"İnsanın Üzerine Devirlerden Öyle Bir Zaman Geçti Ki" (İnsan S.,1)

Yaratılış itibariyle birbirinden farkı olmayan insan, üzerinden geçen zamanla, bir halden başka bir hale bürünür. Su gibi akar, kendine Rahmân’ın yönlendirdiği bir yol tutar; şükredenlerden olur  ya da  kafir olur. Böyleyken öyleleri de vardır ki gelmiş geçmiş tüm yaratılmışların teveccühünü kazanmakla kalmamış kıyamete kadar okunacak bir kelama iltifat konusu olmuşlardır. Yüce Allah, en sevgilinin sevdiklerinin serencamını bize “İnsan”  veya “dehr”  namıyla inzal buyurduğu surede anlatıyor.  İnsanlık âlemine medar-ı iftihar olan bu tabloda “insan böyle olur. Âdem’den beri bunu murad ettim” manası  Son Peygamber’in yakınlarında tecellî ediyor.

Bizim büyüklerimiz bir iş yaparken “Fadıma anamızın eliyle” derler ve kendileriyle O muhteşem, cennet hatunlarının efendisi arasında bir bağ kurarlar. Kendileri muhtaç ve istekli oldukları halde, miskine,  yetime ve esire yedirip, sonra da “Biz size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istemeyiz. Çünkü biz, asık suratlı, çetin bir günden (o günün azabından dolayı) Rabbimizden korkarız.” derler. Bu söz sanki kendilerinin gözü önünde söylenmiş gibidir.

Her Muharrem içi yanarak aşure pişirip konu komşu dağıtan bu aziz milletin necip evlatları, bir yandan şehitlik makamının ne yüce bir makam olduğunu düşünüyor, diğer yandan vefat anında “İlerde fitneler çoğalacak. Karanlık gece parçaları gibi ümmetimin üzerine fitneler gelecek” diye acı çekip terler döken Rasulullah’ın acısını hatırlıyor. Bir anne şefkatiyle, kızlarının esir muamelesi görmesine hayıflanıyorlar. Bize onlardan gelmiş bacılarının adını koymak. Sanki her şey dün gibi. “Keşke biz de yanlarında olsaydık. Ayaklarını kumlar yakmasın diye ipek eşarplarımızı yollarına serseydik. Dolaplarımızda soğuttuğumuz sularımızı onlara içirseydik. Pardösülerimizden bazılarını onlara gölgelik yapsaydık. Yezidin sarayına götürülürken yeryüzünün en asil kızlarının, şiirlerini onların dilinden ezberleseydik”

Mevlana mesnevîsinde anlatıyor; bir şairin yolu Şam diyarında bir köye uğradı. Baktı ki insanlar bir araya gelmişler, bağırlarını dövüp ağlayarak saç baş yoluyorlar. Dedi ki ”Ne bu haliniz. Başınıza hangi felaket geldi de siz bu hale geldiniz? ” Dediler ki Allah seni ıslah etsin. Bilmez misin bu gün on muharrem. Rasulullah’ın sevgili torunu, Fatıma ile Ali’nin küçük oğlu Hüseyin’in şehit olduğu gün” şair “Siz buna mı ağlıyorsunuz? Bilmez misiniz onlar “rableri katında rızıklandırılırlar” makamına ermişlerdir. Asıl biz onlara kavuşabilecek miyiz ona ağlayın.” dedi ve gitti. Mevlana’dan iki asır sonra “hadîkatü’s Süedâ” isimli eseri yazan Fuzulî, gelmiş geçmiş hiç kimsenin seçmeye cesaret edemediği mahlasıyle koca bir cildi kerbelâ şehidine ağlamaya hasretmiş. Âdem Peygamberden zamanına kadar yaşanan büyük felaketleri o meş’um hadisenin gölgesinde değerlendirmiştir. Yani “Ağlamaya değer hiçbir hadise yoktur kerbelâ varken” demek istiyor. Zira bu hadiseyi Rasûlullah bildiği için son nefesinde acı çekti. O’na acı veren şey hepimize acı vermeli, diyor.

Şükrediyor “ Ya biz nefsimize ve şeytana uyup o zulmedenler etrafında olsaydık.”  Zamanı iyi anlamalıyız. Pîrimiz Cafer-i Sadık (radıyallahu anh) buyurmuşlardır ki “Her gün aşura her yer Kerbelâ.” Yerini seç. Neredesin?

İnsanın üzerinden geçen en anlamlı zaman,  Allah için harcanan zamandır. Ve “Biz Allah’a aidiz O’na döneceğiz” şuuruyla kulluk emektir. Her insan bir nutfeden yaratılmış. Hiçbir fark yok. Fark sadece seçilen yolda sabit- kadem olmakta. “Oluklar çift; birinden Nûr akar, birinden kir” diyor şair. Nur çeşmesi ehl-i beyti hayatının merkezine alanlar kurtulmuştur vesselam. Onları sevdiğini söylemek yetmez onlara benzemek gerek. “Mü’min  mü’minin aynasıdır” buyrulmuş. O gün onlar bize bakınca kendilerini göremezlerse yalan iddiada bulunmuş oluruz. Ve “Kişi sevdiği ile beraberdir” buyrulmuştur ki bu maiyet cismanî olduğu gibi manevîdir de.

“Onlara şöyle denilecek: şüphesiz bu sizin için bir mükâfattır. Çalışma ve çabanız makbul görülmüştür.” (İnsan,22)

İbn-i Abbas (radıyallahu anhüma)dan rivayet edildiğine göre ; Hz. Hasen ve Hz. Hüseyin (radıyallahu anhuma ) hastalanmışlar, Hz. Ali ve muhterem ve mübarek zevceleri Fatıma annemiz nezr etmişler oruç  tutmaya. Oruçlu oldukları ilk gün iftar edecekken bir miskin çıkagelmiş. Ekmeği ona vermişler. Kendileri su ile iftar etmişler. Ertesi gün orucunda tam iftar edilecek bir yetim çıkagelmiş. O gün de ekmeği ona verip kendileri su ile iftar etmişler. Üçüncü gün yine iftar zamanı bir esir geliveriyor. Yine ekmeği ona veriyorlar, verirken de “Biz bunu size Allah(c.c.) rızası için yediriyoruz. Sizden herhangi bir teşekkür beklemiyoruz.” diyorlar.

Rabbimiz onlar için şöyle buyuruyor “O kullar adaklarını yerine getirirler. Kötülüğü her yanı kuşatmış bir günden korkarlar.” (insan, 7)

Kötülüğün her yanı kuşattığı günden korkanlar geçmişlerinden bu günlerine renk koyarlar. Solmayan renklerin peşine düşenlere selam olsun.

Emine Yalçınkaya