Kur’an’a Göre Allah sevgisi Ve Yabancılaşma – 1

Hayatımızı düzenlemek için Rabbimiz Teâlâ; biz kullarını, nası ile güzel, manası ile güzel Kur’an ile müşerref kılmıştır. Kullarının kendi haline bırakılmamaları, kendi hevâlarına göre yaşamamaları, başıboş hale gelmemeleri, bir anarşi toplumu olmamaları için herkesin kafa yorduğu ve çaresini bulamadığı reçeteyi, Rabbimiz bize göndermiştir.  Onun için toplum hastalıklarının önüne geçilmesinin yegâne ilacı Kuran’dır.

“Göz nereye bakar, gönül oraya akar;

Gönül nereye akar, ayak oraya gider.”

Evet, gönlün aktığı  yere ayak gider.  Gönül çok mühim bir şey tabii…  Bütün insanı harekete geçiren, duygularına şekil veren bir âlemdir.  Gözle gözükmez ama varlığı  bizi yönlendirir o gönlün. Hani diyor ya Yunus:

“Gönül Çalab’ın tahtı

Çalab, gönüle baktı

İki cihan bedbahtı

Kim gönül yıkar ise…”

Çalap dediği Allah Zül Celal’dir. O’nun nazargâh-ı ilâhisi gönüldür.  Gönüller çok mühim.  İnsanları her tarafa gönderir.  Bütün kumandalar, uzak kumanda, yakın kumanda hep gönüldedir.  Nefsin ve şeytanın, insanı seferber ettiği bir yerdir o gönül.  Bütün varlıklar, her şey sevgiye muhtaçtır. Her şey sevgiyle, severek olur.  Sevdiğin bir şey varsa dinlersin, sevmediğin varsa dinlemezsin. Bu bakımdan sevgi her şeyin başıdır. Bütün varlıklar, çiçekler, vs. sevgiyle büyür. Onun için sevgiye ihtiyacımız vardır.  Bu sevgi motiflerimiz; derin ilahi hakikatlere, sırlara, hikmetlere, duyuş ve sezişlere bağlanmalıdır.  Basit, yüzeysel değil.  Yani derinlere inmeli bu sevgi. Gönülden olmalı, geçici olmamalı.  Dostluk sevgisi olmalı bir yerde.  Ben iyiyi güzeli severim, O’ndan eserdir diye.  O’ndan eserdir diye sevmeliyiz.  Bu bakımdan bu sevgi karşılıksız olmalı.

Kaza kader Allah’tan, dilemekse kulundan.

Düşme şeytan ağına, tutan el olmaz kolundan.

Evrim, Darwin masaldır, geldik Âdem soyundan.

İster kovul, ister öl; dönme Allah yolundan.

Arkadaşlık anıdır, dostluk zamanıdır.

Oluyorsun imtihan, not mahşerde verilir.

Allah için yanan gönül, gönüldür,

Allah için yanmayan bütün kalpler, kömürdür.

Onun da yanacağı bir yer vardır, nerede yanar?  Müminlerin gitmeyeceği yer.  Hepimizin, hepinizin inşallah gitmeyeceği yer.  Allah için yanan gönül gönüldür, Allah için yanmayan bütün kalpler kömürdür, kömürleşir. Bu bakımdan müminler, birbirlerini O’nun için karşılıksız severler.

Bu sevgide ikiyüzlülük olmayacak, bu sevgi yüzeysel olmayacak… Sevgi gönülleri açar, gözlere bir nevi parlaklık bile verir. Sevindiği zaman insanın gözleri parlar. Her yönden pozitif enerji verir insana sevgi. Bu bakımdan sevgiye mutlaka ihtiyaç vardır. İnsanları birbirlerine bağlayan sevgi ama şimdi toplumda bir yabancılaşma var, bir kopma var. İnsanlar birbirinden kopmuş. Sosyolojik olay. Bu yabancılaşma kelimesini felsefeye sokan Hegel! Hegel buna kısaca “başkalaşma, başkası olma” demiş. Ali Şeriati de bundan esinlenerek “kendini unutma, farkında olmama” anlamını vermiş. Yani ferdin ve toplumun kendi öz varlığından kopuşu.  İşte görüyoruz toplumda. Kendi öz varlığından kopmuş, ipi kopmuş uçurtma gibi durmadan yere çakılıyor veya rast gele gidiyor. İşte bu sevgi koptuğu zaman insanlar birbirine yabancılaşıyor.

Kierkegaard diye bir filozof  “20. asırda medeniyetin temel vasıflarının yabancılaşması ve insanda soğuma olacak.” diyor. 20. asır bitti. Şimdi ısınma başladı. Topyekûn her tarafta bir kımıldanma var. Mekke toplumuna göre bir izdüşümü durumundayız. İzdüşümü bir üçgenin tersi. Sanki Mekke toplumunun diğer şekliyiz. Aynı açıları yaşıyoruz:  Tevhide dönüş, şirkten kurtulma. Toplumun birçok kesiminde birçoklarımız farkında olmasak da gizli veya açıktan şirk içinde olanlar var. Kur’an ile diriliş olacaktır inşallah.

Diğer tarafta Alman filozoflarından Nietzsche’nin, “Tanrı Öldü” diye bir kitabı var. Albert Camus diyor ki, “ Nietzsche tanrısız olmayı tasarlamadı, amacı bu değildi. O, bu ifadesiyle içinde yaşadığı toplumun tanrıyı öldürdüğünü söylemek istiyordu”. Ben de senelerdir şunu söylüyordum: (Mealin başında da var zannediyorum.) Allah var deyip de yok gibi yaşanmaktadır. Kur’an, “kitabımız” diyor, Kur’ansız yaşıyoruz. “Allah var” diyoruz fakat yaşantımızda Allah yok.  Problem burada.  Köşenin başına çık, sor “Allah var mı?” Herkes “var” diyecek. Binde bir çıkar “yok” diyen. Ama senin yaşantında var mı? Evet, bu bakımdan O, yaşantıya girecek. Görünür veya görünmez yerde, nerde olursa olsun. Bu bakımdan toplum, yaşantısından dışarıya çıkarıyor Allah’ı.

Albert Camus şöyle demiş: “Çağdaş insan her şeyden önce yabancılaşmıştır. Makinenin bir canlı parçası olmuştur. Makineleşmiştir ve birbirine karşı soğumakta, katılaşmaktadır.” Herkes birbirine menfaati varsa selam verecek, arayacak. Menfaati yoksa kesinlikle birbirlerini aramayacaklar. Bu sanayi toplumu insanının çoğu yalnız yaşayacak. Yalnızlık içinde… Evde olsa bile yalnız, ruhu yalnız yani. Ruhen insanlık yalnızlık içinde… Bu yalnızlığını çeşitli şeylerle gidermeye çalışacak. Sinema, eğlence, vb. Fakat bu yalnızlığı hisseden yer olan gönül, gıdasını bulamadığı için hala yalnız kalacaktır. Şimdi bu bakımdan yalnızlaşmanın sebepleri; alabildiğine umudu dünyaya bağlamak, hevesi dünyaya bağlamak, arzuları dünyaya bağlamak… Onunla tatmin olmak insanları gittikçe yalnızlaştırır.  Çünkü aynı put gibidir. Putun önüne varsan, ne kadar dert yansan bir derman bulabilir misin? Bütün bu türlü dünyaya karşı olan aşırı meylimizle, biz ona arzularımızı sunuyoruz demektir.  “Seninle tatmin oldum beni kabul et” der gibi onunla konuşuyoruz bir bakıma ve böylelikle kendi kendimizi, kime ait olduğumuzu unutuyoruz.

Demek ki bir taraftan yabancılaşma dinde oluyor. İnsanın kendi nefsinde, birbirleri arasında olduğu gibi yabancılaşma dinde de oluyor. Nasıl ki dinde yabancılaşma Allah sevgisinin azalmasıyla oluyor. Allah sevgisinin azalması insanlığı yozlaştırıyor. Allah sevgisi olmayan insanlarda varlık sevgisi yok olur. Hümanistlik diye bir felsefe var. Aydınlanma, pozitivist felsefe de oradan çıktı. Neyin karşılığı? İnsanların birbirine insancıl davranması. Ne kadar? Anlık insancıl davranma yani. Kibarlık, kibar olma, kibar gözükme, kibar gözükmeye çalışma gibi böyle yapmacık bir takım hareketlere başvurarak kendini güzel gösterme. Bu hümanistlik; gerçek tabanı olmayan bir söylemdir, tutumdur, davranıştır. Böylelikle insanlar daha çok kendini seviyor, kendini sevdiği için başkasına kendini göstermeye, satmaya çalışıyorlar. Ne yapıyorlar? Kıyafetlerini falan ona göre tanzim ediyorlar ki karşı taraf beni pahalı görsün. Gerçekten dedim ki bu Mekke toplumunun izdüşümü. Orada da, böyle satılık kadınları, fazla para almak için daha fazla yerlerini açıyorlarmış. Günümüzde de bulunduğu mevkide kadın vücudunu açacak ki fazla para alsın, fazla rağbet görsün. Cahiliye toplumu diyoruz biz bunun adına. Nedir cahiliye toplumu? Cahil değil, hayır. Her türlü yazı, edebiyat, felsefe, şiir, tarih, bir sürü şeyleri var.  Nedir? Kur’ansız hayat. Kur’ansız her devir, cahiliye devridir. Kur’ansız yaşayan her devrin ve her insanın hayatı cahiliye hayatıdır. Mekke devrinin cahiliye hayatı gibi. Onun için işte insanlar kendisini sevmeye başlar, kendisine değer vermeye, değerli olduğunu göstermeye çalışır.

Bütün yansıma sizden geliyor. Ay güneşten alıyor, ışık oluyor. Bende bir yansıma varsa o ışıktandır, buradaki ışıklardandır. Yoksa nereden bulacağız yansımayı, ışığı nereden bulacağız? Biz bir ay misaliyiz. Işık bizde yok ama yansıyor, size yansıtıyoruz.

Demek ki insanların amacı kendini göstermek, kendini sevmek… Kendini sevmek ne demek biliyor musunuz? Yani Allah sevgisi olmayanlarda narsistlik eğilimi başlar. Narsistlik ne demek? Kendini sevmek, kendini beğenmek ve kendine tapmak. Aynası çok mühimdir onun için, aynaya bakmak, kendini orada dev aynasında görmek… Millete kendini pahalıya satmak falan falan… Hep “ben” ! İstasyonu çevir çevir tek dalgalı radyo. Çevir çevir nefis dalgası. İkinci dalga yok, ikinci istasyon yok. Hep nefis dalgasıyla avunuyor. Kendi menfaati varsa var, yoksa yok. Ve o herkesin üstündedir, herkes onun sözüyle idare edilmelidir.  Narsist, kendine tapan adam. Devamlı muhalefette… Devamlı kavga halinde… Neden?  Kendine tapıyor. Başkasının fikrini kabul etmeme hastalığı var. Bu bir hastalık tabii… Bunlar böyle, görünürde modern toplum insanları, devamlı olarak bu yöne sürükleniyor ve kendini düşünemez hale geliyorlar.

Kendi varlığına, benliğine dönemiyor. Bu halleri ile Allah’ın rahmetinden, O’nunla alakadan, O’nunla ilişki kurmaktan uzaklaşıyor. Allah’a karşı yabancılaşıyor. Ve nefsiyle dost, Allah’a karşı sırt dönmüş oluyor. Bakıyorsunuz, nefsine mi dost Allah’a mı dost? Ya Allah’ın dostudur bir insan, ya da şeytanın veya nefsinin dostudur. Ya Rahmanidir veya şeytanidir.

Franz Kafka diyor ki: “Günah işlemek ruha sırt dönüş ve düşman safına geçiştir.” Dolayısıyla ruha kurşun atış, ruhu öldürmedir günah. Doğrudur. Bunun gerekçesini şöyle açıklıyor Franz Kafka: “Çünkü çok aldatıcı bir ses kulağıma geliyor. O sesi izlemek, o sese gitmek pahasına bizzat kendimden koptum. Koptum ve insana layık yaratılıştan ayrıldım. Düşman safına geçtim, ahlaki kötülük beni bizzat kendim olmaktan alıkoymuştur.”

Şimdi Avrupa’daki arabalarda navigasyon var. Buraya da gelmiş. Adres bulduruyor, “sağa git, sola git, şu sokağa dön.” diyor. Şeytan da melek de böyle bildiriyor. Melek: “Sağa git sağa git.”, şeytan “Sola git sola git.” diyor. Annem böyle durmadan ”subbuhun…” duasını okurdu sabahları, böyle ezberlemiş. Onun için anneler çok mühim. O fotoğraf, beni kendiliğimden otomatik hale getirdi. Kimse bana elhamdülillah “Şunu oku” demedi ama önemli olan o ruhu vermek. Bir düşünür, “Babam bana okumayı değil okumayı sevmeyi öğretseydi daha iyi yapardı” diyor bir yazıda. Anne de böyledir. Okumayı değil, okumayı sevmeyi öğretmelidir.

Adam İstanbul’a gelmiş, demişler ki “Ne gördün?” “Ah!” demiş. “ Öyle meyhaneler, şunlar, bunlar” falan. Öteki demiş “Ya, o kadar güzel camiler var.” Demek ki iki tane uzaktan kumanda var. Bak ne diyor?  “Hep kalbime gelen sesi takip ettim, öyle bir çamura düştüm ki şimdi farkına vardım, boğulmaktan kurtuldum. Kendim olmaktan beni alıkoymuştur bu günahlar ve ben yeniden kendimi bulmaya, kendimle uzlaşma yolunu tutmaya başladım.” Rabbimiz bu tabloyu gösteriyor bize. O falanca asırda söylemiş, Kur’an 6. asırda söylüyor bunu. Demek ki Kur’an’dan haberi olsaydı onun, bu kendinden kopma durumuna düşmeyecekti. Kur’an’dan haberi olsa bu toplumun, Kur’an’ı hayata geçirme programına başlasa temiz toplum haline gelecek bu toplum.

 Hasan Tahsin Feyizli’nin “Kur’an’a Göre Allah Sevgisi ve Yabancılaşma” adlı konuşmasının birinci bölümüdür.