İstikamet Üzere Bir Hayat: Hz. Ebu Bekir Efendimiz

3

İstikamet, dürüstlük, doğruluk, istikrarlı tutum, ahde vefa, taahhüdlere sadakat, her hususta ifrat ve tefritten sakınmak, itidal yolunu ihtiyar etmek, sırat-ı müstakim üzere yürümek manalarını ifade eder.[1] İslam tarihinin en mümtaz siması Hz. Ebu Bekir Efendimiz bu niteliklerin tamamının hiç mübalağaya ihtiyaç olmaksızın sahibi ve mümessilidir. Doğruluğun, itidalin, adaletin, ahde vefanın, sadakatin, akıl ve dindarlığın şahikalar görmüş uygulamaları onun hayatında hakiki ve tabi manalarını bulmuştur.

O istikamet üzere yön verdiği hayatındaki en isabetli kararını Resulullah Efendimize iman ile vermiş, bundan sonra da Kur’an ve Hadis üzere yön verdiği istikametini asla başka bir yöne çevirmemiştir. Şüphesiz onun istikamet rotası Allah ve Resulünün rızası ve takdirine döndürülmüştür. Hiçbir harici müdahale onu bu yönden hafif de olsa bir sapmaya düşürememiştir. O imanının ilk anındaki istikametini ömrü boyunca muhafaza etmiş ve başka yönlere tevessül etmemiştir. Onun bu tavrında “istikamet” kavramının tutarlı ve doğru bir yön seçmek, seçimine vefa göstermek, hayatını bu doğrultuda zikzaklar çizmeden devam ettirmenin en bariz şekli aşikar olmaktadır. Hz. Ebu Bekir şüphesiz imanında hiçbir inişi yaşamadan, ona en ufak bir vefasızlık göstermeden, zedesiz ve beresiz bir tabiiyetin kahramanıdır. Bu tavrının en meşhur hikayesi Miraç-İsra hadisesi sırasındaki sarsılmaz, tasalanmaz, endişesiz, sualsiz tutumunda anlatılır. O bir tek soru sorar “O bunu söyledi mi?”. Aldığı bir kelimeden oluşan cevap onun tasdikine kafidir. Bundan sonraki tutumu “O böyle söylüyorsa doğrudur!” olur ki bütün vefakârların baş tacıdır.

İlk Müslümanlar gibi Hz. Ebu Bekir Efendimizin de en mühim vasıflarından biri dürüstlüktür. Hatta biz o ilk dönem müslümanlarını sarsıcı bir dürüstlük yarışı içinde buluruz. İman şulesi ile tutuşan her mü’min imanını izhar için yanmakta ve harlanmaktadır. Allah Resulü onları zapt edebilmek için büyük bir güç sarfetmek zorundadır. Zira iman eden ölüm tehlikesini dahi göze alarak meydana fırlamakta bir büyük çağlayan olarak gönüllerine doldurdukları imanı cümle âleme ilan etmek arzusuyla yanmaktadır. Hz. Ebu Bekir de onlardandır. İman dürüstü o insanlar Allah ve Resulüne olan inançlarını gizlemeyi hazmedememiş Kabe duvarları onların tekbir sesleri ile inlemiştir. İşte bu istikametin ve vefanın kanlı bedellerinin ödendiği bir haldir.

Hz. Ebu Bekir Efendimizin Mekke dönemindeki hayatında istikametini izhar eden çok mühim bir uygulaması daha vardır. 13 yıl hakikate direnen Mekkeli aymazlar karşısında sabırsızlığa düşmemek, metanetini kaybetmemek, sabır ve temkin yularını elden bırakmamaktır. Gece gündüz hidayete ermeleri için çalıştıkları müşriklerin zulmüne karşılık Allah Resulü ve Hz. Ebu Bekir dâhil kimse onlara beddua etmemiştir. Hakikatin verdiği güvenle kimse kibre düşmemiş, zalimler karşısında öfkeye kapılıp merhametinden vazgeçmemiştir.

Hz. Ebu Bekir hayatında belki bir kez sadakatinden imtihana çekilmiştir. O da ilk Habeşistan hicreti sırasında olmuştur. Allah Resulünün izni ile Mekke’den bir selamet yurduna göç etmeye koyulan Müslümanlar arasında Hz. Ebu Bekir de vardı. Ancak o herkesle beraber değil, bir başına bu hicret yolculuğuna çıkmıştı. Ancak yolda karşılaştığı sözü geçen bir tüccarın himayesinde Mekke’ye dönmeye karar verdi. Mekkeliler tam onu kaçırdıklarına sevinirken yeniden karşılarında görünce şaşırmış ve tedirgin olmuşlardı. Bütün davranışlarını hatta ibadetlerini, yüksek sesle Kur’an okumasını dahi sınırladılar ve bütün bunların sorumluluğunu ise İbn-i Dugunne adındaki o tüccara verdiler. Ancak Hz. Ebu Bekir tenhada namaz kılmayı kendine yediremedi, Kur’an okurken Allah’ın sözlerini ketmetmeyi uygun bulmadı, insanlarla irtibatını kesmeyi zül addetti ve nihayet anlaşma bozuldu. İbn-i Dugunne artık kendisini himaye edemeyeceğini söylediğinde ise o şu cevabı verdi:

““Himayeni sana iade ediyorum. Bana Allah‟ın himayesi kâfidir”[2]

Himaye esaretinden kurtulduğunda yaptığı ilk iş Kâbe‟ye koşmak oldu. Gönlünce Ebubekirvari coşkuyla tavaf ettikten sonra, Mekkelilerin gözü önünde namaza durdu. Yine tahmin edilenler oldu, Mekkelilerin hücumu onu ibadetinden alıkoyamadı ve yıldıramadı.

O, Allah ve Resulünün izinde yürümekten kıl payı şaşmamış bir kimsedir. Büyüklüğü de buradan gelmektedir. İşte bir misal daha… Hudeybiye anlaşması başlangıçta Müslümanların aleyhine görünse de neticede Mekkelilerin başına çorap örmüştür. Bir vesile ile anlaşma tehlikeye girdiğinde Mekke ileri gelenlerinden Ebu Sufyan önce Hz. Ebu Bekir’in kapısını çalar ve Resulullahı anlaşmaya geri dönmek hususunda ikna etmesi için ondan ricalarda bulunur. Hz. Ebu Bekir şöyle der:

“Ey Ebu Sufyan Resulullah ne derse ona bağlı kalacağım. Vallahi eğer ufacık karıncaların bile size karşı savaştığını görsem onlara yardım ederim”.

Onun bir başka imtihanı sevgiliden ayrılık zamanıdır. Kimin daha yaralı olduğunu bilmemiz mümkün değil ama Hz. Ebu Bekir’in en derin darbeyi alanlardan olduğunu söyleyebiliriz. Az önce sevgilinin yüzüne damlayan gözyaşlarını silerek sarsılan ümmeti silkelemek üzere büyük bir dirayetle karşılarına çıkıp İslam’ın özünü izaha güç bulmuş, halkı iman üzere tutmayı başarmıştır. O felaket gününde kendini kaybetmek üzere olanlara istikamet göstermiş ve kılavuz olmuştur. Onun şu sözü herkesi kendine getiren bir cümle olmuştur:

“Her kim Muhammed’e tapıyorsa bilsin ki Muhammed Aleyhisselam ölmüştür. Sizlerden kim de Allah’a tapıyorsa hiç şüphesiz Allah Hayy’dır.”

Hz. Ebu Bekir Efendimizin hayatı vefa misalleri ile dopdoludur. O çok sakındığı yöneticilik-halifelik işine dahi vefasından ötürü girişmiştir. Halife seçildiğinde Rafi’ b. Ebi Rafi’ yanına gelir ve der ki:

“Ey Ebu Bekir bana iki kişinin idaresine bile talip olmamamı tavsiye eden sen değil miydin? Bu ne haldir?” Hz. Ebu Bekir:

“Evet ya Rafi‟ ben sözümde duruyor ve sana o gün söylediğimi bugün de söylüyorum: İki kişinin bile idaresini arzu etme. Bense Muhammed ümmetinin ihtilaf ve ayrılığa düşüp yok olmasından korktum. Bunun için omzuma yükleyip emanet ettikleri vazifeden kaçıp kurtulma yolunu bulamadım.” Sözleri ile Allah Resulünden emanet kalan din ve ümmeti muhafaza gayretinin cesametini göstermektedir.

Onun halife seçildiğinde söylediği ilk sözler de doğruluk ve istikamet hakkındadır:

“Resulullah Aleyhisselam önceki yılda şu durduğum yerde durmuştu ve size şunları söylemişti: “Size doğru yolu tavsiye ederim. Doğruluktan ayrılmayınız. Çünkü doğruluk iyilikle bir aradadır, ikisi de cennettedir. Yalandan sakınınız, çünkü yalan kötülükle bir aradadır, ikisi de cehennemdedir….”[3]

O, halifelik seçiminde de doğruluk üzere olanları ve sadıkların takip edilmesini tavsiye etmiştir. Bu davranışı ile Hz. Ebu Bekir, halifeliğinin ana ilkesini de belirtmiş oluyordu. İdare edenle idare edilen arasında tesisi edilen doğruluk halkın idareciye güven duymasını sağlar. Doğruluğa riayet ve yalandan kaçış ümmetin güçlü olmasında önemli bir yere sahiptir. Doğruluk üzere seçilmiş bir idarecinin halkı üzerindeki tesiri de o denli güçlü olacaktır. Hz. Ebu Bekir insanları doğruluğa yani sıdka davet edişiyle onları aynı zamanda davalarında tavizsiz, kararlı enerjik, samimi ve sadık olmaya da çağırmaktaydı.[4]

Hz. Ebu Bekir’İn doğruluk anlayışında bütün toplumu fert fert içine alan bir etkileşim söz konusudur. O kendi doğruluğunun takipçisi ve denetçisi olarak halkını görüyor ve kendisi de doğruluk üzere bulunmaları hususunda halkını takip edeceğini ilan ediyordu:

“Vazifemi iyi yaparsam bana yardım ediniz. Eğer kötülüğe saparsam beni doğrultunuz”

Ümmetin en tepesindekini dahi içine alacak olan bu uygulama her seviyeden yönetici ve idareciyi de kapsayacak, halk ise en büyük denetçi olarak toplumun istikamet, doğruluk ve adalet üzere ilerlemesinde söz ve sorumluluk sahibi olacak demekti. Ümmet, devleti ve yöneticileri kontrol ve uyarı mevkiine taşınmış, yönetime ortak, destek ve yardımcı olmaya da çağırılmış demektir.

Hz. Ebu Bekir Efendimiz halife olduğunda daha doğrusu Allah Resulünün vuslat gününde Hz. Üsame b. Zeyd Bizanslılarla savaşmak üzere yola çıkmak üzereydi. Allah Resulünün irtihali bütün planları alt üst etmiş, hiç yoksa Müslümanların cihad arzusunu gölgelemişti. Ordunun dağıtılması isteğine Hz. Ebu Bekir’in verdiği cevap onun istikametine şahane bir örnektir:

“Ebu Bekir‟in nefsi yed-i kudretinde bulunan zata yemin olsun ki yırtıcıların beni kapacağını bilsem bile Resulullah‟ın yola çıkardığı orduyu geri çekmem. Tek kalsam da onu yerine getiririm.”[5]

Üsame b. Zeyd’İn ordu komutanı olarak yola çıktığında Hz. Ebu Bekir onu uğurlamaya gelmişti. O İslam ordusunun komutanı olarak atının üzerindeydi, Hz. Ebu Bekir de yaya olarak yanında yürüyordu. 18 yaşındaki Hz. Üsame’nin edebi buna müsaade etmedi, atından inip bineğini ona vermeyi teklif etti. Hz. Ebu Bekir yine o şaşmaz doğruluğunun bir tezahürü olarak:

“Vallahi ne sen ineceksin ne de ben bineceğim. Allah yolunda ayaklarımın tozlanması benim aleyhime bir iş değildir”[6]

Dinden dönenler Hz. Ebu Bekir Efendimizin en büyük mücadele sahasıydı. O, peygambersiz kalan bir toplumu iman üzere ve bir arada tutma gayretindeydi. Allah ve Resulünün buyruklarından zerrece taviz vermedi. Hatta onun bu mücadelede şiddetli bir tablo çizdiğini bile söylemek mümkündür. Bir zekat meselesinden başlayan iş büyümüş dinden dönenlerin de dahil olmasıyla tehlikeli bir seyir kazanmıştı. İşte o vakit Hz. Ebu Bekir:

“Yemin ederim ki Allah‟ın sözü yerine gelinceye kadar, ona verilen vaad tam olarak yerine gelinceye kadar Allah’ın dini uğrunda savaşmaktan bir an olsun vazgeçecek değilim. Nihayet bizden şehid olarak öldürülenler cennetlik olacaktır. Hayatta kalan gaziler de Allah‟ın arzında Onun halifesi ve nesli olarak kalacaktır. Bu Allah‟ın hak olan ve hilafı söz konusu olmayan hükmüdür.” Sözleri ile hakikati açıklamış ve Allah ve Resulünün yoluna en ince detayına kadar tabi olmuştur.[7] Mesele zekât ve namaz gibi çok önemli iki görevin terkiyle mi ilgiliydi: Hayır! Çiğnenen yahut iptal edilen, ya da hakkında gevşekliğe düşülen her ne olursa olsun Hz. Ebu Bekir aynı tepkiyi gösterecekti. Zira onun, Allah Resulü‟nün kurduğu Allah Teâlâ Hz.nin emrettiği dinin ve dindarâne yaşamın herhangi bir şekilde değiştirilmesine tahammülü yoktu. Allah Resulü bir şeyi emir buyurmuş ve uygulamışsa o iş öyle olmalı ve öylece yaşatılmalıydı.

Onun halifeliğinden önceki zamanlarda koyunlarını sağdığı bazı kimseler vardı. Bu kimseler içinden, koyunların sağılmasına bile muhtaç durumda olan bir kız çocuğu:

“Bundan sonra Ebu Bekir bizim koyunlarımızı sağmaz” dedi. Ebu Bekir Efendimiz bu sözü duydu ve dedi ki:

“Allah‟a andolsun ki onları sağacağım. Bendeki güzel ahlakın değişmeyeceğini umuyorum.”

Sahip olduğu mevkinin kişiyi değiştirme, ahlakını bozma ihtimalini bilen Hz. Ebu Bekir ahlakının değişmeyeceğine inancını, eski halini muhafaza ederek güçlendiriyordu. Koyunları sağmaya ara vermeden devam etti. Hatta birinin koyunlarını sağacak olursa:

“Köpüklü mü sağayım, köpüksüz mü” diye sorardı. Onlar “köpüklü olsun” derlerse kabı biraz uzaklaştırır, öyle sağardı. Köpüksüz isterlerse kabı yaklaştırır öyle sağardı. Koskoca Halife halkın koyunlarının sütünü sağsın! Bu ancak Hz. Ebu Bekir Efendimiz ve onun kıratındaki büyük sahabilerin bir özelliği olabilir.

Son söz: “Ahlaklarını Mustafa (s.a.v.)’nın ahlakına benzetenler, Hz. Ebu Bekir gibi, Hz. Ömer gibi ölürler!”[8]



[1] Süleyman Uludağ, Tasavvufi Terimler Sözlüğü, s. 258

[2] M.Kaya, Hz.Ebu Bekir, s.26-27

[3] A.Köksal, Hz.Muhammed ve İslamiyet, c.8, s.795

[4] M.Sarıcık, Hz.Ebu Bekir, s. 153

[5] M. Sallabi, Hz. Ebu Bekir, s. 225

[6] Age. s. 226

[7] Age. s. 243

[8] Mevlana, Divan-ı Kebir

 

Serpil Özcan