Köle Çobanın Hz. Ömer’e Cevabı

 

İslâm, I, sy. 2 (Ekim 1983), s. 48.

İslâm tarihi ve literatürü ibretli kıssalar, hikmetli sözler ve asil ahlâk tablolarıyla doludur. Okunması ve hafızada kalması kolay, kısa fakat muhtevası değerli bu hoş misal ve menkıbeleri sağlam kaynaklardan toplayarak zaman zaman okuyucularımıza sunmak istiyoruz. Dileriz ki ibret alınmasına, hayat ve davranışlarımıza ışık tutmasına sebep olur. İşte bunlardan biri:

Abdullah b. Dînâr radıyallâhu anh şöyle rivayet eder:

Halife Hz. Ömer radıyallâhu anh ile beraber Mekke-i Mükerreme’ye doğru yola çıkmıştım. Yolculuğumuz esnasında dağdan bize doğru bir çoban inip geldi. Bizleri hiç tanımıyor ve lalettayin yolcular sanıyordu. Hz. Ömer radıyallâhu anh denemek kastıyla ona dedi ki:

“Ey çoban! Bana bu sürüden bir koyun satsana.”

Çoban derhal şöyle cevap verdi:

“Ben bir köleyim.” (Bu sürünün sahibi ben değilim. Efendim beni bu sürüyü korumam ve otlatmam için vazifelendirdi, satmak için selahiyetim yoktur.)

Hz. Ömer denemesine devam ederek ona şöyle karşılık verdi:

“Satarsın, sonra da efendine bana sattığın koyun için ‘Kurt kapıp yedi.’ deyiverirsin olmaz mı?”

Böyle bir yalanla efendisini aldatmak saf ve temiz çobanın iman anlayışına uygun değildi. Bu sebepten kısa fakat özlü bir soru ile karşılık verdi.

“Fe eyne Allah!” (Yani efendime böyle dersem Allah nerede kalır?!! O her yerde hâzır ve nâzır değil mi, her şeyi görmüyor, bilmiyor mu; kulları aldatsak bile O’nu aldatmak mümkün mü? Emanete hıyanet eder ve yalan söylersek bizim Allah inancımız nerede kalır!?)

Hz. Ömer bu halisâne cevaptan çok memnun oldu, duygulanıp ağladı. Sonra bu dürüst köleyi efendisinden satın alarak âzat eyledi.Ve köleye şöyle dedi:

“Verdiğin cevap işte seni kölelikten kurtardı, âzat edilmene sebep oldu. Umuyorum ki âhirette de cehennemden kurtulmana vesile olur.”

Bu küçük rivayet, İslâm’ın o çağdaki canlılığını, halkı nasıl derinden etkilediğini gösteren güzel bir misaldir. Anlaşılıyor ki ihlas, takva ve samimiyet, cemiyetin her tabakasına yayılmış kölenin ve dağdaki çobanın bile tabii sıfatı haline gelmiştir.

Halk böyle iken devlet büyükleri de Allah korkusunu, iman rikkatini muhafaza etmiş haiz olduğu makam, şöhret ve maddî imkânlar sebebiyle şaşırıp şımarmamıştır. Onların kalbini dünya sevgisi ve âlâyişi sarıp katılaştırmadığı için imanın heyecan ve hassasiyeti devam etmiştir. Halife Hz. Ömer’in karşılaştığı bu asil hareket karşısında duygulanıp gözyaşı dökmesi bunun delilidir. İyi ve temiz kimselerin taltif edilerek mükâfâtlandırılması ancak iyi idarenin ve başarılı yöneticinin bir özelliğidir. Şu söz unutulmamalıdır ki “Ancak kadir bilinen yerde, kadri bilinecek insanlar çoğalır.”

Hükümetin başkanı bir şehirden, diğer bir şehire çölleri aşıp giderken mütevazi vatandaşlar gibi gösterişsiz, merasimsiz, tantanasız, maiyyetsiz gidebilmektedir.

Bu durum bize İslâm diyarında devlet otoritesi, emniyet ve asayişin fevkalâde iyi seviyede olduğunu gösterir. Daha sonraki devirlerde aynı yerde hac kervanları ve surre alaylarının hücuma uğrayıp yağmalanması, cahil bedevilerin cenbiye denilen hançerleri ile yolcuların karınlarını deşmesi fevkalâde acı bir gelişmedir. Teftiş ve adaletin olmadığı, kötünün tedip edilmediği ve iyiliğin teşvik görmediği yerde ilerleme ve hayırlı gelişme olmaz.

Allah celle celâlüh bizi imandan, ihlas, takva ve samimiyetten ayırmasın, hakiki İslâmî eğitimi ihmale uğratmasın ki fert, cemiyet ve devlet olarak kurtuluşumuz büyük ölçüde buna bağlıdır.