Kavanoz

IMG_3679 copy

Adımlarını öyle dikkatli atıyordu ki, mayın tarlasında yürüdüğünü zannederdiniz. Hayati bir meseleden fazlası vardı gözlerinde. Minik avuçlarına zar zor sığan cam kavanozla çiçeklerin arasında dolaşıyor, bir şeyler arıyordu.

Durdu. “İşte bir tane buldum.” dedi gülümseyerek. Kavanozu yere koyup kapağını açtı hızlıca. Yaprağa uzattığı avuçlarıyla kavanozun içine bir şey bıraktı ve hemen kapattı kapağı. “Daha fazla bulmalıyım!” dedi yoluna aynı dikkatle devam ederken.

Aynı şeyleri tekrar tekrar yaptı. Kavanoz doldukça zorlaşıyordu kapağı açmak. Ama başarabilirdi, bütün kavanozu doldurabilirdi.

Güneşin yarısı kayboluncaya kadar azimle çalıştı karanfil bahçesinde. Ve kavanoz doldu.

Son zamanlarda üzgün olan annesi içindi her şey.

Küçük kız, bilmiyordu onun neden üzüldüğünü. Betonlar arasında kalmış dairelerde kiracı olmaktan kurtulup, bahçeli bir eve taşınmanın heyecanını bilemezdi tabii. Müstakil bahçeli ev diye reklamı yapılan yerin karanfil serasından bozma tapusuz bir gecekondu çıktığını, babasının bu eve borç-harç bulup saydığı paranın, İstanbul’un en lüks semtlerinden iki daire almaya yetecek kadar çok olduğunu da bilemezdi küçük kız.

Yeni taşındıkları bu yerde mutluydu. Artık gürültüsüne kızmıyordu kimse. Evin yakınındaki karanfil bahçelerinden çiçek toplayabiliyordu hem. Komşu teyzeleri de sevmişti, onu gezmeye götürüyorlardı sık sık.

Oysa taşındıklarından beri annesiyle babası mutsuzdu. Komşulara gülümsüyorlardı gerçi, kendisine de. Ama biliyordu küçük kız, mutlu değillerdi. Gülümsemekle mutluluğun aynı şey olmadığını öğrenmişti şu son günlerde.

Belki de unutmuşlardı nasıl mutlu olunacağını. Uzun uzun kafa yorduğu zamanlardan birinde gelmişti aklına bu fikir. Kendisini mutlu eden şeyleri düşünmüş ve birinde karar kılmıştı.

Buraya taşındıktan birkaç gün sonra karşı komşunun kendisinden dört yaş büyük kızı, onu gezdirmek için bu bahçeye getirmişti. Elini yaprağa doğru uzatıp, “Bak, bu renkli böcekler bizi severler. Diğerleri gibi ısırmazlar da. Onların adı uğurböceği.” deyip birini eline almış, sonra da şarkı söylemeye başlamıştı:

“Kaanatlaarınıı çııkaaar

Uuçup git seen eevineee

Anneen orda bekliiyooor

Seenii çok çok seeviiyooor.”

O bunu der demez kanatsız böceğin sırtı ikiye bölünüp kanata dönüşmüş, böcek birden uçup gidivermişti. Küçük kız o kadar şaşırmıştı ki!

Büyüğü, açıklamaya devam etmişti:

“Uğurböcekleri bizi sever ama annelerini daha çok sever. Bu sözü duyunca dayanamayıp annelerinin yanına uçarlar.”

İşte o zamandan beri buraya gelir, bu böceklerle sohbet eder, en çok bununla mutlu olurdu.

Bir gün öncesinden gelip durumu açıklamıştı onlara. Annesiyle babası mutlu olmayı unutmuştu. Ne de olsa annelerini çok seviyorlardı, anlarlardı halini.

Görevini tamamlamış olmanın mutluluğuyla eve döndü küçük kız. Çok heyecanlıydı. Bütün gücüyle sesine yüklenip mutfaktaki annesini çağırdı.

Kızının sesiyle telaşlanıp sabunlu ellerle mutfaktan fırladı kadın. Gülümseyen kızını görünce rahatlamıştı ki, ağzını açmaya çalıştığı kavanozu fark etti.

“Dur!” demeye kalmadan, küçük kız: “Anne bak! Sana ne getirdim!” deyip kapağı kaldırmıştı bile.

Her yer bir anda rengârenk uğurböcekleriyle doldu.

Evdeki herkes bir hafta boyunca mayın tarlasındaymış gibi yürüdü. Herkes ellerinde kavanozlarla gezdi tam bir hafta. Küçük kız, hem annesinden hem babasından iyi bir azar yedi.

Böcekleri gördükçe, annesiyle babası sinirli sinirli bakıyordu ona. Ama artık mutluydu ikisi de, biliyordu küçük kız.

Sinirli sinirli bakmakla mutsuzluğun aynı şey olmadığını öğrenmişti son bir haftada.

Zehra Akın