KESİLMEMİŞ UMUTLAR MANZUMESİ

Benim hala kaybetmediğim inancım kesmediğim bir umudum var.
İçimde kıvranan ümitlerin yüzyıllar öncesine yaslanan güçlü bir dayanağı var.

Akşam haberlerinden ve son dakika bültenlerinden sonra dalgınlığım hüznüme karışıyor olsa da. Çayın tadı kaçıyor yemekler boğazıma takılıyor olsa da. Kavanozun kapağını çaydanlığa, çaydanlığın kapağını kavanoza takıştırmaya çalışırken çok çok üzülmekte olsam da benim hala umudum var. Aksine izin vermiyor bildiklerim ve inandıklarım.

Oyun mesaisini hakkıyla tamamlamış Ege’nin naif rüzgârını saçlarıma hapsetmiş, Akdeniz’in sıcak güneşini iliklerime kadar doldurmuş olarak geldiğim evimde güzel bir akşam sohbetini hak etmişim demekti, çocukken. Kafkasların serinliğini gözlerinden okuduğum, Yörük olmanın tüm alametlerini yüzünde taşıyan babam bilmediği gitmediği diyarlardan her akşam misafirler getirirdi mütevazı evimize. Kâh Bağdat’tan bir Cüneyd’i anlatırdı. Kâh Eyke bölgesinden teni gitmiş şanı kalmış bir Allah elçisini aktarırdı bizlere. Bazen de Halid’i Bağdadi’nin öğütlerini sıralardı. Bir bakarsınız Selahaddin’i Eyyubi’nin kahramanlığını gözümüzün önüne getiriyordur. Ya da Bitlis’te parlamış bir ahir zaman nurundan söz ediyordur. Irkından, soyundan hiç bahsetmeden, zaten o kısmıyla hiç ama hiç ilgilenmeden. Kürt, Acem ya da Arap olarak yaratıldıklarını umursamadan ve bunu anlamsızca belirtmek zorunda kalmadan anlatırdı. Selahattin’i Eyyub’un Kürt’lüğü, Şeyh Şamil’in Türk’lüğü kadardı. Sadece ne kadar güzel kul olduklarını öykünürdü. Allah’ı sevmenin ve kendini Allah’a sevdirmenin ipuçlarını yakalamaya çalışırdık ailece. Allah’ı sevmeyi ve Allah’a kendimizi beğendirmeyi onlardan öğrenirdik. Kimisinin şükrü, kimisin sabrı, türlü türlü imtihanları hayatın fani olduğunu yüzümüze çarparken, neresinde kaldığımı bilemediğim ve yatağıma ne zaman nasıl geldiğimi hatırlayamadığım bir rüyanın içerisinde bulurdum kendimi. Evimizin kıyısında bulunduğu denizin, karşı kıyısında veya okyanusların diğer ucunda bulunan herkesi kardeşim bilirdim. Hala da bütün kalbimle severim tüm kardeşlerimi. Ve bilirim sevginin gücü tüm kalpleri ısıtmaya muktedirdir, bütün kuvvetlerin üzerinde kuvvete sahiptir. Bunun tersine inanmak korkulur ki uyuyan bütün fitneleri uyandıracaktır.

Ayrıca benim yıkıntılar arasında oynayan çocukluğumdan çok iyi öğrendiğim bir şey vardır “fani olduğumuz” gerçeği. Antik kalıntıların içinde koşarken önceden orada yaşamış olan Hititli çocukların, gladyatörlerin, kadınların, kralların bütün geçmişlerini bırakıp gittikleri lahitlerin arasında saklambaç oynarken bilinciniz hep ölümlü dünyanın gerçeğiyle sobelenir. İster soylu olsun ister garip, kalan kimseler yoktur Urartulardan. Amintas’tan geriye rütbelerden sadece hortlak olmak kalmıştır. Haylazca kaçarken Telmessos sokaklarından, kralın makamından bağrışır durur çocuklar. Hayalet geliyooor.

Asırlar önce bir müjde yayılırken Mekke sokaklarından kuzeyde güneyde doğuda ve batıda herkesin kulağı çınlamıştı. Veda tepelerinden bir dolunay doğup gelirken, hepimizin üzerine ışımıştı. Ve Bağdat’ın, İstanbul’un, Diyar-ı, Bekrin, Germiyan topraklarının, Teke yöresinin, Mezapotomya’nın tüm simaları aydınlanmıştı. Bu ışık bütün insanlara tarağın dişleri gibi eşit olduklarını hatırlatmıştı. Kimsenin kimseye bir üstünlüğü yoktu.

Burnumuza hala gelen güzel ve keskin gül kokusu bizlere koşulsuzca sevmeyi öğretti. İsrail oğullarından Musa’yı, Ninova’lı Yunus’u, Medyan’lı Lokman’ı, Kudüs’lü Süleyman’ı Kenan’lı Yusuf’u, Yakup’u, Beseniye’li Eyyub’u ve Magdala’lı masum ve temiz Meryem’in oğlu İsa’yı sevmeyi imanla baş başa öğretti. Yanı başındaki komşuya değer vermeyi, birlikte yaşamanın güzelliğini öğretti. Hangi ulustan olursa olsun insanları Allah’ın yarattığını ve kalplerine değerli bir mücevher gibi kıymet verilmesi, önemsenmesi gerektiğini öğretti. Aynı güneşte çamaşırlarını kurutan kadınların ve aynı rüzgârda terini soğutan adamların kardeş olduğunu anladık böylece. O güzel hidayet elçisinden böyle işittik ve şartsız gerekçesiz itaat ettik. Çünkü O’nun değerli kalbini hiç incitmek istemedik. Savaşta İranlı Selman’a akıl soran ve “Ben kuru et yiyen bir kadının oğluyum” diyen o mütevazı inciyi her şeyden çok sevdik. Somali’den Mehmet’i, Filistin’den Sadi’yi, Açe’den ve daha nerelerden daha kimleri hep O’nun hatırı için kardeşçe benimsedik.

Hepimizin ailesinde kızlarını verdiği ve çok sevdiği bir Kürt eniştesi, yine hepimizin ailesinde gelin aldığı maharetli bol baharatlı bir Kürt gelini varken iki ulus birbirimizi mi sevemeyeceğiz? İç içe geçmiş akraba olmuş çözülmez bağlarla bağlanmışken, kessen ayrılmayacak kadar biz olmuşken, kanayacak yaralarımız ortakken biz mi birbirimize düşman mışız? İki kardeşin kavgası en çok analarının üzülmesini sağlar. Korkulmalıdır ki, bizim kavgamız da en çok Veda hutbesinde hepimizden söz ve teminat alan âlemlerin nuru olan Allah’ın Habib’i Peygamberimizi üzer.

Betül Şatır.