İstikamet ve Peygamberimiz

61897_133132893543316_359233504_n copy (1)

“İNANDIM DE VE DOSDOĞRU OL!”

“Ya Rasülallah!

Mü’min korkak olabilir mi?  –Evet

Mü’min cimri olabilir mi?  –Evet

Mü’min yalancı olabilir mi?  –Hayır.

“Her haslet mü’minde bulunabilir. Sadece hıyanet ile yalan bulunmaz.” (1) –

İnsanoğlu, fıtratı itibariyle zaafları ile birlikte vardır. Bunları ıslah için çalışacaktır. Fakat bir kişi mü’min olduğunu ilan ettiği andan itibaren yalan ve hıyanetle yolunu ayırmış demektir. Bunlar, bir mü’minin kalbinde asla bulunmaması gereken hasletlerdir. Aksi takdirde istikamet çok başka yönleri göstermektedir: “Dört şey vardır ki, bunlar kimde bulunursa o kimse katıksız münafık olur. Kimde bunlardan bir şey bulunursa -onu bırakıncaya kadar- kendisinde nifaktan bir haslet var demektir. (Bunlar): Konuştu mu yalan söyler, söz verirse sözünde durmaz, va’dederse va’dinden döner, bir dava ve duruşma esnasında haktan ayrılır:” (2)

Ümmeti olmakla şereflendiğimiz âlemlerin efendisi Hz. Muhammed (sav), sadakat ve istikamet noktasında en büyük rehberimizdir elbet. O, Peygamber olmadan önce dahi doğruluğu, ahde vefası, güvenilirliği herkes tarafından takdir edilen saygıya layık, onurlu bir kimse olarak tanınıyordu. Yeryüzünü cismiyle şereflendirdiği altmış üç yıllık hayatı, O’nun bu güzel ahlâkının numuneleriyle doludur. İşte onlardan birkaçı:

Abdullah b. Ebû Hamza, kendi rivayetine göre, peygamberliğinden önce Rasûlallah’tan (sas) bir şey satın almış ve ödenecek bir miktar bakiye kalmıştı. Bu ödeme için O’na gi­deceğine dair söz vermiş, fakat verdiği sözü de unutmuştu. Hz. Muhammed’in (sav) kendisini bekleyeceği yere gittiğinde O’nu hâlâ kendi­sini bekliyor buldu. Peygamberimiz (sav) sadece şöyle dedi: “Bana büyük bir mesele ve güçlük çıkardın. Üç gün­dür burada seni bekliyorum.” (3)

Efendiler Efendisi (sav) bir şey hakkında söz verdi mi, verdiği sözde durur, mutlaka gereğini yerine getirirdi. Hudeybiye Barış Antlaşması’nın hükümlerinden birisi de, Mekkelilerden biri Müslümanlara sığınırsa, Müslüman bile olsa, geri verilecek; fakat Müslümanlardan Mekkelilere sığınan olursa geri verilmeyecekti. Müslümanlar için çok ağır olan bu anlaşmanın yazılması henüz bitmişti ki, Mekkeliler adına anlaşmayı imza edecek olan Süheyl’in Müslüman olan oğlu Ebû Cendel bir yolunu bulup kaçmış ve ayağındaki zinciri sürüyerek çıka gelmişti. Bu anlaşmaya göre Ebû Cendel’i iade etmek gerekiyordu. Müslümanlar bundan büyük üzüntü duymuşlar ve Ebü Cendel’i iade etmek istememişlerdi. Fakat neticede, Süheyl b. Amr, Ebu Cendel’i çeke çeke Kureyşîlerin yanına götürdü.

Ebu Cendel, götürülürken: “Yâ Rasûlallah! Ey Müslümanlar cemaati! Siz bana işkence yapsınlar, beni dinimden döndürsünler diye mi müşriklere geri çeviriyorsunuz?” diyerek feryad ediyordu.

Müslümanlar, Ebu Cendel’in feryadına, sözlerine dayanamayarak ağladılar. Peygamberimiz Aleyhisselam: “Ey Ebu Cendel! Şu kavimle (Kureyş müşrikleriyle) aramızda yazılan barış yazısı tamamlandı. Ey Ebu Cendel! Sen biraz daha katlan! Allah’tan da, bunun ecrini, mükâfatını dile! Hiç şüphesiz, Yüce Allah senin için ve senin yanında bulunan zayıf Müslümanlar için bir genişlik ve çıkar yol yaratacaktır! Biz şu kavim ile (müşriklerle) aramızda bir barış anlaşması yapmış ve bu yolda kendilerine Allah’ın ahdiyle söz vermiş bulunuyoruz. Onlar da, bize Allah’ın ahdiyle söz vermiş bulunuyorlar. Biz onlara vermiş olduğumuz söze vefasızlık edemeyiz. Verdiğimiz sözde durmamak, bize yaraşmaz!” buyurdu.

Ebu Cendel Kureyş müşriklerine teslim edilirken, Hz. Ömer: “Yâ Rasûlallah! Bunu Kureyşîlere ne için geri veriyoruz? Bu hakarete ne diye razı oluyoruz?” dedi. Peygamberimiz Aleyhisselam: “Biz bu iş hakkında onlarla anlaşma yapmış bulunuyoruz. Dinimizde ahde vefasızlık yoktur!” buyurdu.(4)

Benzer bir olay, Kureyş’in Peygamberimize elçi olarak gönderdiği Ebû Rafi’nin de başından geçmiştir. Kendi anlatımına göre Hz. Peygamber’i görür görmez kalbinde Müslüman olma arzusu beliren ve “Ey Allah’ın Rasulü! Allah’a yemin olsun ki ben onlara asla dönmeyeceğim.” diyen Ebu Rafi’ye Peygamberimiz: “Ben anlaşmayı bozmam. Kimseyi de zorla alıkoymam. Sen şimdi dön. Şayet şu andaki duyguların orda da devam ederse geri gel” karşılığını vermiş, bunun üzerine Mekke’ye dönen Ebu Rafi daha sonra gelerek Müslüman olmuştur. (5)

Efendiler Efendisi  istikamet, sadakat, ahde vefa gibi konuların üzerinde önemle durmuş, ümmetini yalandan, vefasızlıktan kaçınmaya teşvik etmiştir.

“Müslüman, elinden ve dilinden diğer Müslümanların emin olduğu, zarar görmediği kimsedir.” (6)

Hadis-i şerifte ölçümüz veriliyor. Bişr-i Hafi (k.s) de durum tespitini yapıyor ve olması gerekeni, asıl hedefimizi şu sözleriyle dile getiriyor: “Düşmanların bile senden emin olmadan Müslüman olamazsın. Oysa ki, senden dostların bile emin değildir.”

Ne güzel bir ölçüdür bu.

Abdullah bin Abbas(ra) Hud Suresi 112. Ayet-i kerimesi için demiştir ki:

“Kur’an-ı Kerim’de Rasulallah (sav) için bu ayeti kerimeden daha şiddetli bir itâb-ı ilâhi vâki olmamıştır.” (7)

Bu sebeple Allah Rasulü (sav) ‘in o güne kadar bir tek ak teli bulunmayacak derecede simsiyah olan mübarek saç ve sakallarında bu ayetin inzalinden sonra artık aklıklar görülmeye başlamıştır.

Burada dikkatimizi çeken nokta şudur ki: Ayette kastedilen Peygamberimizin şahsında bütün ümmettir. Çünkü ayeti kerimede:

“Ey Habîbîm! Sen sîrat-ı müstakim üzeresin!” (Yasin, 4) buyrularak Efendimizin zaten istikamet üzere olduğu bildirilmiştir. O’nun endişesi her zaman olduğu gibi yine ümmeti içindir. Çünkü dosdoğru olmak, kolay olmayıp, ciddi bir muhasebe ve mücadele gerektirecektir. Bu da şu hadisten anlaşılıyor: “Tam anlamıyla başaramazsınız ya, siz (yine de) dosdoğru olun!” (8)

Hedefe ulaşabilmemiz için vesileler de yine Âlemlerin Efendisi’nden bizlere sunulmuş: “İstikamet üzere olun. (Bunun sevabını) siz sayamazsınız. Şunu bilin ki, en hayırlı ameliniz namazdır. (Zâhirî ve bâtînî temizliği koruyarak) abdestli olmaya ancak mü’min riayet eder.”(9)

“Kalbi dürüst olmadıkça kulun imanı doğru olmaz. Dili doğru olmadıkça da kalbi doğru olmaz”(10)

Ve olayın bir başka yönü: İstikamete giden gemide yol almak istiyorsak, geminin selameti için, sorumluluklarımızın farkında olmalı,  hayır ve tebliğ adına üzerimize düşen görevleri hakkıyla yapmaya çalışmalıyız. Hadis-i şerifte buyrulduğu üzere:  “Allah’ın çizdiği sınırda duran kimseyle, onu tanımayıp çiğneyenin durumu, şu topluluğun yaptığı davranışa benzer: Gemide (yerleşmek için) kura çektiler. Bir kısmına üst, bir kısmına alt kat düştü. Alt katta olanlar, su ihtiyacını gidermek için üst kattakilerin olduğu yerden geçiyorlardı. Daha sonra aralarında: Bulunduğumuz yerde bir delik açsak da üsttekileri rahatsız etmeden suyu alsak diye sözleştiler. Eğer (üst kattakiler) yapmak istedikleri bu şeyde (gemiyi delmelerinde) onları serbest bırakırlarsa, hepsi helak olur. Engel olurlarsa, kendileri de kurtulur, alt kattakiler de.” (11)

Rabbim cümlemizi inanan ve inandığı istikamet üzere dosdoğru duranlardan eylesin.

Nuran Aydınlı

KAYNAKLAR
1- (Suyûtî, Tenviru ‘l-Havalik, c. II, s.154.)
2- (Buhari, İman,24; Müslim, İman 25)
3- (Ebu Davud)
4- (M.Asım Köksal, Hz. Muhammed (a.s) ve İslamiyet, Işık Yayınları, 2008 c.5-6 s.305-306)
5- (Ebu Davud, Cihad, 163)
6- (Buhârî, Îmân 4, 5, Rikak 26; Müslim, Îmân 64, 65.)
7- (Elmalılı Tefsiri, V.18)
8- İbni Mâce, Tahâret 4; Dârimî, Vudû 2; Muvatta’, Tahâret 36)
9- (Muvatta, Taharet,6)
10- (Ahmed b. Hanbel, Müsned III, 198)
11- (Buhari , Şerike,6)