Kelimelerin Estetikle İzdivâcı: Şiir

Estetik sözcüğü, Grekçe aisthesis ya da aisthanesthai sözünden gelir. Aisthesis sözcüğü; duyum, duygu, algılamak, duyular anlamına gelmektedir. Sanatla, güzellikle ve tatla ilgilenen felsefe dalıdır. Güzelliğin oluşturulması ve değerlendirilmesiyle ilgilenir. Duygu ve beğeninin yargılanması olarak da geçen duyusal-duygusal değerleri inceler. Gerçekleştirmek istediği, güzel üstünde düşünme sanatıdır. Estetik kavramı; güzel olanı aramak, duyumsamak şeklinde açıklanır. Sanat felsefesi ile yakından ilişkilidir.

Sanat sözcüğünün en belirgin özelliği “güzellik” anlayışıyla birleşmesidir. Edebiyat bir sanat dalıdır. Edebiyat sanatının temel meselesi, güzeli aramasıdır. Edebi eser, bu amaca giderken, kelimeleri malzeme olarak kullanır. Diğer sanatlarda olduğu gibi, edebiyat sanatında da malzemeler bir araya getirilirken, güzel denilebilecek değerler ve ölçütler aranır.

Şiir, edebi eserler arasında yer alan bir türdür. Tanımına gelince… Şiiri, herkesin kendi cephesinden tanımladığını görüyoruz. İşte bunlardan biri: “Şiir, bir kelime işçiliğidir. Ancak şiirin sindiği kelimeler, bilinen anlamından uzaklaşarak özge bir hüviyet kazanır. Gerçek şiirde bir tek kelime, kimi zaman yüzlerce cümlenin sıkışmasıyla ortaya çıkmış bir kimya yoğunluğu halindedir. O bir tek kelime, düşüncelerin önünü örten bir perde gibi açıldığında, arkasında yüzlerce kelimeden oluşan cümleler, birer turna katarı gibi duygu semalarına doğru kanatlanırlar.

Şiir, şairin eriyen beyninin, zekâ kılcallarından süzülerek düşünce potasında damıtılıp kâğıda damlayan ruh zonklayışlarıdır. Bir kelime için yıllarca bekleyen, bir dizeyi oluşturan sözcükleri ‘söz’ yapabilmek uğruna bin kere yerlerini değiştiren şairlerin talip oldukları çileyi bilemezler şiiri tanımayanlar…” (1)

Bu da bir başka şiir tanımı: “Kelimeler içerisinde en etkinini bulmak, en seçkin ve uygun olanını yakalamak, en şiirsel olanını, musikinin tınısını, resmin renklere düşen yüzünü, estetik bir unsurla mısralara taşımaktır şiir. Çok söz, çok konuşma, çok yazı, çok hatayı da içinde taşır. Çok yüzlülük, yüzsüzlüktür. Çok sözlülük, sözsüzlüktür. Şiir böyle bir şeydir. Seçkindir. Kelimeleriyle, üslubuyla, kurgusuyla, imgeleriyle seçkindir şiir. Yani asildir. O nedenle şiir, fazlalığı asla kaldırmaz. Şiir, sözün damıtılmışıdır. Özlü söz söylemenin mutfağı, dilin terbiyelenmişi, hikmetin bulunuşudur.” (2)

Necip Fazıl Kısakürek; şiiri ve sanatı, “Allah’ı aramak” şeklinde tanımlarken Taner Koltuk’un ifadesinde şiir, “darası alınmış söz” dür. Mehmet Akif İnan’da ise “edep ve hikmet” tir.

Nihad Sami Banarlı’ya göre ise şiir, kelimelerle söylenen musikidir. Şöyle devam eder: “ Her şiir mısraı, her şeyden önce bir musiki cümlesidir. Yeryüzünde nesilden nesile miras kalan ve hafızalarda sönmeyen her şiir mısraı, bu büyük şansını, böyle bir musiki cümlesi halinde söylenmesine borçludur.”

Valery; düzyazıyı yürüyüşe, şiiri raksa benzetir.

Şiir savunmasıyla ilgili bir eser sahibi olan Sir Philip Sidney’e göre şiir, çok kanlı ve korkunç bir savaşı, destansı bir dille anlatarak savaşı dahi cazip gösterecek kudrete sahiptir. (3)

Kırım Harbi’nden daha eski bir Türk- Rus Savaşı için söylenmiş “önünce” redifli destan buna güzel bir örnektir. Âhû mahlaslı bir halk ve ordu şairi olan bu kişinin bizzat katıldığı anlaşılan savaşa ruh orduları da katılmıştır.

İslam padişahı çıktı gazaya.

Evliyalar etti ikrar önünce.

Sadrazam kuşandı gayret kılıcın.

Etti bir şecaat izhar önünce. (4)

Şiirin dili; edebî dil içinde, nazma dayalı, düz yazıdan farklı bir gramer yapısı olan, anlam, çağrışım, duygu ve ses değeri taşıyan kelimelerle kurulan, mısra yapısı ve dil hassasiyetine sahip, bünyesinde ahenk unsurları taşıyan, başka bir dile çevrilemeyen ve kapalı hususiyetleri olan bir üst dildir.

Bu işlenmiş ve incelmiş dil, aynı zamanda büyük bir mütefekkir olan mutasavvıf şairimiz Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz.’nin şiir dilini, estetik bir yaklaşımla tevekkül hâline getirir; ifade kudretiyle gönüllere şifa verir; nasihat eder; yol gösterir; ışık tutar.

Her sözde nasihat var.

Her nesnede zîynet var.

Her işte ganîmet var.

Mevlâ görelim neyler.

Neylerse güzel eyler.

Şiirde telmihlerle işaret edilen, ifadesi açıkça mümkün olmayan geniş kapsamlı mananın, bir mısra içinde şairin dilinden okuyucuya yansıtılması, şiir dilinin başarısıdır. Her sözde bir nasihatin bilinip o sözden ibret alınması; her nesnede bir güzellik olduğunun farkına varılıp bunu yoktan var edenin aranması; her işten ele geçecek bir kazanç olduğunun bilinmesi ve alınıp uygulanan bütün kararlarda Allah’a teslim olunması gibi belli bir yaşantıya, belli bir dünya görüşüne dayanan tasavvufî duyuş ve düşünüşler, mutasavvıf şairin gönlünde edebî bir dil olarak hayatiyetine devam eder.

Şiir diline, estetiği ve ifade kudretini sağlayan önemli bir diğer amil de musikidir. Şiirde mana ile birlikte yoğrulan vezin, durak, kafiye ve redif unsurları ile ses tekrarları, şiirde derunî bir ahengin doğmasına, kulağı ve gönlü dolduran hoş bir musikinin duyulmasına vesile olur. Türk edebiyatının en büyük şairlerinden olan Fuzulî, meşhur “Su Kasidesi”nde:

“Dest-bûsı ârzûsiyle ger ölürsem dûstlar

Kûze eylen toprağum sunun anunla yâra su”

derken, titizlikle seçtiği ve yerli yerince kullandığı kelimelerdeki dil sayesinde, şiirde olmazsa olmaz denilen musikiyi başarıyla yakalamıştır. Fuzulî’nin yukarıdaki beyitte, “s” ünsüzünün tekrarıyla yaptığı aliterasyon, “û” ünlüsünün tekrarıyla yaptığı asonans sanatında duyulan derunî ahenk ile birlikte ses ve kelimelere yüklediği her iki dünyada devam eden Peygamber iştiyakı, onun dili kullanmadaki maharetinin yanında, asırlarca kullanıla kullanıla gelişen, büyüyen ve zenginleşen Türkçe’nin, estetiğini, inceliğini ve ifade kudretini de gösterir. Acaba, değil Türk Edebiyatında,  Dünya Edebiyatında Fuzulî’nin:

“ Ne yanar kimse bana ateş-i dilden özge

Ne açar kimse kapum bâd-ı sabâdan gayrı”

dediği yalnızlık duygusunu, aynı heyecan, aynı lirizm ve aynı samimiyet ölçülerinde hangi şair yaşamış, duymuş ve söyleyebilmiştir? Beyte kulak verdiğimizde duyduğumuz ses, gönül ateşinin o gönlü yakıp kavuran sesi ile saba rüzgârının kapıyı tıklayarak açtığı sestir. Bu seste yalnızlığın acısı ve ıstırabı, çaresizliğin dinmeyen şikâyetleri vardır. Fuzulî, yalnızlığını kendi gönül ateşi ve saba rüzgârı ile paylaşırken bu acıyı, bu yüksek duyarlılığı, bu ulvî ilhamı Türkçe seslerle duymuş, Türkçe kelimelerle düşünmüş, Türkçe’nin estetiği ve ifade kudretiyle terennüm etmiştir.

Şemseddin Sivasi’nin  ve Şems-i Tebrizi’nin aynı estetik ve kudrette yazdıkları mısralar da kayda değer:

Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecellî ede Hakk.
Pâdişâh konmaz saraya, hâne mamûr olmadan.”

Gönül âyinesin sûfî
Eğer kılar isen sâfî
Açılır sana bir kapı
Ayân olur Cemâlullah

O kalp denilen Rabbani ilhamların tecelligâhı olan ayna; yaratılışındaki paklığına, parlaklığına kavuşacak ki mevcut hikmet ve hakikat güzelliklerinin hâl dilini yansıtabilsin. İlâhî tecellinin gerçekleştiği böyle bir iç âleminde, bir derya mesabesindeki gönülden, dilimize, hikmet pınarları akmağa başlar. Gönül; kendisini anlayan dostlarına ezel ve ebed sırlarını fısıldamağa, gayb âleminden haberler vermeğe başlar.

Şiirlerinde, akşam renginin esrarengiz görüntülerini ve belirsizliklerini esas alan Ahmet Haşim, “Merdiven” başlıklı şiirinde şöyle diyor:

“Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,

Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,

Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak…”

Kendisine verilen sınırlı zaman diliminde, ömrün merdivenlerini birer birer tırmanan insan, istikbâle yönelik bu tırmanışında kendini hayal, ümit, arzu ve ideallerinin tesirine o kadar kaptırır ki geride kalan zamanın, kendisinden birçok şeyi alıp götürdüğünün neden sonra farkına varır. İnsanı derinden etkileyen, onun aczini, çaresizliğini ortaya koyan bu trajik durum, onu her nefesinde ölüm denilen ilahi hakikate yaklaştırmaktadır. Şiirin gizli lisanında, “ömür, hayat, mezar, çukur, selvi, taş, tümsek, toprak yığını, soğuk, serin, kara yer, ahret, cennet, cehennem vb.” gibi ölüm hakikatini çağrıştıran herhangi bir kelime kullanılmadan, “ölüm” denilen evrensel mahiyetteki bir temanın, şiirin diline aktarılması, Haşim’in dili kullanma ustalığı ile Türkçe’nin sahip olduğu ifade kudretinin ve estetik yapısının önemli birer göstergesidir. (5)

Estetik doyum insanoğlunun psikolojik bir gereksinimidir. Bizleri bu doyumdan mahrum etmedikleri için kadim şairlerimize şükranlarımızı sunarken bayrağı teslim edeceğimiz gelecek nesillere yine şiir dili ile seslenelim:

Eslâf kapıldıkça güzelden güzele,
Fer vermiş o neşveyle gazelden gazele.
Sönmez seher-i haşre kadar şi’r-i kadim.
Bir meş’aledir devredilir elden ele.

Yahya Kemal

Betül Meral Durak
Dip Notlar:

  • Sadettin Kaplan
  • Recep Garip
  • Şiirin Bir Savunması, Percy Bysshe Shelley, Şule Yayınları, İstanbul, 2011, s.9
  • Edebiyat Sohbetleri, Nihad Sami Banarlı, Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul, 2012, s.270.
  • Rıfat Araz, Türk Şiirinde Türkçe’nin Estetiği