İç Ve Dış Gözlem Hikâyeleri – 2

unnamed

GÜL BAHÇESİNDE (Mesnevî)

Sûfînin biri gönlünü ferahlatmak ve manen bir neşe yaşamak maksadıyla gül bahçesine gitti.

Bir köşeye çekilip âdap üzere oturdu. Gözlerini yumup murakabeye daldı.

Gönlünün derinliklerinde lezzetlere doğru seyir halindeki sûfîyi gören anlayışsız biri, onun uyuduğunu zannederek dürtükledi.

“Ne uyuyorsun? Gözünü aç da şu güllerin güzelliğine, çiçek açmış ağaçlara, yeşermiş çimenliğe bak. Cenab-ı Hak Kuran’da, ‘Allah’ın rahmet eserlerine bakınız.’ buyuruyor.” dedi.

Sûfî: “Ey arzularının esiri olan bedbaht! Allah’ın en güzel eseri gönüldür. Dışarıda bulunan bağ, bahçe, çiçekler ve bütün yeşillikler gönüldekinin aksi, hayalleri gibidir. Eğer bu dünyada gördüğün bağlar, bahçeler gönül âlemindeki sevinç servisinin aksi olmasaydı Cenâb-ı Hak bu hayal âlemine ‘aldanma yurdu’ demezdi.” dedi.

KASABA

Bir turist ziyaret ettiği kasabanın yaşlı marangozuna sorar: “Bu kasaba neyiyle ünlüdür?’ Yaşlı adam cevap verir: “Bu kasaba, dünyada gidebileceğiniz her yerin başlangıç noktasıdır. Buradan başlayarak istediğiniz her yere gidebilirsiniz.”

Yaşlı adam ne kadar haklı… Oysa çoğumuz hayatın zenginliğinin hazzına varabilmek için başka bir yerde olmamız gerektiğini sanıyoruz.

İNANMAK

Bir okulda okul müdürü üç öğretmeni çağırıp şöyle demiş: “Siz üç öğretmen, sistemde en iyi ve en uzman kişilerden olduğunuz için doksan tane seçkin üstün öğrenciyi size vereceğiz. Bu öğrencilerin gelecek yıl da hızlarını korumalarını sağlamanızı ve çok şey öğrenmelerini sağlamanızı bekliyoruz.”

Üç öğretmen, öğrenciler ve öğrencilerin anne babaları, bunun çok iyi bir fikir olduğunu düşünmüşler. O okul dönemi, hepsinin hoşuna gitmiş ve çok başarılı çalışmalar yapmışlar. Okul bittiği zaman öğrenciler bütün San Francisco Körfezi’ndeki diğer öğrencilere göre %20-30 daha başarılı olmuşlar.

Yılsonu geldiğinde müdür, üç öğretmeni çağırmış ve onlara şöyle demiş: “Bir itirafta bulunmak istiyorum. En zeki öğrencilerin doksanı sizde değildi. Onlar ortalamanın biraz üstünde öğrencilerdi ve o doksan öğrenciyi sistemden tesadüfen seçtik.”

Öğretmenler doğal olarak öğrencilerde görülen başarının kendi istisnaî öğretme becerilerine bağlanması gerektiği sonucuna varmışlar.

Müdür devam etmiş: “Bir itirafım daha var, demiş. Siz de en parlak öğretmenler değilsiniz. İsimlerinizi bir şapkanın içine doldurduğum kâğıtların arasından rastgele seçtim. Siz inandığınız için başarılı oldunuz.”

İnançlarımız ve değerlerimiz kadar varız. İnsanlara inandığımızı hissettirdiğimiz ve gösterdiğimiz takdirde, içlerindeki potansiyele, ortaya çıkardıkları güce inanamazsınız. Hepimiz her konuda sonsuz güce sahip varlıklarız. Asıl sorun, gücümüzün farkında olmadığımız, potansiyelimizi bilmediğimiz ve bildiğimizi bilmediğimizdir. Hayatımızda duygularımız, hislerimiz, değer ve inançlarımız, bizim bildiğimiz ve tahmin ettiğimizden daha önemlidir.

“Bu günkü her genci Fatih diye alkışlayabiliriz. Fakat Akşemsettin’lerini sormak hakkımızdır.”  (İbrahim Koç)

“İnanç, zehri billur bir suya dönüştürür !”  (Einstein)

BİN AYNALI TAPINAK

Hindistan’da yüksek bir dağın doruğuna yapılmış “Bin Aynalı Tapınak” adlı görkemli bir tapınak vardı. Günlerden bir gün, bir köpek dağa tırmandı, tapınağın merdivenlerinden çıkarak Bin Aynalı Tapınak’a girdi.

Tapınağın bin aynalı salonuna geçtiğinde bin tane köpek gördü. Korkarak tüylerini kabarttı, kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırdı, korkutucu hırıltılar çıkararak dişlerini gösterdi. Ve bin köpek de tüylerini diktiler, kuyruklarını bacaklarının arasına alıp, korkunç sesler çıkartıp dişlerini gösterdiler. Köpek paniğe kapılarak tapınaktan kaçtı. O andan itibaren bütün dünyanın tehlikeli, korkunç köpeklerle dolu olduğuna inandı. Bir süre sonra bir başka köpek gelip dağa tırmandı. O da tapınağın merdivenlerinden çıkıp Bin Aynalı Tapınak’a girdi. Tapınağın bin aynalı salonuna geldiğinde bin tane köpekle karşılaştı ve çok sevindi. Kuyruğunu salladı, neşeyle oradan oraya zıpladı ve köpekleri oynamaya çağırdı. Aynı anda bin tane köpek de neşeyle zıpladılar. Bu köpek tapınaktan çıktığında dünyanın dost ve sevecen köpeklerle dolu olduğuna inanıyordu.

Hz. Mevlana: Ey insanoğlu! Başkalarından gördüğün zulümler, kötülükler, senin kendi kötü huyunun onlardan aksetmesidir, onlardan görünmesidir. Sen de başkalarına saldırırken haberin olmadan kendine saldırıyorsun.

DÜĞÜM NOKTASI (DIŞ GÖZLEM)

Makedonya kralı Philippos’e at satmak için giden tüccar, azgın atı bir türlü zapt edemez. Sarayda bulunan usta biniciler bile hırçın atı yatıştıramaz. Bu sırada Prens İskender, ata yaklaşır; vakit geçirmeden çözümü bulur, at sakinleşmiştir.

Fal taşı gibi açılmış gözleri durumu hayretle karşılarken, kral gururla oğluna sorar: “İskender! Görüyorum ki sen, krallığa şimdiden layıksın. Makedonya bile başarılarına yetmeyecek, imparatorluğa yeni ülkeler katacaksın. Bu arada merak ettim, vahşi atı nasıl dizginleyebildin?”

İskender cevap verir: “Çok kolay kralım! Atın yüzünü güneşe çevirdim. Hayvan kendi gölgesinden korkmadığı için sakinleşti.”

YAŞANMIŞ BİR HİKÂYE (İÇ VE DIŞ GÖZLEM)

Öğretmen, iki öğrencisine birer sepet verir ve bahçeye elma toplamaya gönderir. “En tatlılarını getiren mezun olur.” der. Öğrenciler bir saat sonra dönerler. Biri, arkadaşının sepetine yan gözle bakıp kendi getirdiklerinin muhteşem göründüğünden emin olmanın rahatlığıyla koyar sepetini ortaya. Her biri tornadan çıkmışçasına muntazam, pürüzsüz, göz alıcı elmalar oradadır. Ardından diğeri koyar sepeti. Eğri büğrü, kötü görüntülü, ezik, tomurcukken yağmur değmiş, yaralı bereli ne kadar elma varsa toplamıştır. Öğretmeni “Yolun açık olsun.” der ve uğurlar öğrenciyi. Diğeri: “Nasıl olur!” diye hayıflanır; bir kendisinin bir de giden öğrencinin elmalarına bakarak. Öğretmen çakısıyla birer parça keser; bir onun harika görünümlü elmasından, bir de giden öğrencinin elmasının bereli kısmından… “Tat!” der, “En tatlısını getir dedim, kabuğu en güzelini değil!” diyerek uzaklaşır. Gerçekten de, pazardan aldığınız, üzerine dolu değmiş bir meyvenin o kısmını koklayın ve tadın, bal gibidir. Yaralanarak büyüyor, yaralandıkça tatlanıyoruz, yaralarımızla güzeliz hepimiz.

BIRAKABİLMEK (İÇ VE DIŞ GÖZLEM)

Konfüçyüs, bazı insanlara bir şey öğretmenin en iyi yolunun, örneklerle göstermek olduğunu biliyordu. Bu yüzden sınıfın tam karşısına geçti. Eline bir vazo aldı, tüm öğrencilerin görebileceği şekilde vazoyu havada tuttu. Diğer elinde bir elma vardı. Öğrencilerin meraklı bakışları arasında, elmayı vazonun içine bıraktıktan sonra vazoyu yere koydu ve şöyle dedi: “Elmayı vazodan çıkarmayı başaran öğrenci, elmayı yiyebilir.” Çocuklardan biri acıkmıştı. İlk o davrandı ve elini vazonun dar ağzından içeri soktu. Elmayı yakaladı, çıkarmaya çalışıyor ama başaramıyordu. Konfüçyus: “Elmayı sıkı sıkı tutmaktan vazgeçmediğin sürece elini çıkarman mümkün olmayacaktır.” dedi. Çocuk elmayı elinden bırakmak istemiyordu, ama sonunda zorunlu olarak bıraktı. Elini vazodan çıkardığında yüzünde şaşkınlık okunuyordu. “Elmanın vazodan nasıl çıkarılabileceği konusunda sizin bir fikriniz var mı?” Konfüçyüs, vazoyu yerden alıp ters çevirdi. Elma vazonun içinden yuvarlanıp avucunun içine düştü. Çocukların hepsi gülmeye başladı. Aslında o kadar basit bir şeydi ki bu! Konfüçyüs: “Fakat bu, göründüğü kadar basit değil.” dedi. Elmayı havada tutuyordu konuşurken. “Bazen, bir şeyi gerektiğinde bırakabilmek zor bir iştir. Onu bırakabilmek de bir beceridir. Eğer bir şeyi zorla tuttuğunuzda, ulaşmak istediğiniz şeyi engellediğini görüyorsanız, o zaman onu özgür bırakmalısınız. Eğer yanlış bir şey yapıyorsanız, o zaman buna son vermelisiniz. Eğer kendinize ve başkalarına karşı dürüst davranmıyorsanız, bu hilekârlığı hemen durdurmalısınız. İşte, ancak o zaman hedefinize ulaşabilirsiniz.”

“Ne beyân-ı hâle cür’et, ne figâna takatim var.

Ne recâyı vasla gayret, ne firâka kudretim. (Enderunlu Vasıf Efendi)

(Ne halimi arz etmeye cür’et edebiliyorum, ne de feryad etmeye takatim var. Ne vuslat umudu için gayrete geliyorum, ne de ayrılığa güç yetirebiliyorum.)

GERÇEK FAKİRLİK

Günlerden bir gün bir baba, zengin ailesini ve oğlunu köye götürdü. Bu yolculuğun tek amacı vardı, insanların ne kadar fakir olabileceklerini oğluna göstermek. Çok fakir bir ailenin çiftliğinde bir gece ve bir gün geçirdiler.

Yolculuktan döndüklerinde baba oğluna sordu: “İnsanların ne kadar fakir olabildiklerini gördün mü?” “Evet!” dedi oğlu. Baba sordu: “Ne öğrendin peki?”

Oğlu cevap verdi: “Şunu gördüm: Bizim evde bir köpeğimiz var, onlarınsa dört. Bizim bahçenin ortasına kadar uzanan bir havuzumuz var, onlarınsa sonu olmayan bir dereleri. Bizim bahçemizde ithal lambalar var, onlarınsa yıldızları. Bizim görüş alanımız ön avluya kadar, onlarsa bütün bir ufku görüyorlar.”

Oğlu sözünü bitirdiğinde babası söyleyecek bir şey bulamadı. Oğlu ekledi, “Teşekkürler baba, ne kadar fakir olduğumuzu gösterdiğin için!”

BU DA RABBİNİN SARAYI 

Hz. Mevlana, oğlu Bahaeddin Çelebi’yi eğitmektedir.

Bir gün elinden tutar, Konya’yı gezdirir. Teker teker bütün sarayları, köşkleri gösterir. Hepsini sahiplerinin ismiyle beraber tanıtır.

“Bak, bu filanca vezirin sarayı. Bu falanca zenginin köşkü.” Bahaeddin Çelebi, arka arkaya gördüğü bu kadar ihtişamlı bina karşısında biraz etkilenmiş gibidir.

Mevlana, onu son olarak yüksek bir tepenin üzerine çıkarır: “Şimdi etrafını iyice seyret!” der.

Çelebi’nin gördükleri, yemyeşil, göz alabildiğine bir ova, ağaçlar, akarsular, çiçekler ve uçsuz bucaksız masmavi bir gökyüzüdür.

Oğlunun, gördüklerini iyice hazmettiğinden emin olduktan sonra Mevlana; son sözünü söyler, taşı gediğine yerleştirir: “Bahaeddin bak, BU DA RABBİNİN SARAYI!”

Kitabım, harekesizdi, “Okuyamadım.” dedim. Yerde esrelerini, gökte üstünlerini gösterdiler. (Arif Nihat Asya, Kanatlar ve Gagalar kitabından)

Derleyen: Betül Meral Durak