İbadetler ve Tevazu

İslam’ın hedefi iyi ve olgun insan yetiştirmektir. İnsanın kemâli ve olgunluğu, Rabbine karşı ibadet ve itaati ile insanlara davranışlarında kendini gösterir. Olgun insan, yaratıcısına karşı tevazu içinde olan, yüce Rabbinin kendisi üzerindeki hakkını titizlikle koruyan, büyüklüğü gerçek sahibine teslim edendir. O sadece Rabbine karşı değil, aynı zamanda insanların, hatta bütün canlıların hakkını koruyan, yaratılmışlara karşı mütevazı olan kimsedir.

Tevazu, kibrin karşıtı olup, kişinin başkalarını aşağılayıcı duygu ve davranışlardan kendisini arındırmasını ifade eder. Tevazu, Türkçede alçak gönüllülük sözüyle ifade edilir. Kuran-ı Kerim’de Hz. Lokman’ın (as) oğluna nasihatlerini içeren ayetlerde tevazuun yüksek bir erdem sayıldığına dikkat çekilir. (Lokman, 31/18-19).

İslam inancına göre gerçek anlamda büyüklük Allah’a mahsustur. (Câsiye, 45/37). Ulu ve büyük olan yalnız O’dur. (Hacc 22/62; Lokman, 31/30; Sebe, 34/23).

İnsanın kendinde büyüklük görmesi ise her şeyden önce Allah’a karşı saygısızlıktır. Kuran’da birçok ayette büyüklük taslayanlar bu halleri sebebiyle yerilmişlerdir. Şeytanın Allah (cc) katından kovulmasının gerçek sebebi kibirlenerek Rabbi’ne itaat etmemesidir. (Bakara, 2/34; Sâd, 38/74). Çünkü Allah kibirli davrananları sevmez. (Nahl, 16/23). Rabbini tanıyan kimsenin kibirli, cimri ve bencil olması mümkün değildir. Zira Rabbini tanıyan ne kadar âciz bir varlık olduğunu anlar. Sahip olduğu meziyetlerin gerçekten kendisinden olmadığını, bir lütuf olduğunu bilir. Allah’ı Rab, kendini abd/kul bilenin görevi, Rabbinin karşısında tevazu göstermesidir. Nitekim ibadet ve ubûdiyette “tevazu göstermek” manası da vardır. “İbadet, mahiyeti idrak edilmeyen, sonsuz gücü kâinatta hissedilen, mülkünde dilediği gibi tasarruf etme gücüne sahip olan Allah’a karşı gösterilen ta‘zimin, itaatin ve tevazuun en yükseğidir”. (Tehânevî, II, 948; el-Beyzâvî, Abdullah b. Ömer, Envârü’t-tenzîl, İstanbul 1979, I, 29).

Yüce Allah’a ibadet eden tevazu göstermiş, isyan eden kibir yapmış olur. Mesela, ibadet ve itaatin zirvesi sayılan secdeye kapanan bir kul, kibir ve gururunu ayaklar altına aldığını ispat eder. Rabbini ihlasla tesbih edip, kendisini topraktan yaratan, ancak en şerefli varlık kılan yaratana minnette bulunur. Secdeyi iki defa yapmak suretiyle tevazuun simgesi olan topraktan geldiğini ve yine toprağa döneceğini itiraf etmiş olur.

Tevazu halka şirin görünmek için değil Hakk’ın sevgisini kazanmak için yapılır. Tevazu, kullukta nefsini kusurlu, başkalarını mazur görme ahlâkıdır. Tevazu, kibri kırmak, bencilliği kalpten atıp, yerine “biz” şuurunu yerleştirmektir. Tevazu, içi ve dışıyla samimiyet ister. Hakiki tevazu gönülde, dilde, halde, ibadette, hizmette ve her işte kendini gösterir. Tevazuyu meleke haline getiren kimse hangi durumda olursa olsun bırakmaz.

Cenâb-ı Hak: “Rahmân’ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman, “selâm” der (geçer)ler” buyurarak, (Furkan, 25/63) tevazuyu has kulların vasfı olarak zikretmiştir.

Allah için tevazu gösterenin Cenâb-ı Hak derecesini yüceltir, büyüklük taslayanı ise alçaltır. Zira Allah’ın (cc) emrettiği ibadetleri kibir ve gururları sebebiyle yerine getirmeyenlerin yeri cehennemdir. Allah Teâlâ böyleleri hakkında: “Rabbiniz şöyle dedi; Bana dua edin, duânıza cevap vereyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler aşağılanmış bir hâlde cehenneme gireceklerdir.” (Mümin, 40/60).

Resul-i Ekrem Efendimiz (sav); “Cehennemlikleri size haber vereyim mi? Onlar katı yürekli, malını hayırdan esirgeyen kibirli kimselerdir buyurarak kibrin insanı cehenneme götüren bir haslet olduğunu bildirmiştir. (Buhârî, Eyman, 9; Müslim, Cennet, 47).

Müminin hedefi itaati, ibadetleri ve insanlara karşı davranışlarıyla Allah’ın rızasını kazanmak ve cennete girmektir. Hâlbuki kibir sahibi olmak buna engeldir. Nitekim Peygamber efendimiz (sav); “Kalbinde zerre kadar kibir taşıyan cennete giremez” buyurarak bu gerçeğe işaret etmiştir. (Müslim, İman 147; Ebu Davud, Edeb 29, (4091); Tirmizî, Birr, 61).

Mütevazı olmak, her şeyden evvel Allah’ın emridir, İslâm’ın emridir. Peygamber efendimizin (sav) şu hadis-i şerifi de bu konuya dair uyarıları içermektedir: “Muhakkak ki Allah Teâlâ bana sizin mütevazı olmanızı vahyetti. Hiçbir kimse diğerine karşı övünmesin ve hiçbir kimse diğerine zulüm ve haksızlık etmesin” (Riyâzü’s- Salihîn, 2/37).

Mademki Cenâb-ı Hak insanı topraktan yaratmıştır, öyleyse toprak gibi gönülsüz ve mütevazı olunmalıdır. Ateş gibi yakıcı ve inatçı olmaya gerek yoktur.

Büyük ârif Şihâbüddin es-Sühreverdî şu sözleriyle bu konuyu çok güzel özetlemiştir: “Allah dostlarının en güzel ahlâkı tevazudur. Kul, tevazu elbisesinden daha güzel bir elbise giymemiştir. Gerçek tevazua ve hikmete sahip olan kimse, herkes onu nasıl görüyor ve değerlendiriyorsa nefsini o hale razı eder, kendisini öyle gösterir, farklı bir halde olduğunu ispata çalışmaz. Karşısındaki insan da kendisini nasıl kabul ediyor ve hangi halde göstermeye çalışıyorsa, onu öyle değerlendirir, o halde kabul eder. Kime bu hal ihsan edilmişse, hem kendisi rahat eder, hem de başkalarını rahat ettirir. Gerçek tevazua ancak Yüce Allah’ı tanıyan ve O’nun rızasına âşık olanlar ulaşır.”

 Neziha Sağlam