlerde, huzurlu günlerde buluştursun.  Neslimizi; önce iyi bir Müslüman olarak yetiştirebilmeyi ve ahrette Liva’ül-Hamd sancağının altında, Kevser’in başında buluşmayı cümlemize nasip eylesin.

 

Hasan Tahsin Feyizli’nin “Kuran’a Göre Allah Sevgisi ve Yabancılaşma” adlı konuşmasının üçüncü bölümüdür.

 

Kur’an’a Göre Allah Sevgisi ve Yabancılaşma – 1

Kur’an’a Göre Allah Sevgisi ve Yabancılaşma – 2