İlkelerinizi Satar mısınız?

Hasta, doktora gider, derdini anlatır. Doktor gerekli tetkikleri yapar, teşhisi koyar ve hastasını tedavi edecek ilaçları reçeteye yazar. Hasta, eczaneden ilacını alır, nasıl kullanacağını öğrenir. Ve iyileşme umuduyla evine döner. Günler geçmekte, ama hastanın durumunda bir düzelme görülmemektedir. Hastanın yakınları bu duruma bir anlam veremez. Ancak kısa bir süre sonra gerçek ortaya çıkar. Hasta ilaçlarını kullanmamıştır. Hikâye böyle uzar gider.

Biz kendi hikâyemize dönelim, yani insanoğlunun hayat hikâyesine. İnsan, dünya denilen bir mekânda hayat bulan, ölüme doğru yürüyen varlık… Hikâyemizin konusu dünya hayatıdır. Uzun ve karmaşık bir hikâye… Ve herkes kendi hikâyesini yazar. Hikâyemiz, mutlu sonla bitsin isteriz. Mutlu son için yönlendiririz olayları.

Merakımıza yenilip, hikâyemizin sonuna bir göz atalım. Son, nerede karşılar insanı? Bu soruya farklı dünya görüşlerine sahip olanlar, farklı cevaplar verecektir. Ve pek tabi hikâyesini de ona göre yazacaktır. Müslümanca bir bakış açısıyla cevapladığımızda şu ifadeler dökülür dilimizden: “…günahlardan sakınanlar için dönüp varılacak güzel bir yer vardır ki (o da) kapıları kendilerine açılmış Adn cennetleridir.”[1] “İşte (dünya hayatının rahatını tercih ettiklerinden dolayı) bunların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü varılacak bir yerdir!”[2] Biz mutlu sonu tercih ediyor, hikâyemizi ona göre şekillendiriyoruz.

Hikâyemizi şekillendirirken nelere dikkat etmeliyiz? İşte can alıcı soru budur; cevabı da hikâyemizin sonunu belirleyecektir. Yine Müslümanca bakacağız ve cevabımızı ona göre vereceğiz. Kur’an-ı Kerim, bir hayat kitabıdır. Yüce kitabımızı okuduğumuzda ve anlama gayretine girdiğimizde hayatımızı şekillendiren ilkelerimizin bir bir verildiğini görürüz. Öncelikle bu ilkelere gönülden iman etmeliyiz. Sonra bu ilkeleri hayatımıza geçirme gayreti içinde olmalıyız. Peki, bir soru daha. Bu ilkelerin tamamını uygulamamız mümkün müdür? “Allah kimseye (ibadet ve itaatte) gücünün yettiğinin dışında (üstünde) teklifte bulunmaz… ”[3] ayet-i celilesine göre mümkündür.

İmkân dâhilinde olan bu uygulamalarda, bizim önümüze elbette bir sürü engeller çıkacaktır. Çünkü her hikâyede olduğu gibi, bizim hikâyemizde de bir kötü karakter var ve oldukça da hilekâr. “…çünkü o (şeytan), sizin apaçık düşmanınızdır.”[4] Ve yardımcı karakteri de, içimizde farkına varmadan şeytana yardım eden nefsimiz. “…Rabbimin esirgemesi olmadıkça, nefis her dâim kötülüğü emreder…”[5]

Şeytanın hilelerinden biri de bize ilkelerimizi az bir bedel karşılığında değiştirtmektir. Söz konusu az bir bedelle, nefsimizin ağzına bir parmak bal çalınmış olur; bu değişime ikna olmamız sağlanır. Rabbimiz bizi bu konuda, önceden uyarmıştır: “…benim ayetlerimi az bir bedele (dünyalık karşılığa) satmayın ve ancak (benim emrime uygun yaşayın) ve yalnız benden (benim azabımdan) korkun!”[6] “Onlar, Allah’ın ayetlerini az/değersiz bir bedel (olan bir dünya menfaati) karşılığında sattılar, (halkı) O’nun yolundan alıkoydular. Gerçekten, onların yaptıkları şeyler ne kötüdür!”[7]

Bir şeyi satmak, onu bir bedel/dengi olan başka bir şey ile değiştirmek demektir. Eğer Allah’ın ayetine, koyduğu hükme ve bu ilkeye uyulduğunda elde edilecek sevaba karşılık, dünyalık bir menfaat tercih edilirse, bunu yapan kişi adeta ayeti, tercih ettiği şeye karşılık satmış olur.  Dünya üzerinde hiçbir şey Allah’ın ayetlerinin dengi olamayacağı için de, ayetteki bedel, az olarak nitelendirilmiştir. Yani ne kadar çok dünyalık elde edilmiş olursa olsun, o ayetin dengi bir değer olmayacaktır. Zira sonlu olan bir şey, sonsuz olana nispet edilebilir mi?

İbn Abbas (ra)’dan gelen bir rivayette, Yahudi liderlerinin, Yahudi halktan aldıkları hediyelerin kesilmemesi için, küfürde ısrar ettikleri açıklanmıştır.  Şimdi bu rivayeti okuduğumuzda, onlara acıyarak, değer miydi diyoruz içimizden. Onlar tercihini yapmış, hikâyesini ona göre şekillendirmiş. Peki ya biz farkına varmadan, dünyalık bir menfaati/zevki, bir ayetin hükmüne/ilkemize tercih ediyor muyuz?

Bazen de dünyalık bir otoriteden –ki bunların en büyüklerinden biri elâlem otoritesidir- korkup çekinerek, onların ilgi ve alakasını satın almak karşılığında, ilkelerimizi iptal edebiliyor muyuz? Bizi bizden daha iyi tanıyan Rabbimiz, bu konuda da ilkemizi belirlemiştir: “Yalnız benden korkun” buyurmuştur. Arifler bu ilke ile ilgili ne güzel bir açıklama getirmişler: Bir’den korkmayan binden korkar. Kişi Allah korkusu taşırsa, Allah’la olan iletişimi güçlü demektir ki bu durumda her şeyin sahibi olan Allah’ın yarattığı şeylerin bizzat korkulmaya layık olmadığını idrak eder. Ancak Allah korkusu taşımayan kişi, birçok otoriteyi kendinden razı etme gayretinde olacağı için, birçok dünyalık menfaatin peşinden koşacağı için korkuları da o nispette çok olacaktır.

Yazımızın başındaki ilaçlarını kullanmayan hasta gibi olmak istemiyorsak, Kur’an-ı Kerimimizin içindeki ilkelerin her birini harfi harfine hayatımıza geçirme gayretinde olmalıyız. Uygulanmayan ilke, kullanılmayan ilaç gibi fayda veremeyecektir. Eğer bir an, o ilkelerden birini görmezden gelmek istersek, hangi ilkemizi ne kadar bedele sattığımızı sorgulayalım da o bedelin değersizliği/azlığı karşısında, bu satıştan vazgeçelim.

“… Artık siz, insanlardan korkmayın; benden korkun ve benim ayetlerimi az bir değere (rüşvet ve dünya makamına) satmayın. Kim (elinde imkân olduğu halde inkâr ederek veya beğenmeyerek) Allah’ın indirdiği/bildirdiği (hükümleri) ile (veya ona uygun olarak) hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”[8]

 

Zeynep Yaren Çelikbilek

[1] Sâd Sûresi, 49-50

[2] Nisâ Sûresi, 97

[3] Bakara Sûresi, 286

 

[4] Yâ-Sîn Sûresi, 60

[5] Yusuf Sûresi, 53

[6] Bakara Sûresi, 41

[7] Tevbe Sûresi, 9

[8] Mâide Sûresi, 44