İyi Bir Dünya İçin

İslam dini, insanoğlu için genel geçer bir hayat nizamıdır. Gayesi de insanın dünya ve ahiret mutluluğunu elde etmesidir. Dolayısıyla bu dinde insanın gerçek mutluluğuna zarar verecek her şey yasaklanmış, ona mutluluğu kazandıracak her şey emredilmiştir. İslam Dini’nin emir ve yasakları incelendiğinde en basitten en karmaşığa kadar, insanın yaşadığı/yaşayabileceği, karşılaştığı/karşılaşabileceği hiçbir alanın boş bırakılmadığı dikkati çeker.

İnsanın gelişim/kemâlât sürecini (seyr-u sulûk) sağlıklı bir şekilde sürdürebilmesi ve mutlu olabilmesi için, ihtiyaç duyduğu en önemli şeylerden biri sağlıklı bir toplum içinde bulunmaktır. Bu sebepledir ki İslam Dini, toplum hayatını da düzene sokacak kurallara sahiptir. Elbette bu kuralların muhatabı toplumu oluşturan bireylerdir. Fert, bireysel görevini yerine getirdiğinde, sosyal etkileşimle toplum da olumlu etkilenmektedir, gelişmektedir. Fertler, kurallara uymadığında ise toplum olumsuz olarak etkilenmekte ve bozulmaktadır. Bu sebeple, insanın bireysel olarak da keyfine göre kuralsız yaşama lüksü yoktur. Elbette her fert, kendi yaptığından sorumludur. Ancak diğer fertlerin sağlıklı bir toplum içinde yaşama hakkı vardır ve bu hak gasp edilemez.

Emr-i mâruf- Nehy-i ani’l-münker (=iyiliği emretmek- kötülükten sakındırmak) toplumun ve dolayısıyla fertlerin korunması için İslam Dini’nin ortaya koyduğu sistemin adıdır. “İçinizden (herkesi) hayra çağıran, iyiliği (meşru şeyleri; tevhidi ve sâlih ameli) emreden ve kötü olandan men eden bir ümmet (bir topluluk) olsun; işte onlar kurtuluşa erenlerdir.”[1] ayet-i kerimesi bu sistemin ilanıdır. İsrâiloğullarının peygamberleri diliyle lanetlendiğini ifade eden ayetten sonra gelen “Onlar, işledikleri herhangi bir kötülükten birbirlerini alıkoymazlardı. (Bu) yapmakta oldukları şey ne kötü idi!”[2] ayeti ile de bu sistemi ihlal edenlerin kınandığını ve hatta lanetlendiğini öğreniyoruz.

Asr-ı saadet döneminde ilk cihad yani toplumu daha aktif bir şekilde koruma emri,“..Allah kendi (dini)ne yardım eden (onu hayata hâkim kılmak için gayret eden)lere elbette yardım eder. Şüphesiz ki Allah çok kuvvetlidir, her şeye galiptir.”[3] müjdesi ile birlikte verilmişti. O halde her mümin, gücü yettiğince, iyiliği teşvik etmek ve kötülükten sakındırmakla görevlidir. Sonuç ise Allah’a aittir. Nitekim sonraki ayet-i kerimede, Yüce Yaratıcı “O (mü’min) kimseler ki kendilerine yeryüzünde iktidar, mevki (ve servet) versek (şımarıp sapmazlar,) namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, (İslâmî ölçülerde) iyiliği emrederler ve kötülükten menederler. (Çünkü bilirler ki, bütün) işlerin sonu ancak Allah’a ait(tir ve O’na dönecek)tir.”[4] buyurmaktadır.

“O kimseler..”, ifadesi ile ilgili, İbn Abbas (ra) muhacirler, ensar ve onlara güzel bir şekilde tâbi olanlar kastedilmiştir, demiştir. Kendilerine iktidar ve mevki verilmesi, o kimselerin güçlü ve başkaları üzerinde nüfuz sahibi olması anlamına gelir.

Tarih boyunca, insanoğlunun en büyük imtihanı güç üzerinden olmuştur. İnsan kendini güçlü hissettikçe, yaratıcısını unutmuş ve hatta reddetmiştir. Kendisini kanun koyucu yerine koyarak, diğer insanlara zulmetmiştir. Bu güç imtihanını ancak ve ancak mümin kullar başarı ile geçebilmektedir. Bunun yolu da namazı dosdoğru kılmak (kılmaya devam etmek), zekâtı vermek ve iyiliği emredip, kötülükten sakındırmaktır. İnsan sahip olduğu gücü bu üç davranışla birlikte taşıyabiliyorsa, bu imtihanın kazanıldığına bir alâmet sayılabilir. Her insanın az ya da çok, belli zamanlarda ve yerlerde bir gücü ve nüfuzu olduğunu da göz önüne almak gerekir.

Ayet-i kerimede görüldüğü gibi, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak, namaz ve zekâtın hemen ardında yerini almıştır. Mümin, sahip olduğu imkân ölçüsünde, yaratıcısına ve yaratılmışlara karşı bu vazifesini yerine getirmelidir. İçinde bulunduğu topluma, yaratıcının insanoğlunun iyiliği için koymuş olduğu kuralları benimsetmeye çalışan kimselere ne mutlu. Onlar, “Ey iman edenler! Allah’ın (dininin/Kur’an’ın hayata hâkim olmasının) yardımcıları olun..”[5] ilahî emrine uymuş ve “..Meryemoğlu İsa’nın havârilere: “Allah (dâvâsın)da benim yardımcılarım kim (olacak)?” deyip de havârilerin de: “Allah (dâvâsın)ın yardımcıları biziz”..” dedikleri gibi demişlerdir.[6] “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (O’nun dininin yayılmasına ve hayata geçmesine) yardım ederseniz, (O da) size yardım eder ve ayaklarınızı sabit/sağlam tutar (güç ve sebat verir).”[7]

Zeynep Yaren

 

YARARLANILAN KAYNAKLAR

 

Fahreddin Razi, Mefatihu’l-Ğayb

Kurtubi, el-Camiu’l-Ahkami’l-Kur’an

İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri

Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili

Hasan Tahsin Feyizli, Feyzu’l-Furkan Açıklamalı Kur’an-ı Kerim Meali

[1] Âl-i İmran Sûresi, 104

[2] Maide Sûresi, 79

[3]Hac Sûresi, 40

[4] Hac Sûresi, 41

[5] Saff Sûresi, 14

[6] Saff Sûresi, 14

[7] Muhammed Sûresi, 7