Kalpten Kalbe Bir Yol Bulunur mu?

Meşhur hikâyedir; çocuk hastalanır, hekimler çare bulamaz. Kederli aile acziyet içinde ne yapacağını şaşırmıştır. Günler geçmekteyken bilge bir kişiden söz edildiğini duyarlar, hasta çocuğu bir de ona götürmeye karar verirler. Bilge kişi çocukla konuşur, anlar ki balı çok seven çocuk fazlaca bal yemiştir ve hastalanmıştır. Neden sonuç ilişkisini bulmuş olsa da bilge kişi çocuğun kırk gün sonra kendisine tekrar getirilmesini ister, başka da bir şey söylemez. Dışarıdan bakıldığında kırk gün tedavisiz geçen bir süre. Ne uzun. Çaresiz bekler aile, ne yapsınlar, elden ne gelir. Nihayet kırkıncı gün yola düşülür, varılır bilgenin kapısına. Bilge kişi karşısındaki çocuğa sadece şunu söyler:  “Evladım bal yeme, bal yemesen de olur.” Çocuk bal yemeyi bırakır, iyileşir.

Peki, bizler her gün neler neler diyoruz çocuklarımıza, eşimize, dostumuza?

“Hani sınavın vardı, saat kaç oldu hâlâ bilgisayarın başındasın, dersine çalış artık.”

“Hep abur cubur, biraz sağlıklı bir şey yesen.”

“Bak arkadaşın 100 almış, senin neyin eksik, yediğin önünde yemediğin arkanda, telefonun bile senden daha akıllı.”

“Canım, sen beni artık hiç anlamıyorsun. Bana değer vermiyorsun.”

“Aaa hayırsız, hiç arayıp sormuyorsun, bu nasıl dostluk?”

Bu konuşmaları sayfalarca uzatabiliriz, bu konuşmaların sonuçları ve iletişim hataları üzerinde de durabiliriz. Kime neyi nasıl anlatabileceğimize dair, nasıl iletişim kurabileceğimize dair teknikleri de öğrenebiliriz. Bütün bu öğrendiklerimiz bize ne sağlar? Çocuklarımızla, eşimizle, arkadaşlarımızla kurduğumuz iletişim neye odaklıysa onu sağlar. Şöyle ki; çocuğumuz ders çalışır, düzenli beslenir, eşimiz bizimle ilgilenir, arkadaşımız hassasiyet gösterdiğimiz konuları dikkate alır.

Gerçekten bu kadar mıdır, bu kadarı yeterli midir? İletişim dediğimizde kastettiğimiz elbette bu kadar değildir ve hiçbir iletişim yöntemimiz hikâyedeki bilgenin sözü gibi tesirli olmamıştır.

Niçin tesirlidir bilgenin sözü, nasıl alıkoyabilmiştir bal yemekten çocuğu? Anlatılana göre bilge, çocukla konuşup balı çok sevdiğini, bal yemekten dolayı hastalandığını anladıktan sonra bal yememiştir. Oysa kendisi de balı çok sevmektedir.  Kırk gün bal yemez, sabreder. Bal yememeyi tecrübe eder, bal yemese de olabileceğini anlar. Kırk gün sonunda çocuğa söylediği kendi deneyimidir. Olabilirliğini, yapılabilirliğini bizzat yaşadığı kendi deneyimi. Böyle samimi bir söz karşısında çocuk bal yememekten başka ne yapabilirdi?

Bizler bal yememeyi göze alacak kadar bilge değiliz. Bal yememeye çabalayacak ve ancak çabalayabildiği kadarını teklif edecek samimiyette olmak da bir şeydir.

Suna Medin Nacar