Kur'an-ı Kerim'de Fıtrat

dgr

“Fıtrat” kelimesi f-t-r kökünden gelmektedir. Bu kökten gelen kelimelerden “fatr” uzunlamasına yarmak, ikiye ayırmak; “iftar” oruçlu oruç açmak; “ infitâr” yarılmak, çatlamak, açılmak; “futûr” yarılmak, çatlamak; “fatar” mayalanmamış ekmek veya parmak uçları ile deveyi sağmak gibi anlamlara gelmektedir. “Fıtrat” kavram itibariyle, sonuna “te”harfinin ilavesiyle yapılan bir mastardır.

Kur’ân-ı Kerîm’de 19 yerde, “Fatr” kökünden türemiş fiil ve isimler, bir âyette de “Fıtrat” kelimesi geçmektedir.

“Fatr” ilkin yaratmaya başlama demektir. “Fatr” kelimesi ayetlerde sadece Allah (c.c.) hakkında geçmektedir. Yaratılan, yokluğun içerisinden çıkartılan ise göklerdir, yerdir, insanlar ve diğer canlılardır. (43/Zuhruf, 27; 21/Enbiyâ, 56; 20/Tâhâ, 72). “Fâtır” kelimesi bir sure adıdır. “Fatr’ veya “fıtrat” ilk yaratılışı ifâde ettiği gibi, devam eden bir yaratılışı da anlatır. “Fatr veya fıtrat”, bir şeyi yoktan ve örneksiz var etmek ve onu, belli bir hedefe doğru açıp ortaya koymak, dal budak saldırmaktır.

a

Rum 30. O halde sen yüzünü doğruca, ‘Allah’ı birleyen’ olarak dîne, (yani) Allah’ın, insanları üzerinde yarattığı fıtrata (İslâm’a) çevir. Allah’ın (İslâm’a kabiliyetli) yaratışında hiç değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.

Hanif; “Hanef” masdarından bir sıfattır. Lûgatta hanef ise sapıklıktan istikamete, çarpıklıktan doğruluğa meyildir. Nitekim doğruluktan eğriliğe, haktan haksızlığa meyletmeye “cim” ile cenef denir. Şu halde hanifin asıl anlamı, eğriliği bırakıp doğrusuna giden demektir. Bu mânâ ile örfte İbrahim milletine isim olmuştur ki, başka dinlerden, batıl mabudlardan çekinip, yalnız bir Allah’a eğilen, Allah’ı bir bilen demektir. “Şirk koşmaksızın tek Allah’a inananlardır.” (Hac, 22/31)

Demek ki buradaki “hanîfen”; ötedeki şirkin, ilimsiz olarak hevaya tabi olmanın tam zıddı olan hakka meyli, doğruluğu, tevhidi ifade etmektedir. Ve mânâ şu olur: Sen yüzünü dine öyle tut, öyle tam yönel ki, o eğriliklerden, o bozuk hevalardan, batıl meyillerden sakınıp yalnız hakka meylederek dosdoğru Allah fıtratına, -dine veya hanifliği açıklamadır yani fıtrat olan (yaratılışa uygun düşen) Allah’ın dinine, Allah’ın o fıtratına, o yaratışına sarıl ki insanları onun üzerine yaratmıştır. Hepsi yaratılış sözleşmesinde “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (A’raf, 7/172) hitabına “bela” (evet Rabbimizsin) demiştir. İnsan olarak yaratılmayı kabul etmekle yaratanın Rabliğine şahit olmaya söz vermiştir. Yaratılışın yaratanına delaleti tabiî (doğal) olduğu için her insanın yaratılışında, kendisine dair bilincinin aslında, vicdanının derinliğinde bir hak duygusu, Allah’ı tanıma gizlidir. Onun içindir ki, başlarının son derece sıkıldığı zaruret zamanlarında inatçı kâfirler bile, derinden derine yaratana bir sığınma hissi duyarlar. Nitekim “İnsanlara bir zarar dokunduğu zaman Rablerine dua ederler.” (Rûm, 30/33)

FITRAT kelimesi her ferdin kendine mahsus olan cüz’î yaratılışı değil, bütün insanların insan olmaları bakımından yaratılışlarında esas olan ve hepsinde ortak bulunan genel yaratılıştır. Dış etken, kazanma ve âdet gibi ikinci derecede bulunan sebeplerinden sarfı nazarla düşünülmesi gereken ilk yaratılış ve aslî yaratılış da denilen asıl fıtrattır. İnsanın “İnsan oluşu yönünden tabiatı” budur. Mesela insanın yaratılışında iki gözü bulunması asıldır. Bununla beraber anadan âmâ doğanlar da bulunabilir. Fakat bu genellikle insanların üzerine yaratıldığı asıl fıtrat ve tabiat çeşidi değil, ikinci derecede görünür sebep olarak düşünülecek cüz’î ve şahsî bir yaratılıştır ki, insan gerçeği onsuz da meydana çıkabilir. Ferdin cüz’î yaratılışında herhangi bir sebeple eksiklik bulunabilirse de asıl fıtrat, sağlıklı ve sağlamdır. Mesela gözün fıtratı, Hakk’ın âyetlerini görmektir. İyi görmeyen bir göz, sonradan meydana gelen bir sebeple hasta demektir.

Bunun gibi bütün organların yaratılışında asıl olan bir fıtrat (yaratılış amacı) vardır ki, ona o organların menfaati, vazifesi, fonksiyonu, fizyolojisi yahut tabiatı denir. İnsan nefsinin bütün meyillerinde böyle yaratılış hikmetine doğru esaslı bir içgüdü, bir tabiat vardır ki, ona da fıtrat denir. Ve fıtrat, hep hak ve hayra yönelik bir istikamet takip eder. İnsanın, insan ruh ve zekasının, fıtratının aslı da Hakk’ı tanımak ve gerçek yaratanından başkasına kul olmamak içindir. İnsana ruh, yanlış duysun, şeytana uysun diye değil, gerçeği ve iyiliği duysun, aslını ve sonunda döneceği yeri ve ona karşı vazifesini bilsin diye verilmiştir.

Kısaca Hadis-i şerifi ile anlatıldığı üzere, “İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibi maden maden çeşitli yaratılış ve karakterlerde” bulunabilirlerse de asıl insanlık fıtratı, insan tabiatı bakımından hep birdir. Âdemoğludur. İnsanın, insan olma yönüyle asıl fıtratı (yaratılışı), yaratıcısına boyun eğmek, “Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk yapsınlar diye yarattım..” (Zâriyat, 51/56) buyurulduğu üzere yaratan Allah’a kulluktur. Dinsizlik fıtrata (yaratılışa) aykırı bir sapıklık olduğu gibi, Allah’tan başkasına tapmak da öyledir. Fıtrat dini, Allah dini, haniflik (tek Allah inancına bağlılık), İslâm’dır. “Allah katında gerçek din, İslâmdır.” (Al-i İmran, 3/19), “Göklerde ve yerde kim varsa, hepsi ister istemez O’na boyun eğmiştir. Sonunda da ancak O’na döndürülüp götürüleceklerdir.” (Âl-i İmran, 3/83).

Fıtratın aslı tam ve sağlamdır. Maddî bakımdan böyle olduğu gibi manevî ve ahlakî bakımdan da böyledir. Fıtratın bu sağlamlığı, düşünce alanında ve sosyal şartlarla terbiye çevresinde, âdetlerin akışı içinde ya bozulur veya güzel bir gelişme ile kemalini bulur. Ahiret de bu iki sonucun birine göre olur.

Bu durumda dinin iki kayağı vardır: Biri fıtrat, biri kazanç. Fıtrat sadece ilâhidir. Gerçek bir yöneliştir. Allah’ın emrini yerine getirerek Allah’a ermek için, hep Hakk’a doğru bir gidişi ifade eder. Kazanç, süpjektif ve objektif çeşitli şartlar içinde duygunun hareketleri, zihnin düşünceleriyle ilgili olduğundan fıtratın istikametine aykırı heveslere, zararlara, haksızlıklara, isyan ve şirke sürükleyebilir. Bundan koruyacak olan ise dindir. Bunun için buyuruluyor ki, dine hanif (Allah’ı bir kabul edici) olarak yüz tut, Allah’ın fıtratına sarıl. Allah’ın yaratmasını değiştiren yok, yahut Allah’ın yaratışına bedel bulunmaz. Bu cümlenin, inşa veya ihbar olarak birkaç mânâya ihtimali vardır: Yani Allah’ın asıl yaratışı olan fıtratı, gereğinin aksine giderek bozmaya, değiştirmeye kalkışmayın. Çünkü Allah’ın yaratışına bedel bulunmaz. Zayi ettiğiniz bir kabiliyeti hiçbir sanatla yerine koyamazsınız. Yahut Allah’ın yarattığı fıtratın aksine din uydurmaya, hüküm koymaya kalkışmayın. Siz mesela erkeği dişi, dişiyi erkek yapamazsınız. Yahut Allah’ın yaratışını başkalarına isnad etmeye, başkalarını yaratıcı yerine koyup da ortak koşmaya, Allah’ın hükmünden çıkmaya çalışmayın. Çünkü Allah’ın yarattığı milki, sizin milkleriniz gibi değiştirilmez. Din fıtratı değiştirmek için değil, fıtrattaki genel güvenceyi geliştirmek içindir.

Kâinatımız Allah’ın koyduğu kanunlara boyun eğer ki, biz bunlara kâinat kanunları adını veriyoruz. Hareket konu­sunda, başlangıçlar ve sonlar mevzuunda hep bu kanunların seyrini ta’kîb eder. Hiç birisini çiğneyemez. Atom yapısı itibarıyla muayyen bir şekilde ve muayyen bir sıraya göre, madde ve enerjiden meydana gelmektedir. Atomdaki hareket ve çekim düzeni tamamen belirli kanunlara bağlıdır. Ve hiç bir atom bu belirtilen düzenin dışına çıkmak gücüne sahip değildir. Bugünkü dü­zenin dışında başka bir düzene geçmek ve onu da denemek durumu mevzu bahis olamaz. Allah’ın koyduğu düzeni değiştirme imkânı yok­tur onun için. Ve bu düzen şekliyle atom Allah’a kulluk vazifesini ye­rine getirmektedir.

Bugünkü ilim bize diyor ki; yeryüzünde hayat değişime uğramış­tır. Sürekli bir tekâmül olmuştur. Basitten mükemmele doğru gelişmiş­tir. Fonksiyonu daha ‘gelişmiş ve organları tekâmül etmiş, vâsıta ve ga­yeleri daha da komple bir hal almıştır. Eğer bu söylenenler doğru ise bu gelişme de Allah’ın varlıklarla ilgili vaz’ettiği kanunlara uygun olarak cereyan etmiştir. Ve her varlık kendi kaderince bu gelişmeye uymuştur. Binâenaleyh bu gelişme de, aslında kâinatın yaratanına karşı yerine ge­tirmekte olduğu ibâdet vazifesinin bir bölümüdür. Bu da bir nevi Hak Teâlâ’nın şu mübarek kavl-i şerifinin ilmî yol­dan bir izahıdır:Sonra (iradesi), bir duman (gaz) halinde olan göğe yöneldi. Ona ve yeryüzüne: “İkiniz de isteseniz de istemeseniz de (bir düzen ve uyum içinde var olup hükmüme) gelin.” buyurdu. Onlar da: “İsteyerek geldik.” dediler. “(Fussilet, 11).

İnsanın bütün varlıklar içinde, apay­rı ve eşsiz bir yeri vardır… Hiç bir şey ona benzemez bu eşsizlikte. Ve ondaki özellikler hiç bir canlıda yoktur. İnsan, bir avuç toprakla ilâhî bir nefhadan ibarettir. Ve o, diğer var­lıklardan ayrıldığı gibi onun ibâdeti de diğer varlıklardan ayrı olacak­tır. Ama sonuç itibârıyla aynı noktada birleşmektedirler… İtâaat an­lamına gelen ibâdet kâinatın ortak özelliğidir ve bu noktada canlı cansız bütün yaratıklar ortaktır. Bu özelliği itibârıyla insan da kâinat kanunlarının hududu içerisindedir ve bu noktayı asla aşamaz.

Kaynak: İbn-i Kesir tefsiri

Elmalı tefsiri