Tefsir Sohbeti-1
İlk Vahiy Ve Besmele İlişkisi*

Kur’an-ı Kerim’i, o mübarek Allah kelâmı kitab-ı mukaddesimizin ilk sayfasını açtığımız zaman, Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm ile başlıyoruz. Fâtiha’nın başında Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm var. Demek ki Kur’an-ı Kerim’in sırasına göre açıklamamıza oradan başlamamız gerekiyor.

Çok iyi biliyorsunuz, duymuşsunuzdur şimdiye kadar ki, Peygamber sav Efendimiz kırk yaşına ulaştığı zaman, insanlardan ayrı durmak, sakin sessiz bir yerde tefekküre dalmak arzusu, içinde çoğaldı ve Mekke-i Mükerreme’nin o güzelim, çeşit çeşit, görünüşü muhteşem, heybetli dağları içinde Hira dağının tepesine çekilmeğe başladı.

Bu Hira dağını Mekke-i Mükerreme’ye hac ve umre için giden kardeşlerimiz görmüşlerdir. Çok heybetli bir manzarası vardır. Mevlevî külâhı gibi Mekke ovasında tek başına yükselir. Bakışı bile insanın içine sevinç doldurur, seyri bile hoştur. Fakat çıkışı çok zordur, bana nasip oldu. Herkes kolay kolay çıkamıyor. Çok zorlukla çıkılıyor, bir saat kadar sürüyor. Sıcak var, yokuş var, tehlikeli yerleri var, adeta emekleyerek çıkılan yerleri var. Yukarıya çıkıldığı zaman çok muhteşem, çok güzel bir yer; insanın içi ürpertiyle doluyor.

Hakikaten çok yüksek bir zevk mahsulü orayı seçmek. Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin habîbi, halîlü’r-Rahmân, habîbullah Muhammed-i Mustafâ Efendimiz orayı seçmiş. Öyle bir yer ki herkes istese de, gideyim bakayım şu ne yapıyor göreyim dese bile, kolay kolay uğrayamaz, yanına gelemez. Peygamber sav Efendimiz oraya gitmeğe başladı. Hatta orada gecelemeğe başladı. Bizim de çıktığımızda gece olmuştu. Oradan şöyle etrafımıza baktık. Bir kere çok latîf bir hava esiyor. Sanki o manzarayı seyredecek yere, küçük bir halı kadar düz bir kaya konulmuş. Sanki onun üzerinde durulsun da, geceleyin etraf seyredilsin gibi. Oradan bakıldığı zaman Harem-i Şerif ve Kâbe-i Müşerrefe görünüyor. Bu çok önemli bir nokta. Kâbe-i Müşerrefe’yi gören bir yer orası.

Mağara da, içe doğru gittikçe daralan çok hoş bir mağara. Oraya girdiğiniz zaman, yukarıya doğru bir yarık tarzında, ileriye doğru gittikçe daralıyor. Bir kişinin rahatlıkla namaz kılacağı bir yer. Bir iki kişi daha olabilir, ama o kadar, yani çok geniş bir yer değil. Uç tarafı kıvrılıyor, kıvrıldığı için dibi görülmüyor. O çatlaktan bu tarafa doğru, sanki latîf bir hava esiyor. Sıcakta bile gayet hoş bir hava esiyor.

Peygamber sav Efendimiz işte böyle yüksek, çıkılması son derece zor, hatta tehlikeli bir yere tek başına inzivaya çekilmeye başlamış idi kırk yaşlarında. Zaten Muhammed el-Emîn diye tanınmış, herkesin hürmet ettiği, sevdiği, saydığı, hakemliğine müracaat ettiği, emanetini getirip teslim ettiği, dullara, yetimlere merhametle yardım eden, çok sevilen, çok güzel huylu bir insan. Oraya gidip, gıdasını alıp geceleri de kalmaya başlayınca -hatta bazen Hazret-i Hatice Validemiz götürürmüş- orada bir kaç gün kalınca Araplar dediler ki, “(Aşıka Muhammedün rabbehû=) Muhammed Mevlâsına, Rabbine âşık oldu.” Yâni öteki insanlar gibi bir hareket yapmıyor; değişik, hiç görülmemiş bir şeyi yapıyor.

O mağarada kalırken, hicretten on yıl kadar önce, miladi 610 tarihlerinde, orada ilk defa vahiy geldi Peygamber sav Efendimize. Olağanüstü görüntüler görmeğe ve olağanüstü sesler duymaya başladı. Her şeyi mükemmel bir insan olduğundan, herkeste olmayan bu gibi şeylere hayret etti. Görülmeyen, rastlanılmayan bir olay olduğu için, bu duruma kendisi şaşırdı.

Bir keresinde Hira mağarasında iken ona füc’eten, aniden öyle bir hal geldi. Kendisine bir melek geldi ve (İkra’) dedi. O ilk defa karşılaşıyor böyle bir olayla. (İkrâ’),  oku demek. Okumak için de, ille önünde yazılı bir metin olmak şartı yok, ezbere okumaya da şâmil bu tabir. (İkra’) “Oku!” Önünde bir şey olmasa bile, ezberinde olan bir şeyi oku, dedi. Fakat ortada okunacak bir şey yok, sadece bir oku emri geliyor, bir görülmemiş varlıktan, yani melekten. O da: (Mâ ene bikàriîn) “Ben okuma bilen bir kimse değilim, okuyamam, okuyucu değilim, okuyabilen bir kişi değilim”, diye cevap verdi. Çünkü daha önceden yazı ile okuma ile ilgili bir çalışması olmamış bir kimse idi. Yazı yazmamıştı. O zaman, melek onu şöyle sımsıkı tuttu ve vücudunu sarıp öyle sıktı ki, fazla sıkılmaktan dolayı takati kesildi. Sonra salıverdi. Yine, (İkra’) “Oku!” dedi. (Mâ ene bikàriîn) “Ben okuma bilen bir kimse değilim” der demez yine tuttu, yine sardı, sıktı. Sonra yine salıverdi. Sonra yine (İkra’) diye emretti. Bu bir emir tabii, kıraat fiilinin emir şekli. “Ben okuma bilmiyorum” dedi. Çünkü ortada okunacak bir şey de yok, ne okunduğunu da kendisi henüz tesbit etmiş olmadığından öyle söyledi. Üçüncü olarak tekrar sardı ve ondan sonra bir açıklama mâhiyetinde: (İkra’ bismi rabbike’llezî halak. Haleka’l-insâne min alak. İkra’ ve rabbüke’l-ekrem. Ellezî alleme bi’l-kalem. Allemel-insâne mâ lem ya’lem.) “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı. Oku! İnsana bilmediklerini belleten, kalemle yazmayı öğreten Rabbin, en büyük kerem sahibidir.” sözlerini kendisine söyledi.

Bu ayetleri ilk defa Peygamber Efendimiz o melekten orada duydu. Tabi bu gördüğü görüntü, duyduğu sesler onu çok etkiledi. Eve döndü. O sırada zevcesi Hatice Validemiz, Hatice bint-i Huveylid ra. O’nun yanına geldi. Titreme, üşüme hali vardı. (Zemmilûnî, zemmilûnî!) “Beni örtün, beni örtün!” dedi. -Hani, (Yâ eyyühe’l-müzzemmil) ayeti var ya; örtün dediği zaman örttükleri için, müzzemmil sözü oradan geliyor. Müzzemmil, mütezemmil demek. (Yâ eyyühe’l-müzzemmil) “Ey böyle örtünüp bürünen Rasûl!” demek.- Tabi örttüler üstünü. Biraz dinlendikten sonra, bu hal geçti. “Kendi canımdan korktum, başıma bir hal gelecek” dedi. Hazret-i Hatice validemiz arife bir hanımdı, mümin bir kimseydi. Peygamber Efendimizi iyi tanıyordu. Dedi ki: “Vallahi, Allah seni hiç bir zaman perişan etmez; Sen iyi bir insansın; akrabana iyilik edersin, külfetlere tahammül edersin, sabredersin, yoksulu kollarsın, misafire ikram edersin, musibete uğramışlara yardımcı olursun…” Yani iyi bir insansın, dedi.

Sonra bu işleri iyi bilen amcazâdesi Varaka ibn-i Nevfel ibn-i Esed ibn-i Abdüluzzâ isimli bir kimse vardı. Bu zat İbrânice bilirdi, yazı yazmayı bilirdi. İbrânîce İncil yazardı. Bir rivayete göre de Arapça yazardı. İhtiyarladığı için âmâ olmuştu o sırada. Hazret-i Hatice böyle yanına varınca, dedi ki, “Amcazâdem, biraderzâdeni dinle” Yâni benim eşim Muhammed-i Mustafâyı bir dinle, bak bir şeyler anlatacak sana, dedi. Varaka sordu, “Birâderzâdem, yeğenim ne görüyorsun?” Peygamber Efendimiz de gördüklerini haber verince, Varaka, “Müjdeler olsun! O Mûsâ as’a, İsâ as’a gelen bir melektir. Sen Hazret-i İsâ as’ın geleceğini müjdelediği ahir zaman peygamberi olacaksın. Ne mutlu sana! Ah ben de keşke âmâ olmasaydım, genç olsaydım da, sana yardımcı olsaydım. Seni, kavmin senin doğduğun şehirden çıkartacağı zaman sağ olsaydım da sana yardım etseydim.” dedi.

Peygamber Efendimiz şaşırdı.

–“Acâib, hayret… Onlar beni yurdumdan çıkartacaklar mı?”

Varaka:

–“Evet. Senin getirdiğin gibi böyle bir yeniliği, doğru bir şeyi getiren hiçbir kimse yoktur ki, eski düzenlerinin bozulmasını istemeyen kimseler ona düşman olmasın, düşmanlık etmesin, engellemeğe çalışmasın. Bu olağan bir şeydir, sana da engel olacaklar. O günleri ben görürsem, sağ olursam, sana kuvvetli bir şekilde yardımcı olurum.” dedi.

Varaka çok yaşamadı, vefat etti. Ama Peygamber sav Efendimize, Mûsâ as’a gelen, İsâ as’a gelen meleğin geldiğini kesin olarak söyledi. Çünkü dinlerle ilgili mâlûmatı vardı, Ahd-i Atîk’i ve Ahd-i Cedîd’i, yani Tevrât’ı ve İncil’i bilen bir kimse idi.

Şimdi burada ne denmiş oluyor Peygamber Efendimize? İlk defa karşılaştı Kur’an-ı Kerim’le Peygamber Efendimiz. (İkra’ bismi rabbikellezî halak.) “Yaratan Rabbinin adı ile oku!”

Kur’an-ı Kerim’in başından başlayacaktık açıklamalara demiştik; burada niçin bu olayı zikrediyorum? Bir kere Kur’an-ı Kerim’in ilk gelen ayetleri bu ayetler, peşpeşe gelen beş tane ayet-i kerîme. Ama biz geliş sırasına göre anlatmayacaktık. Kur’an-ı Kerim’de sûrelerin ve sûrelerin içindeki ayetlerin sıralanışı ilâhî menşe’li idi. Tevkîfîdir; târihî değildir, keyfî değildir, ihtiyârî değildir. Allah öyle emretmiştir, öyle sıralanmıştır. Onun için biz bu sıraya riayet edeceğiz. Yani Fâtiha’dan başlayacağız, -Allah nasip ederse, ömür verirse- Kul eûzü birabbi’n-nâs ile bitireceğiz. İlk vahyi niçin okuyoruz? İlk vahiyde Peygamber sav Efendimiz’e Allahu Teàlâ Hazretleri, “Seni yaratan Rabbinin adı ile oku!” demiş olmasından dolayı; yani okumaya Allah’ın adını söyleyerek, Allah’ın adını anarak başlamasını emretmiş olmasından dolayı okuyoruz.

Bizim şimdi Kur’an-ı Kerim’i açtığımız zamanda ilk karşımıza çıkan, (Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm) satırıdır. Ondan sonra (Elhamdü lillâhi rabbi’l-âlemîn) geliyor.

Araplar zaten, “Ey Allahım, ey Mevlâm, senin adınla bu işe başlıyorum” manasına; (Bismikellàhümme) derlerdi. (İkra’ bismi rabbikellezî halak) ayetinde de Allah’ın ismiyle başlanması emrediliyor.

 

*Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan, AKRA FM, Tefsir Sohbeti’nden alıntıdır. 13 Ekim 1998
**Sohbetin devamı bir sonraki bültende yayınlanacaktır.