Kınalızade'de Mutluluk

CELÂL TÜRER

İnsanoğlu hayatta en yüksek değerin ne olduğunu daimi olarak soragelmiştir. Düşünce tarihine baktığımızda genellikle tüm filozofların insan için en yüce değer ve en son gayenin mutluluk olduğunu ifade ettiklerini görürüz. Fakat mutluluğun ne olduğu filozoflar arasında tartışılmış, ortak bir görüş or­taya konmamıştır. Hayatın amacı olan mutluluğun, çeşitli tarifleri yapılmıştır. Sözgelimi, mutluluk dünyada yaşarken gam ve kederden kaçmak, hayatı şevk ve neşeyle karşılamak, erdemi yaşamak şeklinde anlaşılmıştır. Mutluluk, ahlak filozoflarının terimleriyle, bir “kcıkia”, zevk-ü safa, “Lux” zevklere yönelmek, bir ataraksia ya da eudaimmonia hali olarak ortaya konulmuştur. Ahlâk felsefesi ile ilgili literatürde hemen göze çarpan “mutluluk” ve “mutlu” terimlerinin ne olduğuna her filozof kendi sistemi içinde cevap aramıştır. Söz­gelimi faydacılar, doğru eylemin ölçütünün en çok sayıdaki insana en büyük mutluluğu sağlaması olarak iddia ederlerken, hedonist ve edomonistler, mutluluğun bizatihi kendinde iyi olduğunu ileri sürmüşlerdir.

“Mutluluk” ve “mutlu” terimlerinin ne anlam ifade ettiklerini belirlemede “mutlu” terimi üzerinde yoğunlaşmanın daha uygun olacağı kanaatindeyiz. Zira “mutluluğu” içeren herhangi bir cümle, mutluyu içeren bir sinonim cümle ile daha kolay ifade edilebilir. Sözgelimi “Evlilikte mutluluğu buldu” cümlesi “Evliliği ile mutlu oldu” cümlesiyle hemen hemen aynı anlamdadır. Bunun yanı sıra “Mutlu” kelimesi mutlulukla ilişkili olmayan bazı kullanışlara da sahiptir. Örneğin, “mutlu bir rastlantı” ifadesinde terim bir şahsa veya hayatın bir anına uy­gulanır. (“O, çok mutludur; hayatımın en mutlu anıdır.”)

Sözlüklere baktığımızda “mutlu” ile ilgili tanımları şöyle sıralayabiliriz:

( 1) Her ne olursa olsun “mutlu” en azından değişik derecelerdeki mümkün mutluluk anlamına gelir; bir insan diğerinden daha mutlu olabilir veya hayatının bir yılı diğerinin yıllarından daha mutlu olabilir.

(2) Mutlu olma durumu, ya mutsuz olma durumuna ya da mutluluğun değişik derecelerine doğru değişebilir. Çoğu kez söylenir ki, bir insanın bir bütün olarak hayatı mutlu olmadan onu tam olarak mutlu diye niteleyemeyiz; ama açıktır ki mutlu kelimesinin dilimizdeki kullanışı bir müddet içinde mutlu olmasına delalet eder.

(3) “Mutlu” kelimesi insan ha­yatında en azında bir imkânı ifadelendirir. Mutluluk imkânı insan için daima açıktır.

(4) İstediklerine sahip olamamış birinin mutlu olabileceğine delalet eder.

(5) Şüphesiz mutlu terimi, rahat, eğlenceli, nezaket, memnuniyet, hoşlanma gibi derin tecrübi bir seviyeye işaret eder. Mesela bir kimsenin gitar çalmasından hoşnutluk duyduğunu söylersek, onun müzikle uğraşmakla mutluluğu bulduğunu söylemiş oluruz.

(6) Kişinin veya çoğu kimsenin hoşlanmadığı du­rumlarda mutlu olmadığını söyleyebiliriz. Sözgelimi dişçinin koltuğundaki bir adam gibi.

İslâm düşüncesine baktığımızda ahlâk-mutluluk ilişkisi genel olarak antik Yunan düşüncesinin ortaya koyduğu fikirlerle İslâm inanç sistemi arasında fikir seviyesinde bir terkip üzerinde cereyan etmiştir. Eski Yunan filozoflarının ahlaki terimlerle ilgili önemli tarif ve tasniflerini benimseyen İslam filozofları, temeli Kur’an ve Sünnete dayalı İslâm ahlâkını söz konusu tarih ve tasniflerden fay­dalanarak açıklamaya çalışmışlardır.

Kınalızâde’nin Ahlâk-ı Alai’sinin sosyal, iktisadi, siyasi, ahlâki, felsefi ve eğitimle ilgili özellikleri bakımından günümüze ışık tutacak özel bir öneme sahip olduğunu kabul etmek gerekir, kitabın içerik bakımından orjinalliği, eklektik bir çalışma, bunun yanısıra açıklayıcı (demonstrative) bir yapı içinde ya­zılmış bir eser olmasıdır. Eser, “Giriş” ve “Üç bölümden” oluşur. Bölümlerin ilki “Ahlâk ilmi” İkincisi, “Tedbir-i Menzil, Aile Ahlâkı” üçüncüsü “Tedbiru’l Medine, Devlet Ahlâkı” dır. Kınalızâde, Ahlâk-ı Alai’si ile ideal insan, ideal aile ve ideal toplum oluşturmak problemini ele alarak toplumun değişmez üç esasını ve terkibini belirlemiştir.

Kınalızâde’ye göre ahlâk ilmi ile hakiki olgunluk, saadet ve marifet elde edilir. İnsanın saadeti, öncelikle sahih bir itikada sahip olmak için Hak ilminin tahsili, sonra da güzel ahlâk ve sâlih ameli elde edip, çirkin huyları atmak ile kazanılır. Hak itikada sahip olup, adi isteklerinin peşinde koşup, çirkin alışkanlıklar kazananların saadet binası tamamen yıkılmaz ama bu kötü huyların ruh cevherinde işgal ettiği yer kadar azap görür, sonra asıl varlığı olan iman cevheri ve marifet mayası sebebiyle Rahmet-i Rahman’ın vadine erişir, Hak Teâla azaptan kurtararak rıdvan bahçesindeki seçkinler arasına koyar.

Kınalızade, geleneğe uyarak ahlâk ilmini tıbb-i ruhani, yani ruhi has­talıkların çarelerini gösteren tıp (doktorluk) ilmine benzetir. Nasıl ki tıp ilmi ile bedenin sıhhatini korumak ve hastalığı gidermek mümkün ise ahlâk ilmi ile nefsin çirkin huylarını gidermek, iyi ahlâkını devam ettirmek mümkün olur.

Kınalızâde ahlâk ilmine psikoloji ile başlar. Ona göre ruhun kemali için öncelikle ruhu tanımak, açık ve gizli kuvvetlerini, kemal ve noksanını, saadet ve şekavetini meydana çıkarmak gerekir. O, nefsin terbiye edilmesi için peygamberlere, filozoflara, rehberlere, reislere, terbiyecilere ve öğretmenlere ihtiyacı olduğunu ilmi açıdan temellendirir. Ama eğitim sürecinde esas olan, her varlığın özünde bulunan özelliğin geliştirilmesi gereken akıldır. Ona göre teori ve pratik, ilim ile amel birleştirilmeden gelişme ve mükemmellik mümkün değildir. O, bu gelişmeyi üç seviyede açıklar. Birinci seviye, filozofların nefs-i nâtıka veya dini terminolojide ruh dedikleri insan nefsi. Kınalızâde, insan ruhunu cisimden gayri ve cismanilik dışında cevheri basit olarak tanımlar. O, bu tarifi ruhun varlığı, cevher olması, basitliği, cisim veya cismani olmadığı, idrak edici olduğu ve duyularla hissedilemeyeceği yönünden irdeler.

Yazar, ikinci seviyede ruhun bedene göre durumunu anlatır. Kmalızâde’ye göre beden, birbirine zıt unsurlardan birleşmiştir ve bu birleşen bedenin ebedi ve sürekli yaşaması mümkün değildir. Ancak, ceset diyarının harabeye dönmesi sultan olan ruha zarar vermez. Ruh, suret veya araz olmadığı; aksine mücceret olduğu için daim ve bakidir.

Kınalızâde, üçüncü seviyede ruhun; nebati, hayvani ve insani düzeyleri olduğunu ifade eder. Bu seviyeleri detaylıca anlatan Kınalızâde, insanı diğer tüm varlıklardan ayıran özelliğin nutk olduğunu, nutkun da akılla bilinen şeyleri anlayan, kuvvete ve fikri yürütüp tedbir düşünmeye iktidarı olan, güzel ahlâk ve isleri, kötü ve çirkin olanlardan ayırt etmeye güç sahibi olma anlamına geldiğini ifade eder.

Kmalızâde’de ahlâkın göstergesi, olan mutluluk, Tanrı-kâinat ilişkisi, yani ontoloji ile başlar, insana dair psikolojik anlayış üzerinde gelişip yükselmekte ve eskatoloji ve epistemolojide son hedefine ulaşır. Ona göre mutluluk için temel, iyi olma ve iyiyi yaşamadır. İyiyi bilme, onu yaşama bir yetkinliktir. İnsanın mutluluğu da kendisine özgü olan eylemlerin kendisinden yetkin olarak meydana gelmesine bağlıdır. İnsanın yetkinlik ve mutluluğu, düşünce ve etkinlik yoluyla kazanmaya bağlıdır. İnsanın yetkinleşmesi bilgiyle olan bir olgudur. Bu yüzden mutluluk, ancak doğru bilginin kazanılması ile elde edilebilir.

Kınalızâde’nin mutluluk anlayışında dış dünyanın verdiği hazlar yadsınmayıp, yalnızca aklın süzgecinden geçirilerek ruhsal dinginliği bozmayacak hatta buna katkıda bulunacak bir biçim almaktadır. Bir bakıma mutlu kişi ruhun önderliğinde iç dünyasını bir uyum içine sokan bilge kişi olarak belirmektedir, insan doğasında bulunan fiziksel güzelliklere ve maddesel hazlara olan eği­limleri, aklın egemenliği altına sokar ve bunları aklın hizmetine koşar. Bundan dolayı sağlam itikada sahip olup, davranış ve amel bakımı Kınalızâde, Aristoteles’in insanın politik bir canlı olduğu fikrini teyid eder. İnsan kendi cinsi ile bir araya gelme ihtiyacında olduğu için o, sosyal ve politik bir varlıktır. Öyleyse toplumsal iş bölümü, nizamın, mutlu yaşamının ger­çekleşmesi için temel gereksinimdir. Sosyal işbirliği ve yardımlaşmayı temin, üretim sürecinde ferdiyetçilik ve karmaşaya yol açmamak için belirli tedbirler gerekir ki bunlara siyaset adı verilir. O, siyasetin tasnifini kökü Aristoteles’e da­yanacak biçimde yapar. Bu yüzden siyaset veya toplum bilim, herkesin öğ­renmesi gerekli bir ilimdir. Toplumsal yapı daimi olarak organizma gibidir ve farklı grupların ve birbirine zıt milletlerin biraraya gelmesi, anlaşma ve nizamı gerektirir. Devletin unsurları arasındaki anlaşma ve yardımlaşma olursa o devlet her türlü tehlike ve yıkılmalardan emin olur. Şayet devlet fertlerine tefrika arız olursa zayıflık yüz gösterir.          .

Devletin unsurları arasındaki nizamı korumada ilk şart herkese eşit muamele etmektir. Halka eşitlikle muameleden sonra, şehir halkının ve cemiyet fertlerinin, istidat ve kabiliyetlerine göre korunması gelir. Daha sonra iyilik ve yardımın da aynı ölçüler çerçevesinde yapılması gerekir. Bunların gerçekleştirilmesi gerçekte adaletin gerçekleştirilmesidir. Bunu gerçekleştirecek devlet başkanı da ilahi muradı gözeten, ilmi kendisine rehber edinen, her işi ehline tevzi eden, halkın ihtiyaç ve sıkıntılarından haberdar olup, gerekenleri yerine getiren, sevgiyi ve affı daima ön planda tutan kimselerden olmalıdır.

Toplumun mutluluğu, yasalardan, ilkelerden gelir. Ruhsal ve bedensel mutluluğu ortak bir amaç olarak arayan bireylerin ortaya koydukları ve bu amacın gerçekleşmesi için birbirleriyle yardımlaştıkları ve bunun sonucu olarak duydukları mutluluk toplumsal mutluluktur. Bu toplumlar erdemli, faziletli toplumlardır. Özü gereği toplumsal bir varlık olan insan kendi doğasını, toplumsal varlık alanını kavradığı zaman kendi mutluluğu için toplumsal ilişki biçimini ve toplumsal mutluluğu ayakta tutmanın zorunluluğunu anlar. Düşünen ve eyleyen bir varlık olarak sosyal ilişkilerini sevgi, adalet, ihsan gibi parametrelere göre ayarlar. Bu ölçütlere göre gelişip korunan sosyal ilişkiler, toplumsal mutluluğu pekiştirir.

 

Prof. Dr. Celal Türer, Ankara Üniversitesi, Felsefe Dünyası 1999-2 sayı:30 yazısından alıntıdır.