Kulluk ve Tevazu

“Rahmân’ın (has) kulları o kimselerdir ki yeryüzünde mütevazı bir şekilde yürürler ve cahiller kendilerine laf atarsa (tartışmayıp): “Selametle (hoşça kal).” de(yip gider)ler.”

Furkan Suresi 63. ayet

Furkan Suresi’nde Rahman’ın has kulları olarak isimlendirilen bir grup insan vardır. Bu insanlar, yaratılış gayelerine uygun bir hayat sürdükleri için Rahman’a nispet edilerek anılmışlar ve dolayısıyla has/hakiki kul olma şerefine ermişlerdir. Allah’a itaat eden, O’na kullukta bulunan, kulağını, gözünü, dilini, kalbini Allah’ın kendisine verdiği emirlerle meşgul eden bir kimse ubûdiyyet/kulluk vasfını almaya hak kazanır. Bunun aksi durumda olan kimse ise “Andolsun ki biz, cin ve insanlardan birçoğunu cehennemlik kıldık; çünkü onların kalpleri vardır, onlarla (ilâhî hakikatleri) anlamazlar; gözleri vardır, onlarla (İslâm’a ait gerçekleri) görmezler; kulakları vardır, onlarla (İslâm’a dair emirleri) işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidirler, hatta daha aşağı/daha şaşkındırlar. İşte onlar, (düşünce, inanç ve yaratılış gayesinden ve Allah’a kulluktan) gafil olanların ta kendileridir.” (Araf Suresi, 179) ayet-i celilesinin kapsamına girer. Furkan Suresi’nde söz konusu edilen Rahman’ın has kullarının sıfatları üzerinden İslâm ahlâkının, medeniyetinin, düşüncesinin bir özeti yapılmış ve ideal Müslümanın nasıl olacağı anlatılmıştır.

Rahman’ın bizzat kendisi tarafından, Rahman’ın kulu olarak anılma şerefine nail olan bu güzel insanların birinci sıfatı, “yeryüzünde mütevazı bir şekilde yürürler” ayetinin ifade ettiği husustur. Müfessirlere göre “yürürler” ifadesi onların yaşayışlarını, her türlü uygulama ve tasarruflarını ifade eder. Yürüme eylemi, hayatın içinde büyük bir yer tuttuğu, yeryüzünde bir yerden, bir başka yere intikali sağladığı; diğer insanlarla birlikte ve hatta içli dışlı olmayı da içinde barındırdığı için öne çıkartılmış olabilir. O güzel insanların yeryüzündeki yürüyüşleri ve hareket tarzları mülayimdir. Zorba, mağrur, kibirli, saygısız, kaba ve haşin değil; sükûnet ve vakar ile alçak gönüllü bir şekilde terbiyeli, nazik ve yumuşak yürürler. Etraflarına sıkıntı, eza vermez, sendeler gibi gitmez, hesaplı, saygılı, merhamet tavrıyla güven ve huzur yayarak giderler. Onlar yeryüzünde cahillerin, cahilliklerine karşılık vermeksizin alçak gönüllüce yürürler, itidalli/orta yollu yürürler. Orta yollu olmak, ağırbaşlılık, güzel bir davranıştır ve peygamberlik ahlâkındandır. Peygamber as şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar, siz sükûnetle, ağırbaşlılıkla hareket etmeye bakınız. Çünkü iyilik hızlıca yürümekte değildir.” (Sahihu’l-Buhari, c.2, s.601)

Peygamber (sav)’in sıfatları ile ilgili rivayete göre O as ayağını yerden (yürümek maksadıyla) kaldırdı mı güçlüce kaldırır; adımını ortalama bir şekilde meyillice atar; yumuşak ve vakar ile yürür; yukardan aşağıya inermiş gibi geniş adım atarak ilerlerdi. Bu ise böbürlenerek, büyüklenerek yürüyenin yürüyüşünden farklıdır. Nereye gidecekse, oraya doğru giderdi. Bütün bunları da yumuşaklıkla, yere sağlam basarak ve acele etmeksizin yapardı.

Ez-Zührî, hızlıca yürümek yüzün vakarını giderir, demiştir. İbn Atiyye de, çok çabuk ve ısrarla acele yürüyüşün, ağırbaşlılığı ve vakarı giderdiğini belirtmiştir. Hayır ise orta yollu olmaktadır.

Bu konu ile ilgili dikkate değer bir tefsir de şu şekildedir: Zeyd b. Eşlem ifadenin tefsirini soruştururken gördüğü bir rüyayı anlatır. Rüyasında birisi, bunlar yeryüzünde fesat çıkartmak istemeyenlerdir, demiştir. Benzer bir manayı veren Kuşeyri de bu ifadeyi, yeryüzünde fesat çıkarmak ve günah işlemek için değil de yüce Allah’a itaat ve akılsızca işlere sapmaksızın mubah işler için yürüyenlerdir, diye de açıklanmıştır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İnsanları (küçümseyip) yanağını bükme/yüz çevirme ve yeryüzünde şımarık yürüme! Çünkü Allah, böbürlenen ve kendisini beğenip övünen hiç kimseyi sevmez.” (Lokman Suresi, 18) “Yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü sen ne yeri yarabilirsin (ne de) boyca dağlara erişebilirsin.” (İsra Suresi, 37)

Seleften bazıları, yapmacıklı ve zayıf görünerek yürümeyi de mekruh kabul etmişlerdi. Hatta Hz. Ömer ra yavaş yavaş yürüyen bir genç görmüş ve hasta mısın diye sormuş; onun; hayır cevabı üzerine kamçısıyla üzerine yürüyüp güçlü yürümesini emretmiştir. Burada mütevazı şekilde yürümekten maksat, sekînet içinde, vakarlı olarak yürümektir. Nitekim Allah Rasûlü as şöyle buyurmuştur: “Namaza geldiğiniz zaman ona koşarak gelmeyin, üzerinizde bir sekînet olduğu halde namaza gelin…”

Rahman’ın has kullarının ikinci sıfatları Cenâb-ı Hakk’ın “cahiller kendilerine laf atarsa (tartışmayıp): “Selametle (hoşça kal).” de(yip gider)ler.” ayetinin ifade ettiği husustur. Cahiller, yani kendini bilmez edepsiz kimseler kendilerine laf attığı zamanda onlara “selam” derler. Selametle neticelenecek söz söylerler. Onlara çatmaya tenezzül etmezler, tahammül de ederler. “Selam” sözünün anlamı, biz de size uyup sizin gibi cahillik yapmayız; sizin yaptığınıza karşılık size selam verip, size bulaşmayız, demektir. Onlara misliyle mukabele etmezler, aksine onları affedip bağışlarlar, sadece hayır söylerler. Benzer bir ayette de şöyle buyurulur: “Onlar boş/faydasız ve uygunsuz söz işittikleri zaman, ondan yüz çevirirler ve: “Bizim işlerimiz (amellerimiz) bize, sizin işleriniz de sizedir. Size selam olsun (hoşça kalın), biz cahil(lik eden)leri istemeyiz. (Cahil kimselerle oturup kalkmayız/arkadaşlık etmeyiz.)” derler.” (Kasas Suresi, 55)

Diğer taraftan, onların maksatlarının, selâmet ve sükûneti temin etmek olması da muhtemeldir. Yani bu ifade ile sakınsınlar ve durumlarını düzeltsinler diye, onların gidişatlarının kötü olduğuna dikkat çekmeleri de anlaşılabilir. Ancak müminlerin cahillere aynıyla muamelede bulunmaktan kaçınmaları gerektiği anlaşılmaktadır. Yine bununla, onların cahilliklerine mukabil sabır göstermenin kastedilmiş olması da muhtemeldir. Hasan el-Basri, onlar hilim sahibi kimseler olup bilgisiz değildirler; dolayısıyla kendilerine bilgisizce tavır takınıldığında onlar hilimle mukabele ederler, demiştir. Bu ayetteki selam saygı, hürmet selamı değil, vedalaşma selamıdır. Bu tıpkı İbrahim as’ın “(İbrahim) dedi ki: “Sana selam olsun (selametle kal), senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim.” (Meryem Suresi, 47) ayetindeki ifadesi gibidir.

Mücahid, selamın manasını uygun ve yerinde söz olarak vermiştir. Yani cahili, yumuşaklıkla, rıfk ile defedebilecek bir sözdür. Bazıları da şöyle demiştir: Cahilce sözlere muhatap olan kimsenin cahile bu lafızla selam demesi gerekir. Yani senin zararından biz selamette olalım, teslimiyet bulalım manasında bir cevap verilmiş olur.

İki sıfatını izah etmeye çalıştığımız Rahman’ın has kulları için Rabbimizin vaadi ne güzeldir: “İşte bu (sayılan özelliklere sahip olarak Rahmân olan Allah’a kulluk görevini yapa)nlar sabırlarından dolayı, cennetin en yüksek mevki(ler)i ile mükâfatlandırılacaklar ve orada bir sağlık dilekleri ve selam ile karşılanacaklardır. Orada ebedî kalacaklardır. (O) ne güzel bir kalacak yer ve ne güzel bir makamdır!” (Furkan Suresi, 75-76) 

Zeynep Yaren Çelikbilek

Yararlanan Kaynaklar
Fahreddin Razi, Mefatihu’l-Ğayb
Kurtubi, el-Camiu’l-Ahkami’l-Kur’an
İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri
Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili
Hasan Tahsin Feyizli, Feyzu’l-Furkan Açıklamalı Kur’an-ı Kerim Meali