İslam'ın Çevre Tasavvuru

İnsan-Çevre ilişkilerini izah noktasında kullanılan Thomas Kuhn’a ait paradigmatik modele göre her toplumun egemen bir dünya görüşü vardır ve bu görüş tabiat ile olan ilişkilerini şekillendirir ve meşrulaştırır.[1] İslam toplumu kendi dünya görüşünü Kur’ani bilgiler ve Nebevî ölçülere göre belirler. Dolayısıyla onun çevre ile olan ilişkilerini de yine bu iki esas belirler. Buna göre kainat, onu var eden Allah’ın varlık ve kudretinin delili olarak yaratılmış, Rûm suresi 24 ve 25. Ayet-i kerimeler de bu duruma delil gösterilmiştir. Şöyle der Allah Teâlâ:

“Size bir korku ve (yağmur) ümidi vermek için şimşeği göstermesi, gökten yağmur indirip onunla ölümünden sonra yeri diriltmesi de, O’nun (kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda akıl erdirecek bir toplum için elbette ibretler vardır. Göğün ve yerin O’nun emriyle (bu şekilde) durması, O’nun (kudretinin) delillerindendir. “

Canlı ve şuurlu varlıklar âleminin bir parçası olan insan bu alemin etkilenen ve etkileyen bir parçasından ibarettir.[2] Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Kainat çeşitli ve farklı unsurlardan meydana gelmiş olsa da her mahluk ve canlı ilahi bir bütünlük arz eder:  “ Yeryüzünde gezen her türlü canlı (gökte) iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer topluluktan (ümmet-ümem) başka bir şey değildir.”[3]

“Yeri de tüm canlılar için elverişli hale koydu”[4] ayeti Allah’ın yeryüzünü bütün canlılar için en uygun ve mükemmel biçimde yarattığını ifade etmektedir. İslam düşünürlerinin büyük bir kısmı “dünya olabilecek âlemlerin en mükemmelidir görüşüne kabul ederler. [5] Kainat belli bir gaye için belli nizam ve kurallara göre tüm canlılar için elverişli biçimde yaratılmıştır ki buna Sünnetullah denilir.[6] Allah’ın yaratma ve yönetmesinde ezelden süregelen ve değişmeyen kurallar gereğince gereği varlıklar ne için gönderildiklerinin bilincindedir.[7] Mükemmel bir surette ve düzen içinde yaratılmış bu alem kemal ve mükemmelliğini, onu yöneten ve nizama koyan Yaratıcı’sının hususiyetlerinden almaktadır..[8]

İnsan, Allah’ın yeryüzündeki halifesi olarak yaratılmış ve Onun mahlûkuna halife tayin edilmiştir. İslam yönetim anlayışında devlet, vatandaşlarını, topraklarında bulunan canlı-cansız varlıklar ile insan yapısı çevreyi temsil ederek, canlı-cansız doğa ile insan yapısı çevre unsurlarının varlığını sadece insan için ve onun hatırına değil, bizatihi kendiliğinden hak sahibi[9] kabul etmelidir. Kur’an: “0, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendi katından (bir lütufolmak üzere) sizin hizmetinize sunmuştur ..”[10] ayetinde beyan olunduğu üzere yaratılmışların bir lutuf olarak insana sunulduğunu söylemesinin yanında insanın gerçekte bir “emanetçi” olduğunu da beyan etmektedir:

“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler; ( sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu insan çok zalim, çok cahildir.”[11]

Yeryüzünde karışıklığa ve kaosa sebep olabilecek potansiyele sahip olduğu yukarıdaki ayette belirtilmiş olan insan bozgunculuk yapmaktan, düzeni bozmaktan, zarar verip fesat çıkarmaktan men edilmiştir. Bu sayılanların tamamına tabiata karşı işlenecek her kusur dâhil edilmiştir. Müslümanlar “Düzene sokulmuşken yeryüzünde bozgunculuk yapmayın!”[12] ayetinden hareketle çevre denilen olgunun insandan topluma, hayvandan bitkiye, kaynaklarından kurallarına kadar bütün unsurlarını zarar vermeden koruma emrini almıştır. İslam’ın çevre anlayışı önce tahrip eden sonra onaran kapitalist düşünceden farklı bir istikamet çizer.

Kur’ani anlayış, varlıklar âleminden düzeni bozmayacak şekilde, gerektiği ölçüde ve miktarda faydalanmayı mümkün görür. Hz. Peygamber (a.s) tabiatın hiçbir şart ve durumda tahrip edilmesine müsaade etmez. Onun Râfi’ b. Amr çocukken karnını doyurmak için ensardan birisinin hurma ağacını taşlayınca, Hz. Peygamber (a.s) ona son derece şefkatli bir üslupla “Evladım, ağaçları taşlama, dibine düşenleri al, ye![13] Sözleri makul dahi olsa ferdi veya toplumsal hiçbir ihtiyaç durumunun tabiatı tahribe ruhsatı yoktur. İnsanın ihtiyaç ve iyiliği için tabiat ve “kaynaklar” denilen istifadeye açık bileşenler feda edilemez. Bu durum doğrudan bir hak ihlalidir.

Endüstriyel toplumda çevrecilik, çevrenin korunmasını, insanın da bu korunmuş çevrede fiziksel ve ruhsal olarak dengeli ve sağlıklı biçimde yaşaması anlamına gelir. Modern toplumların nihayet ulaştıkları çevre anlayışı ise tabiat ile iç içe geçmiş bütüncül bir yaşam biçimini ifade eder.[14] İslam dininin en büyük uygulayıcısı olan Allah resulünün iki sözü İslam’ın tabiat ile olan irtibat ve ilişkisini izah eder niteliktedir:

İlki “Uhud Bizi Sever, Biz De Uhud’u Severiz”[15] meşhur hadisidir. Bu hadis İslam dininin çevrecilik anlayışının insan merkezli bir çevreci anlayış olmadığını, her iki varlığın birbirleri için ifade ettiği değere işaret eder. Fayda ve zarar üzerinden yürütülen pek çok çevre anlayışı bu “sevgi” seviyesinde ifade edilmemiştir. Müslümanlar tabiata sevgi ile bağlıdırlar. Bu sevgi hem ona verdikleri değerden hem de onu Yaratan’a duydukları sevgi ve hürmetin tezahüründendir.

İkincisi “Yeryüzü bana mescit kılındı!” hadis-i şerifidir. Bu söz ise insanın kulluk kutsallığından kendisini arındırdı kabul edilmiş, ibadet mekânına göstereceği bütün özen ve titizliği yeryüzüne ve içindekilere göstermesi, kutsallık atfetmesi sağlanmıştır.[16] Mescit temizlik demektir, mescit kabul edilen yeryüzünün mescit seviyesinde temizliği ve korunması da bu kabulün getirdiği bir zorunluluktur.

Modern Hukukun çevre ile ilgili iki temel hususundan bahsedilir: 1- Çevre insan eliyle kirletilmektedir. 2- Kirlenen çevre temizlenmelidir. Bu iki unsuru dikkate alarak İslam çevre hukukunu “Çevrenin kullanılması, temiz tutulması, kirlenmekten korunması ve kirlenen çevrenin temizlenmesi gayesiyle alınan tedbirleri düzenleyen hukuk kaidelerinin tümü” olarak tanımlamak mümkündür.[17] İslam düşüncesinin merkezinde kamu yararı düşüncesi yer almaktadır. Bunun yanında insanlara, eşyalara, canlılara ve cansızlara zarar vermemek ve zarara mani olmak ikinci çok önemli esasıdır.[18] Bu husus Resulullah Efendimiz şu hadisinden hareketle belirlenmiştir: “Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yasaktır” Zarar vermemek, zararlıyı bertaraf etmek İslam çevre hukukuna göre yeterli değildir. Ek olarak zararı gidermek, izale etmek de gereklidir. İslam Hukuku çevreye zarar vermeyi yasakladığı gibi çevrenin temizliğini istemek ve emretmenin de İslam’ın en mühim prensiplerinden olan iyiliği emretmek kötülükten nehyetmek çerçevesinde izah eder. Dolayısıyla çevreyi temiz tutmayı emir ve teşvik, insanları da bu zarardan sakındırmak bizzat İslam’ın bu prensibinin bir zorunluluğudur.[19]

Kurulmuş büyük İslam Devletlerinin neredeyse tamamında göze çarpan, düzenlilik, temizlik, güzelle tutkun oluş, yoksulu ve acizi koruma, hayvanlara değer verme ve bakımını üstlenme, ağaçları koruma ve ağaçlandırma çalışmaları İslam dininin arz üzerindeki her varlığa verdiği değeri gözler önüne sermektedir. Ancak tarihi seyir içinde özellikle son birkaç yüzyıldır gerçekleşen dinden uzaklaşma ve gayr-i Müslim toplumlara üstünlük kabulü ile gerçekleşen yakınlaşma, siyasi ve ekonomik güçsüzün güçlüye öykünmesine yol açmıştır. Müslüman ülkeler öz değerlerindi unutmuş, güçlenen batı ülkelerinin ihtişamından etkilenerek onları takibe başlamış, sanayileşme ile sınırlı kalacağını zannettikleri bütün bir fikir ve anlayış dünyasını ithal etmişlerdir. Batı düşüncesinin temelinde, tarım toplumuna geçiş ile başlatılan ve Rönesans ile kuvvetlenen, insanın üstünlüğü ve tabiatın bu gücün marifetiyle sömürülmesi görüşü, olduğu gibi değilse de büyük ölçüde özellikle yan etkileri ile birlikte İslam dünyasına girmiştir. İslam topraklarındaki bakımsızlık harabiyet boyutuna o dönemlerde geçmiştir. Nihayet Müslüman ülkeler kendi inanç ve gönül dünyalarına ithal ettikleri sorunlarla çağdaşı ülkeler gibi mücadeleye başlamışlar, bu sorunlara kendi gönül ve kültür dünyalarından çözümler üretmekte aciz kalmışlardır.

Serpil Özcan

 

[1] Muammer Tuna, “Çevre Sosyolojisinin ortaya Çıkışı ve Çevre Toplum İlişkilerinin Tarihsel Evrimi”, Çevre Sosyolojisi, Eskişehir: AÜ. Yay., 2012, s. 9.

[2] Hür Mahmut Yücer-Sinan Yılmaz, “Şeriat ve Tasavvuf Bağlamında Din-Çevre İlişkisi Üzerine bir Değerlendirme”, TKSAD, Karabük: KÜ, 2012, s. 327.

[3] En’am 6/38.

[4] Rahman 55/10.

[5] Mehmet Dalkılıç, “İslam Düşünürlerinin Âlem Görüşü”, Uluslar Arası Çevre ve Din Sempozyumu Bildiriler Kitabı, İstanbul: İÜ, 2008, II, s. 1.

[6] İlyas Çelebi, “Sünnetullah”, DİA, İstanbul: TDV, XXXVIII, s. 159.

[7] Yücer- Yılmaz, age., s. 327.

[8] Dalkılıç, age., s.7.

[9] Yeni Anayasa İçin Sağduyu Teklifleri, http://www.sagduyuluanayasa.com/, Erişim: 15.5.2014.

[10] Casiye 45/13.

[11] Ahzab 33/72.

[12] Araf 7/56-85.

[13] Tirmizi, Buyu’, 54.

[14] Muammer Tuna, “Çevreciliğin Teorik Temelleri”, Çevre Sosyolojisi, Eskişehir: AÜ. Yay., 2012, s. 29.

[15] Buhârî, Cihad, 71

[16] Mehmet Atalay, “İslam ve Çevre Pisikolojisi”, Çevre ve Din Sempozyumu, İstanbul: Yalın Yay, 2008, I, s. 186.

[17]  Servet Armağan, İslam’da Çevre ve Korunması, İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, 2010, sayı 15., s. 41.

[18] Armağan, age., s. 42.

[19] Armağan, age., 43.