İslam Dini

İşlâm Dini

İslâm en son ve hakiki dindir. İslâm’ın getirdiği hükümler, insanların mutluluğunu amaçlamaktadır. Bu hükümlere uygun hareket edenler hem dünya, hem de ahiret mutluluğunu kazanacaktır. İnsanların dünya ve ahret saadeti için İslâm Dini’nin koymuş olduğu hükümler üç kısımdır.

1-İ’tikadi hükümler: İ’tikad demek bir şeye gönül bağlamak, gönlü ve kalbi ile iyice bağlanmak, onun varlığına veyahut yokluğuna kalbi ile karar vermektir. Öyle ise i’tikadi hükümler: “Allah-u Teâlâ Hazretleri vardır. Birdir, şeriki ve ortağı, benzeri ve dengi yoktur: Muhammed (sas) onun kulu ve resulüdür: Allah tarafından tebliğ eylemiş olduğu kat’iyyen belli olan hükümlerin ve haberlerin hepsi doğrudur. ”gibi. Varlığına kalben karar verilen dini meseleler demektir.

2-Ameli hükümler: Allah’a karşı ibadet görevleri ve insanların kendi aralarındaki ilişkileri düzenleyen hükümler. ”Yaratana ibadet ediniz, başkasına tapmayınız, namaz kılınız, oruç tutunuz, cana mala ve namusa tecavüz etmeyiniz. ”gibi.

3-Ahlâki hükümler: Kalbî ve insanlara karşı düşünce ve davranışlarımızı düzenleyen hükümlerdir. ”Yalan söylemeyiniz, kimseye haset etmeyiniz, komşularınızı incitmeyiniz, birbirinizle hoş geçininiz, herkese iyilik ediniz, tatlı sözlü güler yüzlü olunuz. ”gibi.

İSLÂM DİNİNİN BAZI ÖZELLİKLERİ

1) İslâm Dini, Peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed (sav)’e, Allahu Teâlâ tarafından Cebrail (as) vasıtasıyla gönderilmiş olan vahyin tamamı “vahiy kâtipleri” tarafından yazılmış, mushaf haline getirilen bu yazılı belgeler çoğaltılarak, değişmeksizin günümüze kadar ulaşmış-tır. Kur’an’ın sahibi olan Allahu Teâlâ, onu kıyamete kadar korumayı üzerine almıştır.

2) İslâm, Hz. Âdem’den beri devam eden tevhit zincirinin son halkasını teşkil eder. Yeryü-zündeki bütün insanları tek Allah inancına çağırır ve son Peygamber Hz. Muhammed’in etra-fında toplanmaya davet eder.

3) Fıtrî ve evrensel bir dindir.

4) Hz. Peygamber, ins ve cinnin peygamberidir. Diğer peygamberlere veya ümmetlerine veril-meyen bazı üstünlükler ona ve ümmetine ihsan edilmiştir.

5) İslâm ırk, renk, dil ve servet farkı gözetmeksizin insana insan olarak değer vermiş, üstün-lüğün ancak iman, takva ve ahlâk güzelliğinden dolayı olabileceğini belirtmiştir. Bu yüzden, arabın arap olmayana, beyazın siyaha takva dışında üstünlüğü yoktur.

6) İslâm içkiyi, kumarı, tefeciliği, zinayı, yalan söylemeyi, zulüm ve haksızlık yapmayı ya-saklamış, iyiliği, yardımlaşmayı, adaleti, yoksulları ve düşkünleri gözetmeyi emretmiştir.

7) İslâm beden ve ruh temizliğini istemiştir. Günde beş vakit namaz için alınan abdest ve haf-tada en az bir defa alınan boy abdesti ile elbise ve ibadet yapılacak yerlerin temiz tutulması, küçük ve büyük abdest bozduktan sonraki temizlikler, yemekten önce ve sonra ellerin yıkan-ması, dişlerin misvaklanması maddî temizlik örneklerindendir. Namaz abdesti ile gusül abdes-ti aynı zamanda manevî temizlik niteliğindedir

8) İslâm, ilim öğrenmeyi, rızık için çalışıp kazanmayı ibadet saymış, dünya ile ahiret arasında bir denge kurarak her ikisi için çalışmayı emretmiştir.

9) İslâm’a davet metodunda zorlama, baskı, korkutma ve işkence yoktur. İnsanların sevgi ve ikna yoluyla İslâm’a gönül vermesi asıldır.

10) Bir İslâm ülkesinde müslim ve gayri müslim bütün tebea hâkim önünde eşit haklara sahip olurlar. Zimmet ehli sayılan gayr-i müslimler kendi dinlerinin sağladığı haklara da sahip olur-lar. Evlenmeleri, boşanmaları, ibadat ve taatları kendi dinlerine göre devam eder.

11) İslâm kendi aleyhimize olsa bile doğruluktan ayrılmamayı istemiştir.

12) İslâm bütün müminleri kardeş ilân etmiştir

İSLÂM DİNİN KAYNAKLARI

İslâm dininin dünyaya ve ahirete ilişkin bütün hükümleri dört kaynaktan elde edilir. Bunlar sırasıyla Kitap, Sünnet, İcmâ’ ve Kıyas’tır. Bunlara dört delil anlamında “edille-i er-baa” veya şer’î deliller anlamında “edille-i şer’iyye” de denir. Diğer yandan bu dört delile asli delil adı da verilir. Bunların dışında “fer’î delil” denilen, bazı deliller daha vardır ki şunlardır: Mesalih-i mürsele, istihsan, örf-adet, şer’u men kablena (Hz. Peygamberden önceki dinlerin hükümleri), sahabe kavli ve istisha

A- Aslî Deliller

1- Kitap: Kitap, Allahu Teâlâ’nın, Resulü Hz. Muhammed (s. a. s)’e Arapça olarak in-dirdiği, mushaflarda yazılıp bize kadar tevatür yoluyla nakledilmiş, Fatiha suresi ile başlayıp Nas suresi ile sona eren Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an, önceki semâvî kitaplar gibi yalnız bir inanç, ibadet ve ahlâk kitabı değil, hem inanç ve ibadet, hem de insanlar arası münasebetleri düzenleyen, fert ve toplum hayatını düzenleyici hükümleri kapsayan bir kitaptır

Ayetlerde şöyle buyurulur: “Biz Kitab’ı sana her şeyi beyan için indirdik. ” “Kitapta hiçbir şeyi ihmal etmedik. ” Kur’an-ı Kerim Hz. Muhammed (s. a. s)’e ilk olarak tefekkür ve ibadet için çıktığı Hira mağarasında Ramazan ayının Kadir gecesinde inmeye başlamış, Cebrail aleyhisse-lam vasıtasıyla 22 yıl 2 ay 22 günde tamamlanmıştır

Kur’an’ın ilk inen ayetlerinde daha çok ahiretle ilgili bilgiler yer alır. İnsanlar İslâm’a alıştıktan sonra helâl ve harama dair ayetler inmiştir. Ayetlerin çoğu ya bir soru ya da bir olay üzerine inmiştir. Buna “Esbabü’n-Nüzûl (nüzûl sebepleri)” denir. Kur’an nazil oldukça, Al-lah’ın elçisi, inen ayetleri vahiy kâtiplerine yazdırır ve hangi ayetin nereye yazılacağını söyler-di. Ayetlerin sıralanışının vahye dayandığında görüş birliği vardır. Surelerin sıralanışının vah-ye dayandığı da kuvvetli görüştür.

2- Sünnet: Hz. Peygamber (s. a. s)’in söz, fiil ve takrirleridir. Sözlü sünnete örnek: “Bir kim-se uyuyarak veya unutarak namazını geçirirse, hatırlayınca kılsın. ” 66 fiilî sünnete örnek: “Ben namazı nasıl kılıyorsam siz de öyle kılın” 67 Takrirî sünnet; Hz. Peygamber’in gördüğü veya işittiği bir işi ikrar ve kabul etmesidir. Yolculuk sırasında su bulamadığı için teyemmümle namaz kılan bir sahabinin, namazdan sonra su bulduğu halde namazı iade etmemesi ve Hz. Peygamber’in onu tasvip etmesi gibi.

Fıkıhta, Kur’an-ı Kerim’den sonra ikinci kaynağın sünnet olduğunda görüş birliği vardır. Sünnetin şer’î bir delil olduğu ayetlerle sabittir

3- İcmâ’: İcmâ’, sözlükte; bir işe azmetme ve bir konuda görüş birliği etme anlamına gelir. Bir fıkıh terimi olarak; Hz. Muhammed (sas)’in ümmetinden olan müçtehitlerin, Hz. Peygamber’in vefatından sonraki herhangi bir devirde şer’î bir hüküm hakkında görüş birliğine varmalarıdır

4- Kıyas: Bir şeyi başka bir şeyle ölçmek, karşılaştırmak anlamına gelir. Bir terim olarak; hak-kında ayet ve hadislerde bir hüküm bulunmayan bir meseleyi ortak özelliklerinden dolayı, hakkında hüküm bulunan bir mesele ile karşılaştırmak, onun hükmünü buna da vermek, de-mektir

B – Fer’i Deliller:

İslâmî hükümlerin dayandığı dört ana delilden başka, kökende yine bu delillere dayalı bulunan ikinci derecede deliller daha vardır. İstihsan, maslahat, örf, bizden önceki şeriatler, sahabi kavli ve istishab gibi.

1-İstihsan: İstihsan sözlükte, bir şeyi güzel bulmak, güzel saymak demektir. Bir fıkıh usulü terimi olarak ise şöyle tarif edilir: İstihsan, müctehidin, bir meselede, kendi kanaatince o meselenin benzerlerinde verdiği hükümden vazgeçmesini gerektiren nass (ayet-hadis), icma, zaruret, gizli kıyas, örf veya maslahat gibi bir delile dayanarak, o hükmü bırakıp başka bir hü-küm vermesidir

2- Mesalih-i Mürsele (Kamu Yararı): İslâm’da muteber olan maslahatlar şu beş şeyi koruma amacına yöneliktir. Din, mal, can, akıl ve nesil. Düşmana savaşsız teslim oluverme-nin sağlayacağı bazı yararlar olsa bile, İslâm bu yararları geçerli saymamış, bunun yerine düş-manla cihadı emretmiştir. İşte ayet veya hadislerle muteber olduğu veya itibar edilmediği be-lirlenmiş bulunan maslahatların dışında kalan, hükmün kendisine bağlanması ve üzerine hü-küm bina edilmesi, insanlara bir fayda sağlayan veya onlardan bir zararı gideren, fakat mute-ber ya da geçersiz olduğuna dair belirli bir delil bulunmayan maslahatlara da “mesâlih-i mürse-le (ictihada bırakılmış maslahatlar)” denir. Bu delili en çok Mâlikî mezhebi kullanmıştır

3-Örf: İnsanların çoğunun benimseyip alışkanlık haline getirdiği işlere veya duyulduğun-da hatıra başka bir anlam gelmeyecek derecede özel bir anlamda kullanılmayı teâmül haline ge-tirdikleri lafızlara “örf” denir. “Müslümanların güzel gördüğü şey Allah katında da güzeldir.” 87 hadisi örfün şer’î bir delil olduğunu gösterir. Mecelle’de; “Örfen ma’rûf olan şey şart kılın-mış gibidir” (Mad. 43), “Örf ile tayin, nass ile tayin gibidir” (Mad. 45) maddeleri örfün beşerî muamelelerdeki önemini belirtir

4- Şer’u Men Kablenâ (Önceki Şeriatler): Önceki şeriatlerden maksat, yüce Allah’ın Hz. Muhammed (sas)’den önceki toplumlar için koyduğu ve Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa gibi peygamberleri vasıtasıyla onlara bildirdiği hükümlerdir. Bu hükümler Hz. Muhammed’in (sas) ümmeti için de geçerli ve bağlayıcı mıdır?

Önceki şeriatler İslâm ümmeti bakımından ikiye ayrılır.

  1. a) Kur’an-ı Kerim’de veya Hz. Peygamber’in Sünnetinde yer almayan İncil, Tevrat ve Zebur hükümleri. Bunların Müslümanlar için bağlayıcı olmadığı konusunda, İslâm bilginleri arasında görüş birliği vardır.
  2. b) Kur’an-ı Kerim’de veya Hz. Peygamber’in sözlerinde zikri geçen hükümler

Bunları da üç grupta toplamak mümkündür

  1. aa) Müslümanlar bakımından neshedildiğine dair delil bulunan hükümler. Bunların Müslümanlar için bağlayıcı olmadığında görüş birliği vardır ve zulme sapmaları yüzünden ceza olarak bütün tırnaklı hayvanların ve sığır ile koyunun iç yağlarının haram kılınması gibi.

Hâlbuki bunların içinde Müslümanlara helal kılınanlar vardır. Ganimetlerin yalnız İslâm ümmetine helal kılınıp, önceki ümmetlere helal kılınmaması da buna örnek gösterilebilir

  1. bb) Müslümanlar hakkında da geçerli olduğuna dair delil bulunan hükümler. Bunlar Müslümanlar için de bağlayıcı olur. Orucun, daha önceki dinlerde farz olduğu gibi İslâm’da da farz kılınması kurbanın, Hz. İbrahim hakkında konulmuş bir hüküm iken, İslâm ümmetine meşrû kılınması gibi.
  2. cc) Kur’an veya hadislerde kabul veya red işareti olmaksızın zikri geçen ve hakkında Müslümanlar bakımından neshedildiğine dair bir delil de bulunmayan hükümler. Buna örnek olarak şu ayeti verebiliriz: “Biz orada (Tevrat’ta) onlara cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ile kısas yazdık. Kim hakkından vazgeçerse, bu ona keffaret olur. Al-lah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar, zalimlerin ta kendileridir. ”

Çoğunluk fakihlere göre, bu gibi ayetler, bizim için de geçerli olup, bağımsız bir delil teşkil ederler. Ayet ve hadislerde belirli bir millet ve belirli bir zamana ait olduğuna veya nes-hedildiğine dair bir delil yoksa nass’larda zikredilen aslın hükmü sabit olarak kalır. Nitekim Hz. Muhammed (sas) “Kim bir namaz vaktinde uyur kalırsa veya unutup vaktini geçirirse, ha-tırladığında onu kılsın. ” buyurduktan sonra; “. . . Ve beni anmak için namaz kıl” ayetini 97 okumuştur. Aslında bu ayet Hz. Musa’ya yapılan bir hitabı ifade etmektedir.

Hanefiler yukarıdaki kısas ayetine dayanarak, gayr-i müslimi öldüren Müslümanın kısas yoluyla öldürüleceğini söylemişlerdir. Diğer yandan Rasulullah (sas); “Cana can kısas vardır” buyurarak, kısas hükmünün bu ümmeti de kapsadığını ifade buyurmuştur.

5- Sahabi Kavli: Hz. Peygamber’e yetişmiş, ona iman etmiş ve onu görmüş olan herke-se “sahabî” denir. Çoğulu “Sahabe” ve “ashâb” gelir. Fıkıh usulü bilginleri Hz. Peygamberle görüşmenin örfen “arkadaş” diye anılabilecek ölçüde, uzunca bir süreyi kapsaması gerektiğini söylerler.

Çoğunluk İslâm hukukçularına göre, sahabe kavli; re’y ve ictihad ile kavranamayacak bir konuda ise bir delil teşkil eder ve bağlayıcı olur. Çünkü böyle bir görüşün, Hz. Peygamber’den duyulan bir bilgiye dayanması kuvvetle muhtemeldir. Hanefilerin, en kısa ha-yız süresinin üç gün oluşunu İbn Mes’ud (ra)’a, en uzun hamilelik süresinin iki yıl oluşunu ise Hz. Aişe (r.anha) ye ait sözlere dayandırmaları buna örnek gösterilebilir

6- İstishâb: Sözlükte sohbette bulunmak veya sohbeti devam ettirmek demektir. Bir fı-kıh usulü terimi olarak istishâb; geçmişte sabit olan bir durumun, değişikliğe dair delil bulun-madıkça, hâlihazırda da varlığını koruduğuna hükmetmek, anlamına gelir. Bir meselede, Ki-tap, Sünnet, İcmâ’ veya Kıyas delillerinde özel bir hüküm bulunamadığı zaman, müctehid “istishâb” yoluyla çözüm getirebilir

Meselâ; bir kimsenin bir kadınla evliliği sabitse, evliliğin sona erdiğine dair delil ikâme edince-ye kadar, aralarında nikâh bağının devam ettiğine hükmedilir. Bir kimse abdest aldıktan son-ra, abdesti bozan durumlardan birisi bilinmedikçe, onun abdestli olduğu kabul edilir. Kay-bolmuş ve sağ olup-olmadığı bilinmeyen kimse (mefkûd)nin durumu istishab kuralına göre çö-zümlenmiştir. Kısaca; mefkûda ait olduğu bilinen haklar konusunda -öldüğüne dair delil bu-lunmadıkça- sağlara uygulanan hükümler uygulanır. Malları mirasçılarına taksim edilmez, ka-rısı başkası ile evlenemez. Çünkü kaybolduğu zaman, sağ olduğu kesin olarak biliniyordu. Öldüğüne dair delil bulununcaya kadar “sağ olma” vasfının devam ettiği kabul edilir. Ancak bu konuda mirasçıların, özellikle eşinin karşılaşacağı sıkıntıları hafifletmek için, kaybolan kişi hakkında mahkemece hükmen ölümüne karar verilebilir. Hanefilere göre, bu hüküm için mefkûdun akranının göçüp gitmesi veya 90 yaşına ulaşması, Malikilere göre ise dört yılın geç-mesi gereklidir. Savaş sırasında kaybolanlar için gerekli süre ise, muharip ve esirlerin dönü-şünden itibaren bir yıldır.

FIKHİ VE İTİKADİ MEZHEPLER

Fıkhın konusu İslâmî emir ve yasaklarla yükümlü kimsenin fiilleridir. Bu fiiller; namaz kılmak gibi “yapma”; gasp gibi “terketme ile” ve yeme-içme gibi “muhayyer bırakma” tarzlarında ola-bilir. Akıllı ve ergin kimselerin şer’î hükümlerle yükümlülüğü ehliyet ile ifade edilir. İbadet, muameleler ve ceza ile ilgili dini hükümlere “Şeriat” denir. Bu kelime din anlamında da kulla-nılır. Bu takdirde itikadi ve ameli hükümlerin hepsini içine alır. Ancak şeriat genellikle ameli hükümler için kullanılır. Buna göre, ilahi nizamın amel ve dış yönünü temsil eder

Fıkıh ilmini bilen kimseye “fakîh” denir. Çoğulu “fukahâ”dır. Bu kelime fıkıh usulü ilminde “müctehid” anlamına gelir. Müctehid; şer’î hükümleri delillerinden çıkarma yetkisi ve ilmine sahip olan kimsedir. Müfti; fetva veren kimse demektir. Müctehid olmayan fakihe, başka müctehidlerin söz ve fetvalarını nakil ve hikâye etmesi sebebiyle mecazen müfti, sorulan İslâmi bir meseleye fakih bir kimsenin verdiği cevaba ise fetva denir

  1. A) Fıkıh Mezhepleri

Müslümanlık her tarafa yayıldıkça sahabeler de oralara yerleşerek dinin ahkâmını talim ile meşgul olmaya başladılar. Bunlar gittikleri yerlerde Mekke ve Medine’de malum olmayan birtakım muamelelerle, örf ve adetle karşı yaşıyorlardı. Her memleketin kendine mahsus birtakım mali ve ticari adet ne nizamı vardı. Sahabe-i Kiram bu gibi hadiseler karşısında kaldıkları ve bunların hükm-i şer-i’sini beyan etmek lazım geldiği zaman kitap ve sünnete bakarlardı onlarda açık bir şey göremezlerse kendi içtihatlarıyla hükmederlerdi. Ashab-ı Kiram’ın âlim ve fakih olanları en çok Medine, Mekke, Kûfe, Basra, Şam ve Mısır’da toplanmışlardı.

Her tarafta bulunan sahabenin âlim ve fakihleri dinin ahkâmını beyan ve herkeste onların söyledikleri gibi amel ederlerdi. Sahabeden sonra yüksek içtihat sahibi fakihler azaldı. Kitap ve Sünnet’den ahkâm çıkarmak kudretinde olmayanlar tabiatıyla bu kudrette olan fakihlere tabii oluyorlardı. İşte bu suretle birtakım mezhepler yayılmaya başladı.

Fıkıh Mezheplerinin İmamları:

  1. Ebû Hanife: Adı, Numan b. Sabit b. Zûtâ’dır. Hanefi mezhebinin ilk büyük temsilcisi olduğu için, mezhep ona nisbet edilmiştir. H. 80 yılında Kûfe’de doğdu ve H. 150’de Bağdat’ta vefat etti. Devrinin seçkin alimlerinin çoğundan hadis ve fıkıh ilmi aldı. Ho-cası Hammad b. Ebi Süleyman’dan (ö. 120/738) on sekiz yıl özel anlamda ders okuya-rak fıkıh ilminde uzmanlaştı. Onun ilmi hocası Hammâd vasıtasıyla İbrahim en-Nehaî (ö. 95/714) Alkame (ö. 62/681) ve Esved (ö. 95/714) yoluyla; Abdullah b. Mes’ud (ö. 32/652), Hz. Ali (ö. 40/660) ve Hz. Ömer (ö. 23/643) gibi sahabe müçtehitlerine daya-nır.

Ebu Hanife, Kûfe’de hem aile mesleği olan elbise ticaretiyle uğraşır ve hem de ilim ça-lışmalarını aralıksız sürdürürdü. Onun isabetli tespitler yapmasında muameleleri kavrayışı ve toplum yapısını iyi tanımasının, teorik bilgilerin yanında bunları günlük hayatta uygulayan es-naf ve tüccarın arasında bulunmasının büyük payı vardır. Dürüst muamelesi, yalan, hile ve rekabetten nefret etmesi, güler yüzü, tatlı sohbeti ve yardım severliği ile ün yapmıştı. Az ko-nuşur, fakat fıkıhtan sorulunca sel gibi coşardı.

Ebu Hanife birçok öğrenci yetiştirmiştir. İçlerinde içtihat yapacak güçte olanlar vardı.

Ebu Hanife’yi, öğrencileri ve toplum kendilerine lider (imam) tanımış ve “en büyük imam” anlamında “İmam-ı Azam” adını vermişlerdir. İmam Azam’ın geliştirdiği hukuk yoluna “Hanefi Mezhebi”, bu mezhebe uyanlara da “Hanefî” denir. Hanefi mezhebi önce Irak yöre-sinde doğmuş, oradan doğuya ve batıya yayılmıştır. Abbasiler devrinde özellikle Ebu Yu-suf’un başkadılığından itibaren geniş ölçüde Hanefi mezhebi uygulanmıştır. Anadolu ve Bal-kanlardaki Türkler arasında Hanefi mezhebi hâkim durumdadır.

  1. Mâlik b. Enes: Hicri 93’te Medine’de doğdu ve 179 H. yılında orada vefat etti. Mâlikî mezhebi onun adına nispet edilmiştir. Medine’de yetiştiği için kendisine “hicret yurdu-nun imamı” denmiştir

Medine âlimlerinden ilim aldı. Abdurrahman bin Hürmüz’ün derslerine uzun süre de-vam etti. Onun fıkıhta üstadı Rebîa b. Abdurrahman’dır. Hadis ve fıkıhta önder idi. el-Mu-vatta’ isimli eseri hem hadis hem de fıkıh kitabıdır. İçtihat metodunda sünneti, Medinelilerin uygulamasını, istihsanı, mesalih-i mürseleyi, senedi sağlam olunca sahabeye ait sözleri delil olarak kullanması en dikkati çeken özelliklerdir.

Maliki mezhebi, önce Hicaz halkı arasında benimsendi ve daha sonra hacca gelenler va-sıtasıyla Kuzey Afrika’ya ve o devirde Endülüs denilen İspanya’ya yayıldı.

  1. İmam Şâfiî: Ebu Abdillah Muhammed b. İdris el-Kureyşî el-Haşimî, Hz. Peygamber’in dördüncü dedesi Abdi Menaf’ın dokuzuncu göbekten torunudur. Filistin’de Gazze’de H. 150 yılında doğdu, 204’te Mısır’da vefat etti.

Küçük yaşta Kur’an-ı Kerim’i hıfzetti. Mekke’de badiyede oturan ve çok fasih Arapça konuşan Hüzeyl kabilesi içinde şiir ve edebiyat sanatlarını öğrendi. Mekke, Medine ve Irak’ın önde gelen bilginlerinden ilim aldı. İmam Malik’ten Muvatta’ı dinledi. Süfyan b. Uyey-ne’den (ö. 198/813) hadis rivayet etti. Şafii mezhebinin temsilcisidir. er-Risale, el-Hucce ve el-Ümm adlı eserleri vardır.

Şafii mezhebi önce Mısır’da yayılmış, sonra kısmen Suriye, Yemen, Irak ve Horasan tarafla-rına geçmiştir. Günümüzde Irak, Suriye ve Anadolu’nun güney taraflarında Şafii mezhebi mensupları vardır.

  1. Ahmed b. Hanbel: Ahmed b. Hanbel eş-Şeybani 164/780 tarihinde Bağdat’ta doğdu, 241/855’te yine orada vefat etti. Hanbeli mezhebi onun adına nispet edilmiştir. Özel-likle hadis ilmi için Kufe, Basra, Mekke, Medine, Şam, Yemen ve el-Cezire’yi dolaşmış, uzun süre İmam Şafii’nin talebesi olmuştur
  2. B) İtikadi Mezhepler

İtikad, inanç demektir. Bir şeye inanmaya, bir kimseyi veya bir haberi tasdik ve kabul edip ona bağlı kalmaya “akide” denir. Çoğulu akâid’dir. İtikad ve iman eşanlamlıdır. Terim olarak iman; Allah Teâlâ’nın dinini kalp ile kabul etmek, yani Rasulullah (sas)’ın bildirdiği şeyleri kesin bir şekilde kalben tasdik eylemektir. Toplumda Müslüman muamelesi görmek için de bu imanı açığa vurmak gereklidir. Akâid ibadet ve ameli değil, imanı esas alan İslâmî kaide ve hükümlerin bütününü ifade eder. İslâm’ın inanç sistemi “amentü” cümlesinde toplan-mıştır. Bu da Allah’ın varlığına ve birliğine, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gü-nüne, kadere, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine imandan ibarettir.

  1. Mâturîdî Mezhebi:

Bir akaid mezhebi olan Mâturidîlik’in kurucusu, Ebu Mansur Muhammed, Semerkand köylerinden Mâturid’de doğmuş ve 333/944 yılında vefat etmiştir.

O devirde çeşitli kültürlere sahip olan halk kitlelerinin İslâm’a girişi, Hint ve Yunan felsefelerinin Arapça’ya terceme edilmesi karşısında, İslâm’ın esaslarını savunmak için aklın verilerinden ve mantık kurallarından yararlanmak gerekiyordu. Müslüman bilginlerin inanç konularını savunmak için meydana getirdiği bu yeni ilim dalına “kelâm” adı verildi. Bunun latince karşılığı “teoloji”dir. İşte Ebu Mansur Muhammed Maturidî bu devirde yetişen büyük bir mütekellim (teolog)dir. O, İslâm akaidini Kitap ve Sünnete uygun biçimde ve aklî verilerden de yararlanarak açıklamış, ehl-i sünnet yolunu sapıklara, bid’atçılara karşı savunmuş ve özellikle Maveraunnehir’de Hanefilerin itikad imamı olmuştur.

İmam Maturidi’den sonra Hanefîlere, aynı zamanda Maturidî de denmiştir. Bütün Hanefiler ve bu arada genel olarak Türkler itikatta Maturidilik mezhebini tercih etmişlerdir.

  1. Eş’arî Mezhebi:

Ehl-i Sünnetin ikinci itikad imamı sayılan Ebu’l-Hasen el-Eş’arî, 260/873 tarihinde Basra’da doğmuş, 324/935 veya 330/941 tarihinde Bağdat’ta vefat etmiştir. Asıl adı Ali, babasının adı İsmail’dir. İmam Eş’ari, önce Mu’tezile mezhebine bağlı idi. Kırk yaşına kadar bu mezhebin görüşlerini savundu. Bu yaşlarda rüyasında Hz. Muhammed’i gördü ve yanlış yolda olduğunu anladı. Bu arada hocası Ebu Ali ec-Cubbâî’ye yönelttiği sorularla, onu susturdu ve Mu’tezile’den ayrıldı.

İmam Eş’arî bundan sonra vahyi akılla açıklayıp kuvvetlendirmeyi esas alan yeni kelâm metodunu benimsedi. Artık ehl-i sünnet mezhebinin savunucusu oldu. İmam Maturidi ile aynı devirde yaşayan Eş‘ari, inanç konularında onunla aynı görüşleri paylaşır. Aralarında ayrıntı üzerinde bazı farklar vardır. Meselâ; Maturidi, kalbdeki imanın bir bütün olduğunu, artıp eksilmeyeceğini söylerken, Eş’ari; imanın artıp eksilebileceğini ileri sürmüştür.

Maliki ve Şafiiler itikadda Eş’ari mezhebini benimsemişlerdir. Hanbelilere göre, fıkıh ve itikat mezhebi birdir. Onlar, Ahmed b. Hanbel’in mezhebinden ayrı bir itikat mezhebine bağlanmamışlardır.

 

Kaynakça

1-İlmihal Hamdi DÖNDÜREN/Erkam yayınları

2-İslâm Dini A. Hamdi AKSEKİ/DİB Yayınları

3-Temel Dini Bilgiler Seyfettin Yazıcı/DİB Yayınları