İç Ve Dış Gözlem Hikâyeleri – 3

unnamed

DEĞİŞİM

“Genç ve hür iken, düşlerim sonsuzken, dünyayı değiştirmek isterdim. Yaşlanıp akıllanınca, dünyanın değişmeyeceğini anladım.

Ben de düşlerimi biraz kısıtlayarak sadece memleketimi değiştirmeye karar verdim. Ama o da değişeceğe benzemiyordu.

İyice yaşlandığımda, artık son bir gayretle, sadece ailemi, kendime en yakın olanları değiştirmeyi denedim. Ama maalesef bunu kabul ettiremedim.

Ve şimdi ölüm döşeğinde yatarken birden fark ettim ki, önce yalnız kendimi değiştirseydim, onlara örnek olarak ailemi de değiştirebilirdim. Onlardan alacağım cesaret ve ilhamla, memleketimi daha ileri götürebilirdim. Kim bilir, belki dünyayı bile değiştirebilirdim.”

Hz. Ömer: Başkasını düzeltmek isteyen, önce kendisini düzeltsin.

İMKÂNSIZI BAŞARMAK

Berkley’de California Üniversitesi matematik bölümü öğrencisiydim. Her zamanki gibi sınıfa geç girdim. Tahtadaki iki soruyu, ev ödevi sanarak defterime geçirdim. O akşam soruların üzerinde çalışırken bunun şimdiye kadar profesörün verdiği en zor ödev olduğunu gördüm. Her gece başaramasam da sırayla her iki problemin üzerinde saatlerce çalıştım. İnat etmiştim. Yine bir gece çalışırken beynimde bir şimşek çaktı. Her iki problemi birden çözdüm.

Ertesi gün cevapları okula götürdüm. Profesör masanın üzerine bırakmamı söyledi. Benim kâğıdımın bunların arasında kaynayacağını düşünüp üzülerek oturdum.
Altı hafta sonra bir pazar sabahı kapının vurulması ile uyandım. Kapıda profesörü görünce dondum kaldım. “George, George!” diye bağırıyordu. “Problemi çözmüşsün.”
“Tabi ki.” diye cevap verdim. “Çözmem gerekmiyor muydu hocam?” Profesör, tahtaya yazılmış olan iki problemin ev ödevi olmadığını, dünyanın önde gelen matematikçilerinin şimdiye kadar çözememiş oldukları iki ünlü problem olduğunu açıkladı. Birkaç gün içerisinde ikisini birden çözebildiğime inanmıyordu.

Eğer birisi bana onların iki ünlü çözülmemiş problem olduğunu söyleseydi, sanırım onları çözmeyi denemezdim bile.

 

HEKİMİN BİLGELİĞİ  (MESNEVÎ) (DIŞ GÖZLEM)

Sultan, en iyi uşaklarından birisiyle gemideymiş. Daha önce hiç gemi yolculuğu yapmamış ve aslında dağ çocuğu olarak kıyıyı bile görmemiş olan uşak; geminin boş durumdaki karın kısmında oturuyor, bağırıyor, ağlıyor, titriyor ve feryat ediyormuş. Herkes ona anlayışlı davranıyor ve korkularını gidermeye çalışıyormuş ama onların yardımı uşağın korku dolu kalbine değil, sadece kulaklarına ulaşıyormuş. Sultan, uşağının bağırmalarına artık dayanamaz hale gelmiş.

Mavi bulutlar altında mavi sulardaki yolculuk, onun için zevk olmaktan çıkmış. O an bilge hekim, sultana yaklaşıp şöyle söylemiş: “Yüce sultanım, izninizle onu sakinleştirebilirim.”

Sultan bir an bile tereddüt etmeden izin vermiş. Hekim, denizcilere uşağı denize atmalarını emretmiş ve denizciler de bunu seve seve yerine getirmiş. Uşak önce suya batmış, daha sonra hava almak için suyun yüzüne çıkmış, gemiye tutunmuş ve kendisini tekrar güverteye almaları için yalvarmış. Gemiciler de onu saçından yakalayarak çekmişler. Uşak o andan itibaren bir köşede sessizce oturur olmuş. Artık hiç kimse onun ağzından en ufak bir korku kelimesi duymamış. Bundan çok memnun olan sultan hekime sormuş: “Bütün bu olanlarda nasıl bir bilgelik gizli?”

Hekim cevap vermiş: “O, denizin tuzunu hiç tatmamıştı ve sudaki tehlikenin ne kadar büyük olduğunu bilmediğinden, geminin güçlü tahtalarının üstünde olmasının da ne kadar harikulâde bir şey olduğunu bilemiyordu. Sadece tehlikeyle karşı karşıya kalan, barış ve huzurun değerini bilebilir.”

Âli Bey’in Lehçetül Hakâik’inde “hasta” nın anlamı: Sıhhatin değerini anlamaya başlayan adam.

FIRSATLAR (DIŞ GÖZLEM)

Fırsatları değerlendirme konusunda en ilginç örneklerden biri de George de Mestral’dir. Adından çok fazla insan haberdar değildir ama hepimiz, onun bulduğu ürünü biliriz.

Mestral, bir gün köpeğiyle birlikte dışarıda yürüyorken, hayvanın kürküne, bazı otların yapışmış olduğunu gördü. Aslında o, hepimizin hayatımız boyunca karşılaştığı ve yanımızdan geçip gitmesine izin verdiği fırsatlardan biriyle karşılaşmıştı.

İki seçeneği vardı. Tüylerin o kısmını kesip atarak köpeğe söylenmek ve aynı şeyi bir daha yapmamasını ummak. Ya da tüyleri inceleyip kürke yapışma konusunda nasıl etkili olduğunu görmek! George ikinci yolu seçti. Otları mikroskop altında inceledi ve velcroyu (ayakkabılarda kullanılan cırtlı bantları) icat etti.

HAYATIN TADINA VARMAK  (İÇ VE DIŞ GÖZLEM)

İş yaşamında önemli yerlere gelmiş bir grup eski mezun arkadaş grubu, üniversitedeki hocalarından birini ziyarete gitmiş. Çeşitli konular konuşulduktan sonra sohbet, işin sebep olduğu strese ve hayatın zorluklarına gelmiş.

Yaşlı üniversite hocası ziyaretçilerine kahve ikram etmek üzere mutfağa gitmiş ve değişik boy, renk ve kalitede birçok fincanın bulunduğu bir tepsiyle geri dönmüş. Kimi porselen, kimi seramik, kimi cam, kimi plastik olan fincanları ve kahve termosunu masaya koyup kahvelerini oradan almalarını söylemiş. Tüm eski öğrenciler kahvelerini alıp koltuklarına döndüğünde hocaları onlara şunu söylemiş:
“Farkına vardınız mı bilmem? Zarif görünümlü, güzel, pahalı fincanların hepsi alındı, masada yalnızca ucuz ve basit görünümlü fincanlar kaldı. Elbette ki kendiniz için en güzelini istemek ve onu almak çok normal ama işte bu demin bahsettiğiniz problemlerinizin ve stresin nedeni. Hepinizin istediği fincan değil, kahve iken, bilinçli olarak her biriniz birbirinizin aldığı fincanları gözleyerek daha iyi olan fincanları almaya uğraştınız.
Hayat, kahveyse, iş, para ve mevki fincandır. Bunlar yalnızca hayatı tutmaya yarayan araçlardır, ama hayatın kalitesi bunlara göre değişmez. Bazen yalnızca fincana odaklanarak, içindeki kahvenin zevkini çıkarmayı unutabiliyoruz.”

DÜNYANIN EN ZENGİNLERİ  (İÇ VE DIŞ GÖZLEM)

Öğretmen sınıfı topluca bir geziye götürmüştü. Emirgan’a gitmişler, rengârenk çiçekleri, yemyeşil ağaçları büyük bir zevkle izlemişler, kuş cıvıltıları içinde piknik yapmışlardı. İstanbul için dünya cenneti diye boşuna söylememişler. Boğazın iki yanını kaplayan nadide yalılar, köşkler sanki gelinlik giymiş gibi duruyorlardı. Vakit hayli ilerlemiş, artık bu güzelliklere veda etmek zamanı gelmişti. Hep beraber aşağıya doğru inerlerken güzelliği ile herkesi büyüleyen bir köşk göze çarptı. Etrafında geniş bir bahçesi, bahçesinde renk renk çiçekleri olan bir köşk. Herkes bu harika köşkü izlerken sınıfın en şakacı öğrencisi sessizliği bozdu:

– Harika bir köşk. Acaba kimin? Keşke bu köşkün sahibinin oğlu olsaydım.

Arkadaşları şaka yapmanın tam sırasıdır diye düşündüler.

– Bizi de davet eder miydin?

– Hem de nasıl. Günlerce misafir ederdim sizi.

Köşke biraz daha yaklaştılar ve giriş kapısının önünde durdular. Yakından daha bir güzel ve çekici görünüyordu. Bu arada hemşire kıyafetli birisini gördüler köşkün kapısında. Önünde bir tekerlekli sandalye vardı. Sandalyede ise genç bir çocuk… Hasta olmalıydı. Belki de burası özel bir hastanedir diye düşündüler. Fakat herhangi bir tabela yoktu. Öğretmen kapıya yaklaşıp hemşireye sordu:

– Merhaba! Öğrencilerimle geziyorduk. Geçerken bu köşk dikkatimizi çekti. Sakıncası yoksa söyler misiniz? Burası kimin ve siz ne yapıyorsunuz?

Hemşire gülümseyerek cevap verdi:

– Bu sandalyedeki hasta kardeşimiz, bu köşkün sahibinin oğludur. Spastik özürlü olduğu için ben ona bakıyorum. Gezdirmek için bahçeye çıkarmıştım.

Öğrenciler şaşkındı. Az önceki hayranlık yerini garip düşüncelere bıraktı. Sessizliği bu kez de öğretmen bozdu.

– Nerede köşkün sahibinin oğlu olmak isteyen arkadaşımız?

Gerçek zenginliğin ne olduğunu tam olarak fark edememiş olan öğrenci, çoktan arkadaşlarının arasında erimiş gitmişti. Fakat herkes onu görüyordu. Aslında kendisi köşkün sahibinden de, oğlundan da daha zengindi. Konuşabilen, koşabilen, rahatça hareket edebilen birisiydi o.

Sağlıklı olan herkes aslında dünyanın en zenginiydi. Fakat çoğu kez bu, unutuluyordu.

Yön yön sarılmışım ne yana baksam,

Sarılan olur da saran olmaz mı?

Kim bu yüzü çizen sanatkâr ressam?

Geçip de aynaya soran olmaz mı?         N.F.K

BÖCEK YAPABİLİYORSA (DIŞ GÖZLEM)

Uyanıktım. Bir kış gecesiydi. Bir böceğin kandile çıkmak için çabaladığını gördüm.  Çırpınıyor, ama bir türlü başaramıyordu, her defasında kayarak düşüyordu. Ama böcek öylesine kararlıydı ki hiç yılgınlık göstermedi. Tek tek saydım. Yedi yüz civarında çıkış
denemesi yaptı.

Sabah oluyordu. Namaza gittim. Döndüğümde gözlerim şaşkınlıktan açık kaldı. Böcek tırmanmayı başarmış, kandilin kenarında keyifle duruyordu.

“Akıllıya ümitsizlik yaraşmaz.

Akıllı gayreti elden bırakmaz.”        Şeyh Sâdî