İHTİYAR ÇOCUĞUN ANILARI

Genç yaşıma rağmen ihtiyar bir çocuğum. Elimdeki çizgilere taze ceviz mavrısı yerleşmiş. Çamurla oynamaktan nasır tutmuş ellerimi karadutların lekesi yeni terk etmişti oysa. Karnım acıkınca ya da akşam ezan okununca uğradığım evimde ne zaman gitsem şenlikli bir oturma gülüşme, halleşme var. Birlikte oynadığım arkadaşlarımın anneleri ve annem taze pişirilmiş bazlamanın buğusunda tatlı bir sohbet içerisindeler. Hemen oracıkta yapılan kısır, bahçeden yeni yolunmuş marul ve yeşil soğan lezzetinde taze bir muhabbet dolanıyor minderlerin üzerinde. Dert dinlerken büzülen mimikler, sevinçler paylaşılırken yayılıyor. Asma yaprakları çığırtkan böceklerin sesini biraz olsun yalıtabiliyor. Gülüşmeleri ve fısıldaşmaları dışarıdakilerden sakınan üzüm bağını dedem besmeleyle dikmişti. Her salkım koptuğunda bir Fatiha kanatlanıyor onun için. Çeşitli ağızlardan kabrine nur duası yükseliyor.

Komşu oldun mu akrabasın sanki. Yazılmamış bir kural gibi. Kimsenin giyinişi, kilosu, kendine özgü konuşması, maddi imkânları bir başkasını ilgilendirmiyor. Zengin ve fakir çocuk sokakta aynı koşullarda oynuyor. Dışarıdan bakan hangi çocuğun babasının daha varlıklı olduğunu tahmin edemez. Ayşe teyze kilolarıyla, Hacer teyze yüzündeki kocaman gül beniyle, Aliye teyze çok uzun, Fatma teyze çok esmer ve zayıf olmasıyla, Kezban teyze ise sürekli sakız çiğnemesiyle bir bütün. Kimse kimseyi sorgulamıyor. Kimseler Ayşe teyzeye fazla kilolarını vermesi gerektiğini söylemiyor. Bir kere resimler hafızaya yerleşiyor ve ondan sonra herkes kendisi olmakta özgür kalıyor. İnsanlardaki bu belirgin özellikler onların karanlıkta, kalabalıkta veya çok uzaktan tanınmasını sağlıyor. Ve hiçbir anormallik(!) dalga konusu olmuyor. Çünkü birisinden bahsedilirken şişko, sıska gibi betimlemeler yerine bizim Ayşe, hani bizim Fatma var ya şeklinde benimsenmiş ve çokça sevgi katılmış tanımlamalar yapılıyor. Evlenme çağını çoktan geçirmiş Mukaddes ablaya kimse koyu renk bıyıkları olduğunu hissettirmiyor. Kimseler kendini açık sözlü olmak zorunda görmüyor. Herkes her düşündüğünü söylemek, sorulanlara istediği cevapları vermek gerektiğini düşünmüyor.

Yazın reçel güzün salça kokan sokaklarda özgürce koşan çocukluğumun iki gözü önüne aksın ki komşuluk diye bir şey vardı eskiden. Misafirimiz olurlardı, önce kalbimizde kurulmuş tahtına sonra da bir ayağı sallanan eski sandalyeye otururlardı. Sohbet ya babaların eve ani gelişi ile ya da akşam oldu daha yemeğim yok telaşıyla isteksiz biterdi. Eprimiş halılar, hakkı iyice verilmiş koltuklar, misafir odasındaki cam büfede bulunan kahverengi süt fincanları hallerinden memnunlardı. Ev sahibi de onlardan razı.

Herkes öğleden sonra komşuculuk oynamadan edemezdi. Mutfakta bulunan sedirler hem misafiri ağırlar hem de yumurtalı ekmekler kızartılırken bazen de çiğ böreğin iç harcı karılırken gelenlerin yalnız kalmasını önlerdi. Çay tombik, melamin çaydanlıkta ıslığını çalarken, sanki sokakta oynayan çocuklara haber verirdi. Annesi orada olmayan ocuklar bile sofradan nasiplerini tatlılıkla alırlardı. Paşa çayı içer kendilerini paşalar gibi hissederlerdi. Altı yeni söndürülmüş yemekler yanında taze kurulmuş turşuyla ikram edilirdi kardeş gibi sevilen komşulara. Süssüz, peçetesiz, düzensiz ama içten kurulan, mütevazı çeşitlilikteki yer sofraları şen, oturanlar da oldukça mutluydu. Bazen dağınık olmanın, masa örtüsünün biraz eğrilmiş olmasının odadaki halının dışarıda kuruyor olmasının, ütü masasının üzerinde kalabalık bir sepet bulunmasının mesele olmadığı günlerde hissedilen yalnızlık Allah’a mahsustur duygusu. Her öğünü paylaşma isteği dertlerle beraber.

Bir zamanlar pembe yanaklardaki tebessümü arttıran en çok ziyaretlerdi. Çocukların üstünlükleri, SBS den kaç puan aldıkları değil, yaramazlıkları, geceleri neden altına kaçırdıkları, hangi yemeği daha çok sevdikleri konuşulurdu. Birileri onlara gün gelecek küçücük yaşta çocuklar dershaneye gidecek dese hayatta inanmazlardı. Hele ki kitap gibi dizilmiş, bayram temizliği gibi parlatılmış sanki o evde hiç çamaşır yıkanmaz, ütü yapılmazmış gibi, salon takımlı yemek masalı evlerden bahsetselerdi, gülüverirlerdi içtenlikle ve utangaç. Şeker kokan keklerden susamları çatlamış böreklerden fazla çeşit yapılmayan, bilinmeyen evlerde zordu böyle şeylere akıl erdirmek. Misafirin arayarak izin alarak gittiği de şaşılacak bir şey olurdu herhalde. Zahmet değil rahmetsin canım arkadaşım diyebilmekti konukseverlik. Hayat akarken günün hangi saatinde ne olması gerekiyorsa yaşanırken bir yandan da muhabbet edebilmekti misafirlik. Evde ne varsa mucit olmayı gerektirmeyen bir sadelikte petibörle çay içmekti karşılıklı. Allah olmayanlara da versin duasıydı komşuluk. Ayakları şişene kadar şık tarifler yapıp, misafir gelince somurtup kalmak, muhabbete mecal bulamamak değildi o zamanlarda.

Asil ve naif toplumların bir ömür hâsılatı olan sözcükler gibi yok oldu o güzel günler…

Elimi uzatıyorum. Dokunamıyorum akıp giden kum tanelerine, uzanıyorum ama tutunamıyorum yitip giden kelimelerime. Güven sadakat vefa diğer gamlık fedakârlık samimiyet candan sevmek canını vermek… Karışıp gidiyorlar denizin köpüklerine. Okyanuslar kadar büyüterek yalnızlığımı. Gidiyorlar ve zalimleşiyor hayat. Acımasızlaşıyor dostlar, tanınmaz oluyor komşular, el oluyor akrabalar, hasım oluyor hısımlar.

Köpüklerin tıslayarak yuttuğu sadece kelimelerim değil ne yazık. Tanımlarını derinliklerini de öğütüyor gövdesinde. Asırlardan hatıra olan duygularımız, Muhteşem yüzyıllardan tarçınlı bir rayiha olan hislerimiz. Yumuşak bir rüzgâr gibi hüznümün üzerine esiyor. Kederlerime pansuman tatlı dokunuşlar yok, samimi dostlar tarafından. Kanaat, şükür, paylaşma isteği, ekmeği bölüşmek. Artık neredeyse hiç birisi yok.

Her market alışverişinde aniden gelen olursa yaparım diye alınan pasta tabanları, kesilmiş yufkalar, insant kremalar son kullanma tarihi yaklaşınca akşam yemeğinin ardından yenmeyen tatlılardan oluyor. Mobilyadan gıdaya bütün alışverişlerimizi konuk edeceğimiz insanları düşünerek alırız ama halılarımızı koltuklarımızı kullanmaya kullandırmaya kıyamaz mıyız yoksa gün geçtikçe. Pratik hazırlıklar yaparken bir yandan da misafirin eve gelmesine, çekinmeden kapıyı çalmasına tedbir koyan tavırlarımız var belli ki. Hangi davranışlarımız sevdiklerimizle aramıza rezerv koyuyor düşünmemiz gerekiyor.

Misafir illaki temizlik bitince, çocuklar okula gidince, güzel elbiseler üzerimize geçince mi gelmeli? Yoksa kirlendiğimiz, kirlettiğimiz, yemek yaparken yağ şişesini devirdiğimiz, çay kavanozunu elimizden düşürdüğümüz, askıdan alıp da bir türlü çamaşırlarımızı katlayamadığımız, kısacası yaşadığımız, acısıyla tatlısıyla insancıl ihtiyaçlarımızı karşıladığımız evimize misafirler ne zaman olursa olsun isterlerse gelemezler mi? Misafir bereket değil midir? Misafirin kalbini o eve Allah yönlendirmez mi? Misafir birini yiyip dokuzunu bırakmaz mı? Misafirle yenilen yemekten Allah hesap sormaz diye bilmez miyiz? Ve daha neler, ne güzel bilgiler unutulup gitti mi bu günlerde.

Misafirlerimizin de genleriyle oynadı belki bu dijital düzen. Gelenler hatırımızı sormaya değil, ayıplarımızı araştırmaya geliyor diyor bazı ev sahipleri. Eksiklerimize gülmeye, başımıza gelen üzüntülere oh yerleştirmeye geliyorlarmış. Eşyalarımızın eskiliğine, mobilyalarımızın modasının geçmiş olduğunu hissettirmeye geliyorlarmış. Galiba niyetlerimizin genetiği değişti. Hepimizin üzerinde bir modernleşme, bir en temiz olma, en moda olma en tarz olma paranoyası esiyor. Ve bizler bize dayatılan ev sahipliği ve misafirlik modellerini yemek yarışmalarından, reklamlardan, zengin aile dizilerinden, aslında hiç olmayan İstanbul yalılarından sorgulamadan alıp uyguluyoruz. Oysa bize model olacak elleri kınalı ve dualı anneleri var her birimizin. Hala o safiyeti, masumiyeti yaşayan. Misafirin geleceğini duyunca sevinen, bazı akşamlar çayı yalnız içince üzülen cömert, misafirperver babalarımız var. Yalnızlıklarını çizgili pijamalarıyla uzanmayı maharet bilip de dizilerin insafına terk etmemiş hakikatli insanlarımız var. Gerçek bir dostla hal hatır bir akşam geçirmeyi hiçbir şeye değişmeyecek büyüklerimiz var. Kimsesizliğin çaresini büyüklü küçüklü ekranlarda değil etten kemikten insanlarda arayan komşularımız var.

Betül ŞATIR