Kur’an ve Sünnette Olumlu Şahsiyet Özellikleri

Arapça bir kelime olan ve Yunancada’da “karakter”  Türkçe’de ise “kişilik” kelimeleri ile ifade edilen şahsiyet, genel anlamı ile insanı insan yapan ve diğer varlıklardan ayıran fıtri yapı, özel anlamı ile de bir insanı diğerlerinden ayıran kişisel özellikler bütünü olarak değerlendirilebilir. Fıtrî ve kesbî yönleri ve çift kutuplu yapısı ile olumlu ve olumsuz özelliklere ev sahipliği yapan karakter, içinde bulunduğu psikolojik ve sosyolojik süreçlere göre yapılanma kabiliyetine sahib olup maddi ve manevi yaşantının seyri içinde tedricen oluşur.

Yüce Allah Kur’an’da; “O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı konusunda sizi imtihan için, henüz Arş’ı su üstünde iken gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratandır. Böyle iken “ölümden sonra şüphesiz diriltileceksiniz” desen, inkârcılar “Mutlaka bu, apaçık bir büyüdür” derler.”[2] buyurarak insanın yaratılış gayesinin “Salih amel” veya Kur’an’ın genelinde de defaatle “amel-i salih” olarak sürekli gündeme getirilen Allah’ın sevdiği ve razı olduğu işleri icra etmek olduğunu bildirmektedir. İyilik konusunda denenişini anlamlı kılan ve imtihan sırrının temel unsurlarını teşkil eden nefis, dünya ve şeytan üçgeninde vereceği kulluk çabasında insanın halife-i arz ve eşref-i mahlûkat payelerini koruması ve esfel-i safilin derekesine düşmekten korunması ilahi yardım olmaksızın mümkün görünmemektedir. Bu itibarla Allah; “Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiç bir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler.”[3] buyurarak insanların -adına fıtratullah da denilen- özel bir yapı üzerine yaratıldığını ifade etmiştir.  “Hani Rabbin (ezelde) Âdemoğullarının sulplerinden zürriyetlerini almış, onları kendilerine karşı şahit tutarak, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demişti. Onlar da, “Evet, şahit olduk (ki Rabbimizsin)” demişlerdi. Böyle yapmamız kıyamet günü, “Biz bundan habersizdik” dememeniz içindir.”[4] ayetiyle de vurgulanan ve “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna verilen müspet cevabın bio-psişik kodlarını ihtiva eden bir tohum gibidir. Bu tohum nübüvvet vahyinin suyu ile temasa geçtiğinde devinim kazanarak çatlar ve nebevi irşadın rehberliğinde yürütülen aşamalı bir inşa sürecinin sonunda olumlu karakter özellikleri ile muttasıf olan insan-ı kâmili meydana getirir. Psikolojik ve sosyal yönlerden en olumsuz şartlarda bile varlığını devam ettiren bu fıtrat; insana yaratılmışlığını fark ettirip yaratıcısına ulaşma konusunda bir şuur telkin eden ve enginden aşkına yönelmede ona bir iç itilim sağlayan a priorik bir durumdur.

Bu temel yapının diğer bir yönünü teşkil etmek üzere Allah insana temel doğruları ve temel yanlışları bilme şuurunu lütfetmiş ve bu hususu “Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.”[5] ayeti ile açıklamış, ayrıca kulluk görevini yerine getirmek üzere ona görmek için göz, işitmek için kulak, tefekkür etmek için akıl ve idrak ve iman etmek için kalp vermiştir.

Kur’an’da; “Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder…”[6] ayeti ile vurgulanan nefsin şerre yatkınlığı, “Kadınlar, oğullar, yük yük altın ve gümüş, salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçimliğidir. Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.”[7] ve “Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir.”[8] ayetleri ile öne çıkarılan dünyanın aldatıcılığı[9] ve geçiciliği[10], ayrıca “O, size ancak kötülüğü, hayâsızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.”[11] ilahi uyarısında vurgulanan şeytanın şerre davet edici vesveseleri[12]  karşısında kulluk görevini gerçekleştirmek zorunda olan insan Allah’ın lütfedeceği hidayete muhtaçtır. Bu lütuf ise vahiydir. Bu bağlamda Allah Kur’an’ı insanlar için bir yol gösterici, doğru yolun işaretlerini taşyıcı ve doğru ile yanlışı birbirinden ayırıcı bir kitap olarak vasfeder.[13] Bu yönüyle vahiy; insana var oluşsal anlam ve amacını tayin eden ve bu amacı gerçekleştirmesi konusunda onu inşa ve irşat edici Tanrı buyruğudur.

Tarih boyunca insanın manevi yapısını yaratılış gayesine göre yapılandıran ve Allah’ın talep ettiği olumlu karakter özellikleriyle insanı donatan vahyin inşa sürecinin en önemli özelliği metafizik karakterli olmasıdır. Çünkü insanın bu sürece dâhil olabilmesi Allah’a, indirdiği vahye ve peygamberine iman etmeye bağlıdır. Bu bakımdan imanın konusu gaybdır.[14] İman etmemiş olan insanın kendisini bu inşa sürecinin muhatabı görmeyeceği açıktır.

Vahiy ise aklî düşünceye önerdiği metot ve sunduğu tefekkür materyali bakımından doğru düşünmeyi sağlayan bir hidayet rehberidir. Onun ortaya koyduğu tefekkür metodu aklı; her seviyeden aklı ikna edecek düzeye sahip ihdâ edici delillerle tevhit inancına ve akabinde de Allah’ın sözünü O’nun maksadına uygun bir biçimde anlayabileceği vahyin diriltici atmosferine taşır. Bu bağlamda gözlemlenebilir âlemdeki eşsiz düzene ait delilleri, eşsiz bir düzenleyicinin varlığını simgeleyecek ve fark ettirecek bir yoğunluk ve kompozisyon içinde bir tefekkür malzemesi olarak akla sunar. Örneğin: Kur’ân insanların bizzat kendilerinde,[15] göklerin ve yerin yaratılmasında, geceyle gündüzün peş peşe gelmesinde, Allah’ın gökten indirdiği ve kendisiyle toprağa can verdiği suda ve rüzgârları evirip çevirmesinde insanlar için deliller olduğunu vurgular.[16] Böylece insanın bakışlarını dış dünyaya çevirir ve aklı kozmik sistemin sayısız harikaları üzerinde düşünmeye sevk eder.  Varlık üzerinde düşünen akıl varlıktaki nizamdan varlığa düzenini veren munazzime, eserden müessire, sanattan sanatkâra, yaratılandan Yaratan’a ve O’nun indirdiği vahyin ilahi sahihliğine imana ulaşır. Bu bağlamda iman olumlu karakter özellikleriyle muttasıf olan “insan-ı kâmil” in inşa sürecinde kurucu öznedir. İmanın, olumlu ve olumsuz kişilik özelliklerini aynı anda bünyesinde bulunduran kalbe nüfûz etmesi ile artık insanın karakter özelliklerinde ve bunların amel dünyasındaki gözlemlenebilir yansımalarında ciddi değişimler meydana gelir. Çünkü imanla birlikte insan-ı kâmili inşa hedefine doğru kişiyi iten fiilî bir “seyr-i sülûk” başlamıştır.

Olumlu karakter özelliklerini yapılandırmada iman unsurlarının en belirleyici olanı Allah’a ve ahiret gününe imandır. Bu sebeple Kur’an’da yüce Allah’ın eşi emsali olmayan isimleri, sıfatları ve fiilleri defaatle zikredilerek -tıpkı O’nun her an her yerde “hâzır” ve “nâzır” olduğu gibi- Kur’an’ın her ayeti yüksek dozda ilmek ilmek örülmüş bir marifetullah şuuru ile donatılmıştır. Böylece insan bir mümin olarak inanç, ibadet, ahlak ve muamelat başta olmak üzere hayatın hangi alanından bahseden hangi ayetle muhatap olursa olsun, Kur’an’la her temasa geçtiğinde onu hayır üzere inşa edici bir şuuru, Allah’ın rızasına uygun bir yaşamın özünü elde eder. Bu öz, Allah’a tahkîkî seviyede yapılan imanın somut bir neticesidir.

Kur’an’da resmedilen Allah-insan ilişkisinin merkezinde yer alan iman, insanı iki temel noktaya odaklar. Bunlardan birincisi insanın yaratılış gayesini vurgulayan kulluk gerçeğidir. İkincisi ise Allah’ın her şeyi bilen, gören, duyan ve herşeyden haberdar oluşunun insanın göğsünün içini bilecek bir ilim[17] ve ona şahdamarından bile daha yakın olmayı[18] ifade eden bir kurbiyetle somutlaştırılmasıdır. İnsan bu odaklanma hali ile her şeyi mutlak anlamda bilen, kudretli ve hesaba çekici bir yaratıcının gözetiminde kulluk vazifesini icra ettiği şuurunu elde eder. Bu aşamadan itibaren iman derûni bir irfana, teslimiyet ise irfanı besleyen bir terakkiye bürünür. Mutad dil kalıpları içinde vasfedilemesi pek de mümkün olmayan bu derinleşme hali olumlu karakter özelliklerinin zincirleme bir şekilde ortaya çıkışının ve olumsuz karakter özelliklerinin manevi yapıdan bir bir tasfiye edilmesinin en güçlü amili ve kulluğun en etkili motivasyonudur.

Olumlu şahsiyet özelliklerinin kurucu öznesi olan imana mazhar olan insanın elde ettiği karakter derinliği kalp ve amel dünyasında yeni bir özelliğe kapı aralar. Bu özellik maddi ve manevi dünyanın her işlevinde insanın sadece Yüce Yaratıcı’sının rızasını gözetmesi demek olan ihlâstır. Üzerine temellendiği yapı ve ortaya çıktığı konum itibariyle ihlâs; insan kalbinin ve karakterinin imandan sonra sahip olması gereken en önemli özellik olarak karşımıza çıkmaktadır.[19] Bu özellik Allah’ın rızasına uygun işlerin hiçbir tesir altında kalmadan ve süflî gayelerin peşine düşmeden sadece ulvi bir amaç ve manevi bir yöneliş eksenininde gerçekleştirilmesi sağlar. Çünkü ihlâs; sahibini Allah’ın razı olduğu amelleri görülsün, duyulsun ve bilinsin diye değil yalnızca O’nun rızasını gözeterek yapma erdemidir. Hz. Peygamberin pek çok ifadesinde beyan ettiği üzere, yapılan amellerin ahiret âleminde karşılık bulması ve sevap ile neticelenmesi imana bağlı olduğu kadar ihlâsın da temel bir karakter unsuru olmasına bağlıdır.[20]

Kur’an’nın Allah’ın sıfatları konusunda vurguladığı en önemli hususlardan biri de Allah’ın herşeyi gören (el-Basîr) olduğudur. Kulluk için yaratılmış olan insanın şuurunda her daim Yaratıcı’sının gözetiminde olduğu hissini inşa etmeyi hedefleyen bu vurgular özelde ibadetlerin genelde ise kulluk namına yapılan bütün salih amellerin makbuliyetinin nirengi noktasıdır. Hz. Peygamber bir hadîs-i şerifinde bu duyguyu iman ve İslam’ın tanımlarından sonra üçüncü sırada “ihsan” ifadesi ile zikretmiş ve “İhsan, Allah’a sanki sen O’nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Çünkü sen O’nu göremezsen de O seni muhakkak görür.”[21]  buyurarak bu kelimeye açıklık getirmiştir. Dolayısıyla özelde namaz, oruç, hac ve zekât gibi ibadetlerin genelde ise eza veren bir şeyi yoldan kaldırmaya kadar varan –insanın yaradılış gayesine atfen yaptığı bütün amellerin- Allah’ın rızasına uygun bir şekil üzere yapılması bu duygunun amel edenin kalp dünyasındaki istikrarına bağlıdır. Çünkü ihsan duygusu yani kulun kendisini her an Allah’ın murakabesinde hissetmesi “itkan”a yani kulun amelini, kendisini gören ve gözeten Allah’ın razı olacağı şekilde üst düzey bir ciddiyet ve kalite ile gerçekleştirmesini sağlar.

Allah’a iman etmiş bir müminin ihlâs, ihsan ve itkan duygularına ulaşabilmesi ve karakterinin bir unsuru olarak bu duyguların kalp dünyasında kalıcılığını sağlayabilmesi için, kendisine iman ettiği yaratıcısını gerçek anlamda tanıması gerekir. Bu sebeple Yüce Allah’ın ulûhiyetini ve yüceliğini ifade eden vasıfları ile Kur’an’da kendini tanıtmış ve kulunun karakterinde bir marifetullah şuuru oluşturmayı hedeflemiştir. İnsanın Allah’ı O’nun ulûhiyetine yakışır şekilde bilmesi onun eşref-i mahlûkat ve halife-i arz övgüsüne layık kılacak olan yüce bir şahsiyete, tahkikî imana ve salih amele ulaşmasını sağlayıcı olan çok önemli bir yoldur. Şöyle ki; Allah’ı gerçek anlamda tanıyan insan işlediği gizli-açık tüm günahları ve yaptığı bütün haksızlıkları Allah’ın bildiğini ve kendisini hesaba çekeceğini, bunun sonucunda ise O’nun gazabına ve azabına uğrayacağını bilir. Bu bilinç onun kalbinde adına “havfullah”, “mehâfetullah” ya da “haşyetullah” denilen bir idrak halini oluşturur. Bu bağlamda yüce Allah; “Allah’tan gerçek manada âlimler korkarlar.”[22] buyurur. Böylece kul Allah’ın huzurunda durup hesap vereceğini bildiği için nefsinin günah konusundaki arzularına gem vurur,[23] en çok korkulmaya layık olanın Allah olduğunu fehmeder.[24] Bu bağlamda mehafetin; Allah’ın gazabını çekecek işlerin terkedilmesi temeline dayalı “ittika” şuurunu inşa ettiğini ifade edebiliriz. Öyle ki Allah: “Kim, Rabbinin huzurunda duracağından korkar ve nefsini arzularından alıkoyarsa, şüphesiz, cennet onun sığınağıdır.”[25] buyurarak korku ile takva arasında canlı bir ilişki kurmuştur.

Bu marifet sayesinde insan Allah’ın kendisine sayısız nimetleri lütfettiğini fark eder. Bu farkedişle birlikte derin bir şükran-ı nimet duygusu belirir ve Yaratıcısına karşı aynı zamanda içinde derin bir sevgi de hisseder. Öyle ki Allah Kur’an’da “İman edenlerin ise Allah’a olan sevgileri daha güçlüdür.”[26] buyurmuş, başka bir ayette de “De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticaret ve beğendiğiniz meskenler size Allah’tan, peygamberinden ve O’nun yolunda cihattan daha sevgili ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin! Allah, fasık topluluğu doğru yola erdirmez.”[27] şeklinde ifade edilerek Allah’ı, Peygamberini ve Allah yolunda cihadı sevmeyi manevi yaşantının merkezine yerleştirilmiş, Hz. Peygamber de “Allah ve Rasulü’nü diğer şeylerden fazla sevmeyen kimse imanın hazzına eremez.”[28] buyurarak bu gerçeği ifade etmiştir. Bu bakımdan Allah sevgisi dini hayatın olumlu şahsiyet özelliklerinin temel unsurlarından biridir. Allah sevgisinin ifade ettiği anlamı izah sadedinde bir ayette “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler.”[29]  Şeklinde ifade edilmiş ve dinden dönenlerin yerine getireceği toplumun Allah’ı, Allah’ın da onları seveceğini dolayısıyla da gerçek manada Allah’ı sevmenin ve Allah tarafından sevilmenin dinin emirlerine tam anlamıyla ittiba etme ile gerçekleşeceğini ifade etmiştir. Görüldüğü gibi muhabbetullah “ittiba”nın temelidir.

Allah korkusu sebebiyle itaat etmek her ne kadar meşru olsa da İslam’da itaatın temeli Allah’a ve O’nun emirlerine duyulan sevgidir. İtaatin kemal noktası emredileni gönül hoşluğu ile yerine getirmektir. Bu olgunluğa ulaşan mümin için ibadetler bir yük değil bir zevk ve huzur vesilesi olur. Dolayısıyla kulluk namına yapılan bütün fiillerin mehafetullahın ve muhabetullahın kaynağı olan marifetullah şuurunun eşliğinde icra edilmesi gerekmektedir. İnsanın bu marifet edişten uzaklaşması sağlıklı karekterden ve dolayısıyla da sahih imandan ve salih amelden de uzaklaşması anlamına gelir. Bu bağlamda Yüce Allah: “Allah’ı gereği gibi bilemediler.” ifadesinden sonra bir kısım ehl-i kitâbın Allah hakkında kapıldıkları asılsız zanlar dolayısıyla vahyi inkâra kadar varan sapma eğilimlerinden bahseder.[30] Şu halde Allah’ın rızasına uygun yüce bir karekterin oluşması insanın iman etmesine ve Kur’an’ın talep ettiği manada bir marifetulllah şuurunu kazanmasına bağlıdır. İnsan ontolojik anlam ve amacını ancak bu duyguyu gerçek anlamda kazanma ve koruma ile gerçekleştirebilir. Bu bağlamda Yüce Allah müminin marifetullah bilincini muhafaza edebilmesi için; “Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar fasık kimselerin ta kendileridir.”[31]  buyurmuş ve “Rabbini bilen kendini bilir.” şeklinde ifade edebileceğimiz bir düsturla insanın kendisinin farkında olamasını Allah’ı unutmamasına bağlamıştır. Bu aşamadan itibaren marifetullah duygusunun muhafazası için Kur’an insana yeni bir yükümlülük getirmektedir. Bu “zikrullah”tır. Yüce Allah: “Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin.”[32] buyurarak bu vazifeye işaret etmiştir. Aslında belirli şekillerde periyodik olarak gerçekleştirilen ibadetler de kulun marifetullah şuurunu düzenli aralıklarla besleyerek canlı tutma amacına matuftur. Bu bağlamda Allah: (Ey Muhammed!) Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Cünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor. Allah’ı anmak (olan namaz) elbette en büyük zikirdir. Allah, yaptıklarınızı biliyor.[33] buyurmakta ve hatta “Namaz kılınıp (Cum’a) yerine getirilince, yeryüzüne dağılın da Allah’ın bol nimetinden, geniş lûtfundan (nasibinizi) arayın. Bir de Allah’ı çok anın, ola ki muradınıza erer, umduğunuza kavuşursunuz.”[34] ayeti ile bir namaz bittiğinde diğer namaza kadar olan boşlukta insanın Allah’ı unutmamasını talep etmektedir.

Allah’ın varlığı, birliği ve eşsizliği esasına dayalı olan iman ve bu imanın oluşturduğu olumlu karekter özellikleri insanı yaratılış amacını gerçekleştirme konusunda yeni bir adım atmaya sevk eder. Bu adım; imanla edinilmiş kişilik özelliklerini koruyan, geliştiren ve onların somut ahlaki neticelerini yaşam kalıpları içinde ortaya çıkaran ibadetlerdir. İbadetler şekli ve ruhî şartlarına riayet edilerek gerçekleştirildiğinde olumlu karakter özelliklerini kökleştirerek kalıcı karakter unsurları haline getirir. Bu bağlamda insanın kalp dünyası ile yapıp ettikleri arasında kuvvetli bir inşa ilişkinin bulunduğunu ve amelin olumlu veya olumsuz yapısına göre insanın karakterinin şekillendiğini ifade etmek yerinde olacaktır.

İnsanın iradeli davranışlarının kalp dünyasında olumlu ya da olumsuz mutlaka bir karşılığı vardır. Bu açıdan bakıldığında kalbin gerek fıtrattan getirdiği gerekse imana bağlı olarak elde ettiği faziletlerin varlığı ve bekası konusundaki en önemli unsur ibadetlerdir. İnançtan kaynaklanan ibadetler şeklî ve ruhî şartlarına uygun bir şekilde yapıldığında şahsiyet inşasının en önemli unsurlarından biridir. Bundan dolayı Hz. Peygamber namazı dinin direği saymış ve dindarlığın bekasını namazın gereği gibi kılınmasına bağlamıştır.[35]

Vahyin inşa sürecinin hedefi insan-ı kâmili meydana çıkarmaktır. İnsan-ı kâmil karakterinin öne çıkan en önemli iki özelliği ise iman ve takvadır. Daha önce ifade ettiğimiz üzere iman olumlu karakter özelliklerinin kurucu öznesidir. Allah’ın emirlerine gerçek manasıyla uymak ve yasaklarından gereği gibi kaçınmak olarak tanımlayabileceğimiz takvaise söz konusu inşa sürecinin dış dünyadaki gözlemlenebilir sonuçlarının toplamını ifade etmektedir. Bu açıdan düşünüldüğünde ibadetler; iman ve onun oluşturduğu kişilik özelliklerinin olumlu ve kalıcı davranışlara dönüşmesinde oldukça önemli bir fonkiyona sahiptir. Yukarıda namaz ibadeti özelinde açıklamaya çalıştığımız bu işlev bütün ibadetler için söz konusudur. Başka bir deyişle namazın, sahibini kötülüklerden alıkoymak suretiyle takvaya ulaştırması Kur’an’da diğer ibadet türleri için de aynı şekilde ifade edilmiştir. Bu bağlamda helaller karşısında insana kendisini tutmayı öğreten oruç, günahla yüz yüze geldiğinde günaha karışı itaat duygusunu koruma konusunda insanda adeta bağışıklık mekanizması gibi işlev görecek bir mukavamet bilinci oluşturur. Bu durum Kur’an’da; “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı.”[36]   ayeti ile ifade edilmiş Hz. Peygamber ise; “Oruç kalkandır.”[37] buyurarak oruç ibadetinin güzel ahlakı inşa ve olumsuz karakter özelliklerini ıslah edici boyutuna işaret etmiştir. Şahsiyet eğitiminde en önemli ibadetlerden biri olan oruç, hayırlı işlere yönelme arzusuna sahip bir irade geliştirme konusundaki işlevinin yanısıra insan-ı kâmil karakterinin en önemli unsurlarından olan sabır, metanet, şükür ve kalp inceliği gibi önemli pek çok şahsiyet unsuruna da kapı aralamaktadır. Dolayısıyla şeklî ve ruhî şartlarına uygun olarak gerçekleştirilen ibadetler insanın iç dünyasına ait değerlerin dış dünyadaki temsilcileridirler. İbadetlerin sonucu olarak iç dünyada meydana gelen huzur, sükûnet, arınmışlık duygusu ve manevi yöneliş hali ve dış dünyada oluşan ahlakî davranışlar ibadetlerin olumlu karakter özelliklerinin inşasını olumsuz karakter özelliklerinin ise ıslahını sağladığının en önemli belirtisi olarak kabul edilebilir.

           Yüce Allah’ın; “De ki: “Her kim Cebrail’e düşman ise, bilsin ki o, Allah’ın izni ile Kur’an’ı; önceki kitapları doğrulayıcı, mü’minler için de bir hidayet rehberi ve müjde verici olarak senin kalbine indirmiştir.”[38] ayetindeki ifadesi ile vahiy Hz. Peygamber’in kalbine indirilmiştir. Gerek ayetler gerekse hadislerde kalbe atfedilen konuma baktığımız zaman onun insan karakterinin doğuştan getirilen ve sonradan kazanılan boyutlarına ev sahipliği yaptığını, başka bir deyişle insan şahsiyetinin merkezi unsuru olduğunu ifade etmemiz yerinde olacaktır. Bu gerçekten dolayıdır ki Allah; “Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, düşünecek kalpleri, işitecek kulakları olsun? (Dolaştılar, ama ibret almadılar). Çünkü gerçekte gözler değil, göğüslerdeki kalpler kör olur.”[39] ayeti ile kalbin beşerî idrakin merkezi olduğunu ifade etmiştir.

Hz. Peygamber ise insanın bütün organlarının salih olup olmamasındaki belirleyici unsurun, kalbin “salâh” ya da “fesâd” namına taşıdığı ruh hali olduğunu ifade etmiştir.[40] Kur’an’ın tek ciltlik mazruf bir materyal olarak tek celsede Kâbe’nin damına indirilmeyip nerdeyse çeyrek asırlık bir sürede peyderpey Hz. Peygamber’in kalbine indirilmiş olması nüzul süreci boyunca vahyin O’nun kalbinde nebevi bir karakter inşa etmiş olduğunu ifade etmesi bakımından da oldukça önemlidir. Bu itibarla O Kur’an’ın inşa etmeyi hedeflediği insan-ı kâmildir. Bu yönüyle inşa edilmiş bir şahsiyet olan Hz. Peygamber “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et.”[41] ayetinin de ifade ettiği üzere aynı zamanda vahyin karakter inşa sürecinin etkin öznesidir. “Kalk ve uyar.”[42] ayeti ile bu göreve başlayan Hz. Peygamber çok samimi yakınlarına tebliğ çalışması yaptığı gizli tebliğ döneminin ardından “Yakın akrabalarını uyar.”[43] ayeti ile açıktan tebliğe başlamış, Ka’be’yi ziyaret için gelen çeşitli gruplarla tebliğ amaçlı görüşmeler yapmıştır. Müşriklerin bütün engelleme girişimlerine rağmen tebliğ hareketi ivmesini ve çapını sürekli genişleterek devam etmiş ve Kur’an’da teklif edilen olumlu şahsiyet özelliklerini insanlara kazandırmıştır.

İlahi mesajın, risalet misyonun ilk merhalesi olan tebliğ faaliyeti aracılığıyla insanlara ulaştırılması ile başlayan nebevi inşa, Hz. Peygamber’in insanların dikkatini vahye çekmek için gerçekleştirdiği “davet” faaliyeti ile devam etmiştir. Dinî hayatın bütün alanlarına ilişkin unsurların toplamına boyun eğip teslim olmaya çağırmak olarak da tanımlayabileceğimiz davet görevi “Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah’ın azabı çetindir.”[44] ayetinin de ifade ettiği gibi, Allah’ın peygamberine verdiği her şeyi tasdiklemeye ve emirlerine itaat edip yasaklarından kaçınmaya teşvik etmek esası üzerine kurulmuştur. Çünkü O’nun çağrısı direkt Allah’adır.[45] Hz. Peygamber davet görevini Allah’ın emrettiği gibi hikmet ve güzel öğütle[46]  hiçbir sosyal statü ayrımı yapmaksızın toplumun her kesiminde gerçekleştirmiş, civarındaki kabileleri ve pek çok devlet başkanını Allah’ın dinine davet etmiştir.  “Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden, kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”[47] ayeti davet görevinin, özel eğitimli bir topluluk tarafından profesyonel olarak icra edilmesi gereken bir görev olduğunu ifade etmektedir. Bu bağlamda davet görevinin ümmete kifâye yolu ile farz olduğunu ifade edebiliriz. Sahabe bu görevin üzerinde ciddiyetle durmuş ve davet görevlerini ifa için uzak coğrafyalara seyahat etmiştir.  Çünkü davet aksiyonu, nefsanî ve dünyevi faktörlerin karşısında oluşacak yozlaşmanın ıslahında ve dinî duyguların ve kulluk bilincinin korunmasında hayati derecede önem taşımaktadır.

Kur’ân Hz. Peygamberin temel görevlerinden birinin insanlara indirilen vahyi onlara açıklamak olduğunu ifade eder.[48] Hz. Peygamber, risalet gerevinin temel unsurlarından birini teşkil eden beyan görevini tam anlamı ile yerine getirmiş ve din adına mücmel bir hüküm bırakmamış, Kur’an’ın mücmel lafızlarını açıklamış, müşkil olanlarını aydınlatmış, genel lafızları tahsis, mutlak lafızları ise takyit etmiştir. Dolayısıyla Hz. Peygamber’in Kur’ân’ı beyanı sadece sözlü izah şeklinde olmayıp aynı zamanda vahyin gereklerini kendi kulluğunun bir icabı olarak bizzat yaşamak suretiyle uygulamalı bir şekilde gösterme metodu ile olmuştur. Örneğin; “Namazı kılın.” emri mücmel bir ifade olup Kur’ân’ın genelinde namazın nasıl kılınacağı ile ilgili bir açıklamaya rastlanmaz. Fakat Hz. Peygamber Allah’ın kendisine verdiği “beyan” yetkisi ile namazın nasıl kılınacağını beyan eder ve “Namazı benden gördüğünüz gibi kılın.” buyurur.[49] Böylece Hz. Peygamber vahyin mücmel ve muhtasar yapısını, bizzat kendi yaşamına tatbik ederek açıklar. Kulluğu ifade eden ibadetlerin zamandan zamana, görüşten görüşe, kişiden kişiye ve şartlara göre değişmemesinin ve sabit unsurlar haline getirilerek subjektif bir duygu olmaktan kurtulmasının tek yolu da yine Hz. Peygamberin beyanıdır. O’nun beyanı; ibadet ve kulluk normlarını ortaya koyarak dini, psikolojik bir duygu olmaktan kurtarıp dinin bekasını sağlamıştır. Kur’ân’ı incelediğimizde peygamberlerin gönderiliş sebeplerinden birinin de muhatap topluma kitabı ve hikmeti öğretmek olduğunu görürüz. Bu itibarla Yüce Allah: “Rabbimiz! İçlerinden onlara bir peygamber gönder; onlara âyetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları her kötülükten arındırsın. Şüphesiz, sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.” [50] ayeti ile peygamberlerin vahyi insanlara tebliğ edip, onları davet ederek vahyi beyan etmelerinin yanısıra vahyin inceliklerini bir muallim gibi insanlara öğretmekle de sorumlu olduklarını ifade etmiştir. Bundan dolayı peygamberler muhatap oldukları toplumlarda çok geniş bir öğretim faaliyeti sürdürmüşler, Hz. Peygamber de bu konumuna işaret ederek Allah’ın kendisini insanlığa bir muallim olarak gönderdiğini ifade etmiştir. [51]

Bunun yanısıra Hz. Peygamber’in, insanları şirk ve manevi pisliklerin tamamından arındırarak Allah’a ideal bir kul olmaya sevkeder.[52] Bu görev ise tezkiyedir. Hz. Peygamber nübüvvet görevinin bir gereği olarak yüklendiği tezkiye görevini yerine getirmek için geniş çapta bir faaliyet sürdürmüş ve insanları Allah’a iman ve itaat etmeye sevk ederek kulluk şuuruna zarar veren her türlü olumsuzluktan temizlemiştir. Koyu bir asabiyet duygusu ve bu duygunun egemenliğinde yapılan baskın, yağmalama ve savaşlar, köle olarak alınıp satılan insanlar, pek çok batıl hurafe ve adetler, zulmün, zorbalığın ve haksızlığın her türünün hâkim olduğu cahiliye toplum yapısı Hz. Peygamberin tezkiye hareketine başladığı yerin ve aldığı mesafenin en açık göstergesidir.

İnsanların kendi kız çocuklarını diri diri toprağa gömecek kadar insanlıklarını kaybettikleri bu ortamda Hz. Peygamber, yaptığı büyük tezkiye devrimi ile kan dökmeyi, hırsızlık yapmayı, mal, can ve ırz emniyetini bozacak her şeyi, iftira ve gıybet etmeyi, haksız kazanç olan faizi, karaborsacılığı ve rüşveti yasaklayarak toplumun cahiliye örf ve adetleri ile ilişkisini kesmiş ve toplumsal yapıyı olumlu şahsiyet özellikleri ile yeniden inşa etmiştir. Tezkiye, toplumun sosyal düzeninin ve erdemlerinin muhafazası için hayati önem taşımakta olup bu aksiyonun asli unsurlarına riayet edilerek Hz. Peygamberin uyguladığı orijinallikte gerçekleştirilmesi ahlaki erdemlerin ferd ve toplum yapısındaki bekasının temel unsurudur. Bu faaliyet, fert-Allah arası ilişkilerde beşerî kusur ve zafiyetlerin ıslahı ile başlayan ve çapını fert-toplum arası ilişkilerinin ıslahına taşıyan ivmeli bir harekettir.

Allah vergisi özel bir şahsiyet yapısına sahip olan Hz. Peygamber, nübüvvet öncesi hayatında ilahi terbiyeye mazhar olmuş ve sıdk, emanet, fetanet ve masumiyet gibi erdemlerle muttasıf kılınmıştır. Bu bakımdan O’nun şahsiyetinin, ilahi inşa ile kemale mazhar olması, vahyin ilk muhataplarının önünde bağlayıcı bir örnek olarak durmasının temel amilidir. Kur’an’da “Andolsun, Allah’ın Resûlünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.”[53] ayeti ile vurgulanan bu gerçek, nebevî inşanın özünü teşkil eder. Öncelikli olarak ilahi tezkiye ve inşaya mazhar olması sebebiyle O’nun yaşamı Yüce Allah’ın, vahiyle ile talep ettiği kulluk hayatının bütün boyutlarına ev sahipliği yapan örnek bir alandır. O, Yüce Allah’ın bir kulda bulunmasını ve bulunmamasını istediği karakter özellikleri bakımından “efrâdını câmi ağyârını mâni”dir. Cahiliye devrinin şekâvetinden vahiy asrının saadetine intikal evresinde insanların vahyi anlama ve yaşama eylemlerinin temelinde Hz. Peygamber’in nebevî şahsiyetinden neşet eden feyiz ve canlılığın derin izleri görülür.  Öz evlatlarını diri diri toprağa gömen zelîl ve zalim insanlar nebevî inşa sayesinde asalet ve merhametin simgesi olmuşlardır.

Görüldüğü üzere Kur’an; insanın, yaratılış amacını gerçekleştirebilmesi için bir hareket planı çizmiş ve onu kademeli olarak olumlu karakter özellikleri ile donatmıştır. Bu sürecin sonunda insanın sahip olduğu olumlu karakter özelliklerinin toplamı aynı zamanda ideal kulluğun da temel unsurlarını ifade eder. İman söz konusu özelliklerin kurucu ilkesi olarak insanda aşkın boyuta yönelme şuuru oluşturur ve insanın karakterinde -içinde iradenin de yer aldığı kalbî eylemlerin tamamının aşkın bir ilmin gözetiminde yapılması konusunda- güçlü bir yöneliş ve kararlılık inşa eder. Bu aşamadan itibaren Allah’a karşı duyulan sevgi, saygı, samimiyet, bağlılık, korku, haşyet ve takva gibi kalbî duyguların ve ruhî duruşların tamamı imandan kaynaklanır. Söz konusu özellikler gözlemlenebilir amel dünyasında bir takım belirtilerle kendisini hissettirir. Bu belirtiler toplamını, İslam olarak isimlendirebiliriz. İslam’ın tanımı çerçevesinde Hz. Peygamber’in ifade ettiği ibadet unsurları, imanla oluşan karakter özelliklerine kalıcılık ve derinlik sağlayarak adı geçen kalbî eylemlerin, gözlemlenebilir ahlakî davranışlarla somut hale gelmesini sağlar. Çünkü yapısı tamamen yüce Allah tarafından belirlenen ibadetler şeklî ve ruhî şartlarına uygun olarak gerçekleştirildiklerinde insanın hakiki anlamda aşkınla temâsını sağlarlar. Şeklî ve ruhî esaslarına uygun olarak ifâ edilmiş bir ibadet sonrası insanın manevi dünyasında oluşan huzur ve sukûnet, ibadetlerin; kulun Rabbine ulaşmasında birer manevi terakki köprüleri olmaları gerçeğinin en özge sonucudur. Bu konumuyla ibadetler imana ait psişik faaliyetin evrensel ahlâkî davranışları doğurmasında içten dışa, ruhdan bedene, düşünceden davranışa intikali sağlayan aracılardır. İbadetler içerdikleri maddi ve manevi boyutlarıyla imanın amel ve ruhun beden üzerindeki egemenliğini sağlayan dinî pratiklerdirler. Bu bağlamda nasıl ki iman ve onun doğurduğu temel kalbî değerler üzerine inşa edilmeyen bir ibadet Allah katındaki makbuliyeti açısından oldukça sorunlu ise hiçbir ahlaki sonuç doğurmayan ibadet de aynı şekilde dinî bakımdan sorunludur. Yüce Allah’ın Maûn suresinin 4. ve 5. ayetlerinde,  namazlarını ihlâssız bir şekilde kılanların riyakâr olduğunu belirtmesi iman ve onun zorunlu sonucu olan ihlâs olmaksızın yapılan bir ibadetin sağlıklı bir ibadet olmadığını ifade etmesi açısından oldukça önemlidir. Yine: “(Ey Muhammed!) Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor. Allah’ı anmak (olan namaz) elbette en büyük ibadettir. Allah, yaptıklarınızı biliyor.”[54] ayeti ile de özelde namazın genel de ise bütün ibadetlerin gerçekleştirmeyi hedeflediği ahlakî erdemlere işaret edilmiştir.   Buna göre ibadet aracılığıyla Kur’an’ın “salih amel” olarak isimlendirdiği olumlu davranışlar ile olumlu şahsiyet özellikleri arasında oldukça kuvvetli bir bağ oluşur ve yapılan her iyi davranış kendisini doğuran şahsiyet özelliğini güçlendirir. Amel ile güçlenen ve kökleşen bu özellik ise yeni ve daha nitelikli davranışların meydana gelmesinin ruhî zeminini hazırlar.

Vahyin karakter inşa metodu hem mahiyeti hem de hedefleri itibariyle Hz. Peygamber’in yaşamında ete kemiğe bürünmüş ve Allah Rasulü, risalet görevinin temel unsurları olan tebliğ, davet, tebyin, talim ve tezkiye aksiyonlarının çatısı altında müstesna bir nebevi üslup ile karakter inşasını hayata geçirmiştir. O’nun üslubu sevgi, saygı, ilgi, hoşgörü, yumuşaklık, sabır, samimiyet ve merhamet gibi ahlaki erdemler üzerine kuruludur. Dolayısıyla O’nun nebevi üslubundaki egemen tavırın entelektüel ve epistemolojik karakterli olmadığını ifade edebiliriz. Bu bağlamda Yüce Allah; “Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Sen onları affet. Onlar için Allah’tan bağışlama dile…”[55] ayeti ile Hz. Peygamber’in inşa ettiği toplum yapısının temel dinamiklerine işaret etmiştir. Vahyin icaplarını kendi yaşamında gereği gibi tatbik eden Hz. Peygamber’in kulluk hayatı ve ahlaki erdemleri bu anlamda nebevi inşanın temel noktasıdır. O, aklî ve ruhî bakımdan insanların kudret, kabiliyet ve zafiyetlerini dikkate almak suretiyle aşamalı bir metod izleyerek kolay olanı zor olana, müjdelemeyi korkutmaya öncelemiş ve onların hem akıllarına hem de kalplerine aynı anda hitap ederek ruh ile bedeni, dünya ile ahireti ve amel ile inancı bütünleştirmiştir.

Yasin PİŞGİN[1]
Elmalı’da Kişilik Oluşumu ve Nefsin Terbiyesi adlı kitapta yayınlanmıştır.

 

[1] Yrd. Doç. Dr. Akdeniz Üniversitesi İlahiyat Fakültesi.
[2] Hûd 11/7, ayrc. bkz. Mülk 67/2.
[3] Rûm 30/30.
[4] A’râf /172
[5] Şems 91/7. bkz.
[6] Yûsuf 12/53.
[7] Âl-İmrân 3/14.
[8] Âl-İmrân 3/185, En’âm 6/70.
[9] ayrc bkz. En’âm 6/32, A’râf 7/51, Tevbe 9/38.
[10] ayrc. bkz. Yûnus 10/24.
[11] Bakara 2/169.
[12] ayrc. bkz. En’âm 6/112, A’fâf 7/20, 200-201,Tâhâ 20/120.
[13] Bakara 2/185.
[14] Bakara 2/3.
[15] Zâriyât 20-21
[16] Câsiye 45/3-5, Yûnus 10/101, A’râf 7/ 57,185, Zümer 39/21, Nûr 24/43.
[17] Enfâl 8/43, Hûd 11/5, Mülk 67/13.
[18] Kâf 50/16.
[19] Bu bağlamda Hz. Peygamber insanın, kalbinin temizliği ve niyetinin ihlâsı oranında sevap alacağını ifade etmiştir. bkz. Buhârî, İmân 41, Müslim, İmâret 155.
[20] إِنَّمَا الأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ، وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى hadisi için bkz. Buhârî, Bed’u’l- Vahy 1, Itk 6, Nikâh 5,  Müslim, İmâret 155, Nesâî, Tahâret 60.
[21] Müslim, İmân 1, Nesâî, İmân 5, İbn Hanbel, I, 318-319
[22] Fâtır 35/28.
[23] Nâziât 79/40.
[24] Tevbe 9/13, Ahzâb 33/37.
[25] Nâziât 69/40-41.
[26] Bakara 2/165.
[27] Tevbe 9/24.
[28] Buhârî, Îmân 9, Müslim, Îmân 15.
[29] Mâide 5/54.
[30] En’âm 6/91.
[31] Haşir 59/19.
[32] Ahzâb 33/41.
[33] Ankebût 29/45.
[34] Cuma 62/10.
[35] Tirmizî, Îmân 8, İbn Hanbel, V. 231, 237.
[36] Bakara 2/183.
[37] Nesâî, Sıyâm 43.
[38] Bakara 2/97.
[39] Hacc 22/46.
[40] Buhârî, İmân 39, Müslim, Müsâkât 107.
[41] Mâide 5/67.
[42] Müddessir 74/1, 2.
[43] Şuarâ 26/24.
[44] Haşr 59/7.
[45] Kasas 28/87.
[46] Nahl 16/125.
[47] Al’i İmran 3/104.
[48] Nahl 16/43, 44, 66.
[49] Buhârî, Ezân 18, Edep 27, İbn Hanbel, Müsned,  V. 53, Dârimî, Salât 42.
[50] Bakara 2-129 ayrc. 151, A’li İmran 3/164, Cum’a 62/2.
[51] İbn Hanbel, Müsned, III. 328.
[52] Bakara 2/129, 151, Al’i İmran 3/164
[53] Ahzâb 33/21.
[54] Ankebût 29/15.
[55] Âl-i İmrân 3/159.