İlim Yolunda

DSC_0937

Gerçek hükümdar (ve hükümran) olan Allah yücedir. Sana O’nun vahyi (Cebrail tarafından okunup) bitirilmeden önce Kur’an(’ı okuma)da acele etme “Rabbim, ilmimi artır. ”de. [1]

Bu âyet-i kerimede insanlığa büyük bir hikmet dersi verilmektedir. Şöyle ki her insan kendisine tebliğ edilen bir hakikati, verilen bir nasihati tam bir ciddiyet ve samimiyetle dinlemelidir ve hiçbir kimse ilmine güvenip bilgisini arttırmaya çalışmaktan geri durmamalıdır. İlâhî vahye mazhar olan bir Yüce Peygamber böyle ilminin artmasını niyaz etmekle mükellef olursa artık ümmetin fertlerinden hangi bir kimse, kendi ilmine büyük bir kıymet verebilir de kendisini ilim tahsilinden, bilgisinin artmasını temenni etmekten müstağni görebilir? Ibni Mesut Hazretleri bu âyet-i kerimeyi okudukça: “Ya Rabbi benim ilmimi ve yakinimi arttır.” diye dua edermiş.

“Daim oku, yaz; kadrini bil cevher-i ilmin”
“Tahsil-i hüner, hamel insana çelenktir”[2]

İslam’ın ihyası için çalışmak isteyen herkes ömrünü ilim yoluna adamalı. Bu adanış kişiyi niyeti ve gayreti ölçüsünde marifetullaha ulaştıracaktır. Fen bilimleri dahi kişiyi şu kâinatın Yaratıcısına götürecektir. Rabbim, bunu fark edebilecek göz, aklı ve gönül versin. Ateizmin bilinen felsefi savunucularının en önemli ismi Antony Flew “Büyük Patlama” deneyinden sonra “ Yanılmışım Tanrı Varmış” isimli kitabı ile artık bir Tanrı inancını kabul etmiş. Bilimsel çalışmalar, buluşlar kişinin cahilliğini gidermez. Zira M.Zahid Kotku(rha) : “Sakın cahil kalma. Cahillik bir zulmet ve bir çıkmaz. Hem de karanlık bir yoldur. Cahillik kimseye yakışmadığı gibi Müslümana hiç yakışmaz.” der “Âlim” kitabında. Sultan’ul-Ulema olarak tanınan Baha Veled’in oğlu olan Mevlana, ilmi, sahibini Allah’a ulaştıran bir vasıta olarak görür ve şöyle söyler: “İnsanlık ilimle itibar kazanmıştır. İlim Hz. Süleyman’ın mührü gibidir, onunla bütün dünya, insanın hükmü altına girer, dünya bir suret, ilim ise onun canıdır.” Eserlerini din, ilim ve aşk ekseninde veren ve ömrünü ilme adayan Mevlana’ya göre ilim, bilmeyi; aşk, olmayı öğretir. Kişiyi hakikate ulaştıracak kanattır ilim. Mevlana Halid-i Bağdadi(ks)’ye dini ilimlerde ve fen ilimlerinde sorulan her sorunun cevabını hemen verdiklerinden “zülcenaheyn” dememişler mi? Çift kanatlı… Dünyevi ve uhrevi ilimlerle donanmış, ilmiyle âmil, ilme adanmış ömürler…

Efendimiz(sav) Ebû Hüreyre’den rivayetle şöyle buyuruyor: “İbadetin en faziletlisi ilim talep etmek (yani ilim öğrenmeye, bilgi edinmeye gayret etmek)tir.” Tabii bu yolda birçok engelle, sıkıntıyla karşılaşılacaktır. Ancak ilmin başının soğandan acı, sonunun da baldan tatlı olduğu unutulmamalıdır. Hz. Musa’nın (a.s) Hızır (as) ile birlikte yaptığı ilim yolculuğunda söylediği sözleri hatırlayalım: “…Gerçekten bu seyahatimizde epey yorgun düştük.”[3] Burada da ilim yolunun güçlüklerle dolu olduğuna dikkat çekilmiştir.

Büyük hadis âlimi ibn-i Hacer-i Askalani de öğrenciliği esnasında zorlanarak memleketine geri dönmeye karar vermişken dinlenmek üzere bir mağaraya girince su damlalarının kayayı nasıl deldiğini görür ve : “ Benim kafam bu taştan daha kalın ve sert değildir. Damlalar taşa iz bırakır da çalıştığım derslerim benim zihnimde neden iz bırakmaz. Öyle ise bu su damlaları gibi yılmadan, azimle devamlı bir şekilde çalışarak öğrenmeye devam etmeliyim!” der. Bundan sonra büyük âlim eserlerine İbn-i Hacer (Taşın oğlu) imzasını atarak aslında azmin imzasını atmıştır.

İlim talep edenin sıkıntılara ve belalara karşı sabırlı olmaları şarttır. Çok sıkıntı çeken istediği ihsan hazinesine ulaşır. Hz. Ali‘ye nispet edilen bir sözde şöyle deniyor;  “Dikkat! İlme ancak altı şeyle ulaşabilirsin! Birincisi zekâ, ikincisi sabır, üçüncüsü harîs olmak, dördüncüsü yetecek kadar geçim imkânı, beşincisi irşad edici hoca, altıncısı uzun bir zamandır.”

İmam-ı Azam Ebu Hanife‘ye “ilmi nasıl öğrendin?” diye sorulduğunda şöyle cevap vermiştir; “İlmi dört şeyle elde ettim; köpeğin yaltaklanması gibi ilim adamlarına yaltaklandım, kedinin tevazuu gibi alçak gönüllü oldum, kargalar gibi uykusuz sabahladım, merkebin sabrettiği sabrettim.”[4]

Bazı âlimler de bundan ibret alarak, muallimin talebesini derse karşı uyanık ve hazır bulunmaya davet etmesi gerektiğini söylemişlerdir. Muallimin talebesini ilim yolunda sıkıştırması, biraz sıkması, ilim elde etmenin bir şartı olarak istenmekle beraber sıkıntı, çile ve mahrumiyetlere katlanmadan bereketli ve kalıcı bir ilim elde edilemeyeceğinin de en büyük delili ve işaretidir.

Unutulmamalıdır ki dünya dâr-ı tekliftir. Teklif; külfet yüklenmektir. Bizlere dünyada ve ahirette rızık kazandıracak olan elde etmek de külfetsiz ve zahmetsiz olamaz. İlim tahsil ederken, kitap okurken, olabildiğince rahat ortamdan ve rehavete düşecek alt yapıdan uzak olmalıdır.

Çok tok olan insanda rehavet ağır basar. Çok yemek yemiş, çok sıcak bir ortamda ve çok yumuşak bir yere yaslanarak kitap okursa, herhalde az sonra uykusu gelecek ve okuduklarını da anlayamayacaktır. Oturduğu yer biraz sert olur, o mekânın havası ne sıcak ne de çok soğuk olur ve karnı da tok olmazsa, daha uyanık olarak dikkatini uzun süre devam ettirebilir ve okuduklarını daha rahat ve kalıcı olacak şekilde anlayabilir. Bu noktasıyla ilim yolunda dengeli beslenmek önemlidir.[5]

Muâz bin Cebel (r.a) ölüm döşeğinde iken uzun ömrü sadece ilmî susuzluğu gidermek, güçlüklere göğüs germek, ilim meclislerinde dizleri şişinceye kadar âlimlerle oturmak için istediğini ifade etmesi de dikkate şayandır.

Çile çekmeden maksada varılamaz, büyük işler başarılamaz. Tasavvufçular manevi makamlara erişebilmek için çilehaneler ve halvethanelerde uzun zaman çile çekerler, fakat hizmetleri nesilleri boyunca bu çileleri ardından devam eder. Fıkıh âlimleri ise kütüphanelerde, fikir uğruna hapishanelerde ve hayatın çeşitli safhalarında gerek dâhili, gerekse harici tesirler altında çile çekerler. Fakat er geç maksatlarına erişirler. İmam-ı Azam bu çilesini çekerken, hapishanede ruhunu Allah’ına teslim etmiştir.[6]

Denizde inciler derinde olur, çer çöp sahilde olur diyen Hz. Mevlana da çekilen zorlukların mükâfatı olarak hakiki ilme ulaşılabileceğini ifade eder.

Hafız İbn-i Kesir, Buhari’nin hayatını anlatırken şunları söyler: “Buhari gece uykudan uyanır, lambasını yakar, hatırına gelen faydalı bir şeyi yazardı. Sonra lambasını söndürür yatardı. Tekrar kalkar, tekrar kalkardı. Hatta bir gecede yaklaşık yirmi defa kalktığı olurdu”.

İmam Şafii’ye “ İlme karşı iştiyakın nasıl?” diye sorulduğunda şöyle dedi: “ Daha önce işitmediğim bir kelimeyi işitince, diğer azalarım kulaklarımın işitip te aldığı lezzeti tatmak için kendilerinin de kulakları olmasını isterler. İşte böyle.” Kendisine “ İlme karşı hırsın nasıdır?” diye sorulduğunda da şöyle cevap verdi: “ Çok mal biriktiren cimrinin bir malı elde ettiği zaman aldığı lezzet kadar.” “İlme karşı isteğin nasıldır?” diye sorulunca buna da şöyle cevap verdi: “ Bir tek çocuğu olan kadının yavrusunu kaybettiğinde onu bulmaya olan isteği kadar.” İşte İmam Şafii de bu aşk, bu iştiyak sebebiyle ilimde zirveye çıkmış ve imam olmuştur.[7] İbnu Akîl’in 800 ciltlik dünyanın en büyük eserini(Fünun) yazmış olması da bu aşk, azim ve sabrın ürünü değil de nedir?

Günümüzde maalesef ilim, iman ve irfandan, edep ve ahlaktan, sorumluluk duygusundan uzak kaldığından dünya ve ahirette saadeti elde etmek ne mümkün. Rabbimize en kalbi duygularımızla yalvarmak zamanıdır: “Ya Rabbi, bizleri ilim aşkıyla yandır, içimizdeki bu yangını yine Sen bu dünyada yaşamış ve yaşayan sevdiklerinin vesilesiyle söndür ve hakikat ilmine vasıl eyle. İlmimizi arttır, o ilimle âmil olmayı nasib eyle. Sevdiklerimizle birlikte ayaklarımızı dinin yolunda sabitle. Hayırlı ve sevdiğin neticelere hem dünyada tez, hem ahirette ulaştır.”

Tülay Toros



[1] Taha Suresi, 114

[2] Ömer Nasuhi Bilmen-Kur’an_ı Kerim Tefsiri

[3] Kehf Suresi, 62

[4] Burhaneddin ez-Zernuci, Talimu’l Müteallim, shf: 16

[5] M.Es’ad Coşan, Sohbetler

[6] a.g.e.

[7] Abdulfettah Ebu Gudde, İslam Alimlerinin Gözüyle Zamanın Kıymeti.