Kâinatı Okumak

İslam’ın ilk emri, ilk inen ayeti kerime âlemlere rahmet Hz. Muhammed (sav)’in peygamberlik vasfının sırrı “Oku”  emridir. Ancak gelişi güzel bir okuma değil, nasılını da beraberinde getiren bir okuma; “Seni yaratan Rabbinin adıyla oku.”

Çağlar ötesinden bize ulaşan ve muhatabı biz kullar olan bu haberde biz neyi okuyacağız. Elmalılı Hamdi Yazır Kur’an’ın ilk emrini şöyle tefsir ediyor. “Kitabın okunması için bilfiil yazılmış olması şart olmadığı gibi, okumak için de mutlaka yazının okunması şart değildir. Okuma eylemi gönle ve ruha hitap etmelidir.” Yunus’un dediği gibi:

“Okumaktan mana ne, kişi Hakk’ı bilmektir

Çün okudun bilmedin, ha bir kuru emektir.”

Kitap üçtür denilir. Birincisi vahyi metluv okunan Kur’an’dır. İkincisi insan denen muhteşem varlık, üçüncüsü ise kâinat kitabıdır. İslam’a göre insan eşref-i mahlûkattır. En şerefli en kıymetli yaratıktır. Allah(cc) iki cihanı onun için onu da kendi marifeti için yaratmıştır. Kâinat, içerisinde bulunduğumuz âlem.  Gözümüzün görebildiğinin yanı sıra göremediğimiz; yerin merkezinden uzay boşluğuna uzanan muhteşem sistem. Rabbimizin kuvvet, kudret ve muhteşem sanatını ortaya koyan, El Halık, El Bari, El Musavvir ve bir çok isminin en güzel şekilde tecelli ettiği kulların okuması için önüne açtığı muazzam bir kitaptır.

Bir kitabullah-ı azamdır seraser kâinat, hangi harfi yoklasan manası hep Allah’a çıkar. Okumanın amacı: Bu muhteşem kâinatı yaratan sanatçıyı bulmak, bilmek, aşina olmak, hissetmek, zikretmek ve şükretmek olsa gerek.

Tenzili emirler (Kur’an) dil ile okunurken tekvini emirler (kâinat) yaşayarak, gözlemleyerek, tecrübe ederek okunur. Bu kaynaklardan gelen muhteşem bilgiler yeryüzünde halife alarak yaratılan insanın gönlünde buluşarak ahseni takvim sırrına erişmesine vesile olur.

Kur’an diyor ki: Kâinat, özündeki hareketiyle kendisini yaratana doğru yönelmektedir. Asıl hareket budur.  Bu hareketin dışa akseden tarafı, özünün ifadesinden başka bir şey değildir. Kur’an’ı Kerim’deki birçok ayet bu hareketi nakletmektedir. İşte bunlardan bazıları:

“Bitkiler ve ağaçlar ona secde ederler”

“Yedi kat gökler, yeryüzü ve içinde bulunanlar onu tesbih eder.”

“Hiçbir şey yoktur ki, O’nu hamd ile tesbih etmesin. Fakat siz onların tesbihini anlamazsınız.”

“Görmez misin ki göklerde ve yerde bulunanlar ve dizi dizi kuşlar Allah’ı tesbih eder. Hepsi de dua ve tesbihini öğrenmiştir.”

Bu gerçeğin düşünülmesi kâinatın dua ve tesbihinin izlenmesi, insan kalbine bambaşka bir huzur verir ve insana çevresinde bulunan her şeyin canlı duygulara sahip olduğunu bildirir. Ve o zaman insan eşyanın ruhuyla hemdem olur onlarla düşüp kalkar ve dost olur. [1]

O zaman Yunus gibi

– Sarı çiçekle hasbihal eder

– Asli vatana olan hasreti “dertli dolap” ile dile getirir.

– Ya da dağlar ile taşlar ile çağırayım Mevlam seni.

– Seherlerde kuşlar ile çağırayım Mevlam seni, diyerek coşar.

Mevlana gibi ayrılığın acısını kamışlıktan kesilerek üflenen ney de dile getirir.

Allah (cc) tüm duygularımızı bize, bu güzellikleri görelim sezelim diye bahşetmiş, hele bu gönül dediğimiz iç âlemimizi onun için yaratmıştır. Niyazi Mısri bu gerçeği dile getirerek,

der ki:

“Bir göz ki O’nu olmaya ibret nazarında

Ol sahibinin düşmanıdır başı üzerinde.”[2]

Fuzuli içindeki peygamber aşkını bu coşkuyla su kasidesinde dile getirmiş.

Suyun bin bir haliyle dile getirmiştir.

Saçma ey göz eşkten gönlümdeki odlere su

Kim bu denlü tutuşan odlare kılmaz çare su

beyitleriyle başlayan muhteşem eser.  Sevgili, âlemlere rahmet olarak gönderilmişti.  Su bir rahmetti, sevgili hayatı güzelleştirdi, süsledi ve ölü gönüllere hayat verdi. Düşünürsek su da hayatı güzelleştirdi, süsledi ve ölü gönülleri diriltti. Sevgili, kâinata süs olmuştu. Öyle bir süs idi ki, adına dürri yekta  ( inci tanesi ) denildi. Dürr-i yekta yegâne inci, kâinat denen sedefin yegâne incisi o idi.

Sevgili, ahir zaman nebisi idi. Ama ilk önce onun nuru yaratılmıştı. En son peygamberdi ama ilk önce yaratılandı. Ve ayet;

“Hayatı olan her şeyi sudan yarattık.” diyordu. “Su, benim efendimdi.”[3]

Ünlü Halk ozanımız Âşık Veysel de bu sırra mazhar olanlardandı.

“Benim sadık yârim kara topraktır.” derken kâinatı bir başka açıdan okuyordu.

Hakikat ararsan açık bir nokta

Allah kula yakın kul Allah’ta

Hakkın hazinesi gizli toprakta

Benim sadık yârim kara topraktır.

İbn Tufeyl’in Hay bin Yekzan isimli eseri insanı okumayı, kâinatı okumayı felsefi açıdan ortaya koyan önemli bir eser olarak karşımıza çıkmıştır.  Ayrıca Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretlerinin Marifetnamesi, İbn Haldun’un mukaddimesi gibi pek çok eser kâinatın derinlemesine okumasıyla kaleme alınmıştır.

“Bütün bunlar neticesinde şunu söyleyebiliriz. İşte kâinatı böyle bir gözle seyredenler, ilahi bir ihtifalde yaşarlar. Her taraf parlak ve göz alıcı manzaralarla doludur. Buradaki güzellikleri bir daha yaratmak mümkün değildir.  Sonra bitip tükenme de bilmez.  Çünkü her zaman yeni bir şekilde görünmektedir gözlere, kafalara ve gönüllere. Modern ilmin keşfettiği gibi kâinattaki engin nizamın tabiatını bilip anlayan kişiler dehşete kapılır kendinden geçerler. Ancak şunu belirtelim ki, kâinattaki göz alıcı gerçekleri görmek için bilgin olmaya gerek yoktur. Çünkü Allah (cc) lütfederek insanlara bu kâinata bakar bakmaz ilham almaya ve karşılıklı konuşma gücü vermiştir.”[4]

“Bu sebeple bizler de çevremizdeki her şeyi dikkatle incelemeli, güzellikleri sezmeli, olaylardaki hikmetleri kavramalı farkı fark eylemeli, mutlu ve gerçek aydın olmalı, doğru imanı bulmalı, ona uygun yaşamalı, sahip olduğumuz nimetlere şükretmeli, ömür boyu elimizden geldiğince iyi işler yapmalı salih ameller işlemeliyiz.”[5]

Ayşe Banzaroğlu

[1] Şahver Çelikoğlu – Ayet ve Hadisler Işığında El-Esma’ül Hüsna Şerhi  2.Cilt sayfa 52

[2] Mahmut Esad Coşan – Cuma Sohbetleri 9 Aralık 1993

[3] İskender Pala – Su Kasidesi

[4] Şahver Çelikoğlu – Ayet ve Hadisler Işığında El- Esma’ül Hüsna Şerhi 2.cilt

[5] Mahmut Esad Coşan –  Cuma Sohbetleri 9 Aralık 1993