Katre

unnamed

Niyeti kötü değildi. Deniz kenarında dalgaların getireceği incileri beklerken, biraz zaman geçirmenin iyi olacağını düşünmüştü. İncileri bekliyordu, çünkü inciler ona denizi anlatacaktı. Denizi anlayacaktı.

Beklemek bazen fazlasıyla sıkıcı olur. Deniz yıldızlarıyla oyalandı bir süre. Sıkıldı. Kumları karıştırırken, aralarında ışıldayan deniz kabuklarını gördü. Beklediği inciler kadar olmasa da güzeldiler. Güneşe tuttuğunda ışıldıyordu kimisi. Bazısının şekli kıvrım kıvrımdı, içine döne döne girmiş kumlar yine döndürürken dökülüyordu.

Yüzme bilmiyordu. Deniz uçsuz bucaksızdı. Deniz kabuklarıyla oyalanmaya devam etti bir süre daha. Ve sıkıldı.

Yeniden oturdu kumsala. Dalgaların yakınlarında olmalıydı yeri. İncileri bekliyordu, unutmamıştı. Güneş farkettirmeden, bulutlar farkedilir şekilde yer değiştiriyorlardı. Dalgalar yaklaşıp uzaklaşırken ona hiç bir şey getirmiyorlardı.

Uzun zaman gerekir güzellik için, biliyordu. İncilere ulaşmak sabır işiydi. Mevlana’nın anlattığı neyden duyulan ağıtların arkasında bir neyzenin sabırla bekleyişi vardır. Yılların birikimiyle üfler ne de olsa neyzen, aceminin harcı değildir.

Biliyordu bunları ama unutmak insanın fıtratıydı, sıkılmak da. Ve sıkıldı. Su ve kum vardı önünde. İncileri beklerken birkaç kumdan kale yapmanın iyi olacağını düşünmüştü. Küçük bir ev yaptı kendine, sade bir ev. Pencerelerini açtı, güneş görmeliydi içerisi. Minik bahçenin alçak duvarlarını çekti evin etrafına, sınırları belli olmalıydı. İçini açacak ağaçlar lazımdı ayrıca. Bir kaç kedi girdi bahçeye, ağaçlara kuşlar kondu. Biraz kum döktü kuşların önüne aç kalmasınlar diye.

Derken, ev dar gelmeye başladı. Daha büyük olmalıydı pencereler, duvarlar yükselmeliydi. Balkondan uzanmalıydı eller meyve ağacına zorlanmadan.

Yetmedi. Bahçe kapısı büyük yollara açılmalıydı. Büyük yollara açılan başka kapılar olmalıydı. Kapıların ardında kendisini kıyaslayacağı başkaları…

Yapmaya devam etti. Elleri ıslak kumun arasında nakış işler gibi işledi her şeyi. Sonu gelmiyordu yaptıklarının, her seferinde daha fazlasını istiyordu çünkü.

Deniz küstü zamanla, dalgalarını toplayıp uzaklaştı ondan. Koca şehirler inşa ederken farkedemedi denizi. Güneş de denizin ardından ışıltılarını toplayarak uzaklaşmıştı. Ortalık kararmıştı. Yorgundu, unutmuştu, uykuya daldı.

Güneş affediciydi, geri dönerdi her seferinde unutkanları affederek, yeniden aydınlattı etrafı. Ve uyandı incileri unutan. Her şey yıkılmış, yeniden kuma dönüşmüştü. Yıkıma ağıtlar yakmak üzereydi ki, hatırladı. “Her şeyim yok olmuş” demedi. Neyi vardı ki!

Beklediği inciler vardı.

Denizi aradı gözleri, deniz affedici değildi, geri dönmemişti. Kumlarla oyalanırken aralarına mesafeler girmiş olsa da uzaklardan bir esinti duydu.

İnsan unutkandır. İnsan hırslıdır. İnsan acelecidir. Doğru. Ama hatırlar, tövbe eder ve beklemeyi bilir. Farkına varabilmek için donatılmıştır. Farkına vardı o da.

Şimdi denizi arama zamanıydı.

“Ey Niyazi katremiz deryaya saldık biz bu gün

Katre nice anlasın, umman olan anlar bizi.”

Niyazi-i Mısrî

 Zehra Akın