Kardeşlik Üç Derecedir

Prof. Dr. M. Es’ad Coşan (Rha)

 İmam Gazzâlî hazretlerinin İhyâu Ulûmu’nda, benim çok etkilendiğim bir bölümünde diyor ki;

“Kardeşlik üç derecededir.”

Dostluk, kardeşlik. Yani siz bizimle dost olun, biz sizinle dostuz, siz birbirinizle dostsunuz. İmam Gazzâlî hazretleri, “Müslümanlıkta bu, kardeşlik üç seviyede olacak.” diyor.

En aşağı seviyesinde ölçü nedir? En aşağı seviyesinde ölçü, o kardeşini senin evinde baktığın, bakmakla kendini görevli ve mesul saydığın kimse yerine koymandır. Mesela evinde yaşlı halan var, ona bakıyorsun. Evinde hizmetçin var ya da evinde yeğenin var. Köyden göndermişler, senin yanında kalıyor. Okusun, tahsil görsün diye kendi evinde bakıyorsun. Sen ona yemek çıkartmasan olmaz. Durumu biraz müsaitse masraflarını karşılamasan olmaz. Aslî ihtiyaçlarını göreceksin, ”Gel bu odada yat, şu yemeği ye.” filan diye yardımcı olacaksın. ”Kardeşliğin aşağı seviyesi onun aslî ihtiyaçlarını görmektir.” diyor. Tamam. Muhtaç etmezsin, harçlığını verirsin.

Kardeşliğin aşağıdan biraz yüksek orta seviyesinde neyin varsa bölüşürsün; ”Canım kardeşim, ciğer köşem, ben seni severim, sen beni seversin. Al yarısı senin, yarısı benim. Şu senin, bu benim olsun. Bak iki tane; şu senin, bu benim.” Bölüşmek. Bunu şimdi hakikî kardeşler bile yapmıyor. Hakikî kardeşlerin aslında öyle olması lazım, mirasta birbirlerine oyun oynuyorlar. Cuma günü kadıncağızın birisi geldi, Cuma namazı vaktine kadar beni meşgul etti. Derdi var. Mirasta biri oyun etmiş, ötekiler mahrum etmişler, vermemişler. ”Hangi mahkemeye gideyim, ne yapayım?” diye bana soruyor. Hakkı olanı bile vermiyor. Hâlbuki kardeşlikte senin olanı bölüşüp ona yarısını vermeli. Elinde bir elman varsa ortasından kesiyorsun, yarısını verirsin, yarısı kendine kalır. Daha büyük imkânın varsa yarısı sana, yarısı ona. Kardeş payı dediğimiz tarzda, eşit olarak bölüşmek.

Üçüncü yüksek derecesi ise kardeşin ihtiyacını öne almak, esas almak. Onun ihtiyacını görmek, kendisini sonra düşünmek. Öncelikle onu. Yani diyelim ki bir tane cankurtaran simidi var. Birisi bağlayacak göğsüne, ondan sonra denize atlayacaklar. Gemi batıyor, sandal batıyor, motor çarpıştı. Bir kişi bağlayacak, iki kişi var. İki kardeş arkadaş. Can yeleği bir tane, ne olacak? Üstün seviyeli arkadaşlık ise “Al kardeşim şu can y eleğini sen bir boynuna geçir bakalım.” “Yok, olmaz, ben giymem sen giy.” “Hayır, sen giyeceksin.” Yani hakikî kardeşlikte kardeşini tercih edecek. Ben yaşamayayım, sen yaşa. Ben öleyim, sen yaşa. Allah benim ömrümü sana versin. Eskiden iyi dini kardeşlikte böyle şeyler olmuş. Kendisi açken yememiş, kendisine gelen yiyeceği. “Bu kardeşim de aç galiba!” diye kendisinin aç olduğunu belli etmeden ona göndermiş. Buna îsâr derler. Kardeşini kendisine tercih etmek. Bu, kardeşliğin üstün derecesi. Kardeşin kardeşini, en aşağı arkadaşını, dostunu aslî ihtiyaçlarını görmekle sorumlu olduğu bir kimse yerine koyup hiç kimseye muhtaç duruma düşürmeden yardım etmektir. Ve yahut elindeki imkânı yarı yarıya, ikiye bölüşmek. Onu yarı yarıya imkânlarına ortak etmek. Ve yahut da hepsini ona verip kendisini sonradan düşünmek. “Kardeşim rahat etsin de ben sonra Allah kerim.” demek. Bizim bunlarla hiç ilgimiz yok. Bizim Müslümanlığımız eski devir Müslümanlıklarına göre çok çok geri durumdadır.

Bunu anlamamız için kütüphanenizde İmam Gazzâlî’nin İhyâu ulûm’u varsa birinci cildinde kardeşlik bölümünü baştan sona bir okuyun. Kardeşlik nasıl olurmuş, Müslümanların birbirlerine nasıl kardeşlik etmeleri lazımmış? Orada okuyun. Yoksa bizimkiler yani o mübarekler mezardan çıksalar “heytt” diye bizi sopayla kovalarlar. “Sen nesin, Müslüman mısın sen?” Müslümanım. “Şimdi ben senin yanına bir sopayı alır gelirsem Müslümanlık nasıl olurmuş, görürsün.” Bizi kovalarlar. Çünkü bizim kardeşliğimiz kardeşlik değil. Ticaretimiz ticaret değil. Aklımız akıl, fikrimiz fikir değil. Birisi bana otuz-kırk sayfa bir teksir göndermiş. “Hocam uygun görüyorsan bu yazılarımı oku, mecmuada neşret.” Bir okudum, adamcağız sallum sullum ortada sallanıyor. İmanı kafasında bir geliyor, bir gidiyor. Elektrik bir kesilir; bir gelir, bir gider, öyle. Ben onu mecmuada neşreder miyim? Kendisi muhtâc-ı himmet, başkasına nasıl yol gösterecek? Demek ki İslâm çıplaktır, elbisesi takvâdır. Dış süsü hidayet üzere doğru yolda yürümektir.