Hz. Peygamber (sas)’in Tevazuu

Tevazu; yani alçak gönüllü olmak insanı yücelten güzel hasletlerden birisidir.

Alçak gönüllü olmak, başkalarını küçük görmemek, büyüklenmemektir. Üstad Necip Fazıl’ın ifadesi ile ‘alçak gönüllü olmak yine yüksekliği artırır’.”  

Âlemlerin Efendisi Rasûlullah (sas) hayr’ul beşer vasfı ile insanların her bakımdan en hayırlısı idi. Efendimiz (sas) toplum içinde, evinde her zaman mütevazı olarak yaşar, etrafındakilere de böyle yaşamayı tavsiye ederdi.

Bir sohbetinde şöyle buyurmuştur: “’Allah bana, mütevazı olup birbirinize karşı övünmemenizi ve birbirinize karşı haddi aşan davranışlarda bulunmamanızı vahyetti.’ ” (M7210 Müslim, Cennet, 64)

Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: “…Allah için tevazu gösteren kişiyi Allah ancak yüceltir.” (M6592 Müslim, Birr, 69)

Enes b. Mâlik’in anlattığına göre, bir gün bir adam gelmiş ve Peygamberimize, “Ey Muhammed! Ey Efendimiz, efendimizin oğlu, bizim en hayırlımız ve en hayırlımızın oğlu!” şeklinde iltifatkâr ifadelerle hitap etmişti. Bunun üzerine Allah Rasûlü,(sas) “Ey insanlar! Aman takvanıza sahip çıkın! Sakın şeytan sizi aldatmasın! Ben, Muhammed b. Abdullah’ım. Allah’ın kulu ve resûlüyüm. Vallahi ben, sizin beni, Yüce Allah’ın bana verdiği makamın üstüne çıkarmanızı istemem!” uyarısında bulunmuştu. (HM12579 İbn Hanbel, III, 154) Hz. Peygamber bu yanlış tasavvurun kaynağına da dikkat çekiyordu: ‘Hıristiyanların Meryem oğlunu (İsa’yı) övmekte aşırı gittikleri gibi siz de beni övmede aşırılık göstermeyin. Şüphesiz ki ben Allah’ın kuluyum. Onun için bana ‘Allah’ın kulu ve resûlü’ deyin.” ( B3445 Buhârî, Enbiyâ, 48)

Peygamberimiz (sas) kul olma vasfının öncelikli olduğuna her fırsatta işaret ediyordu. Bir gün kelime-i şehâdet getirmeyi öğrettiği bir şahıs, “Şehâdet ederim ki Muhammed Allah’ın rasûlü ve kuludur.” dediğinde, “Ben rasûl olmadan önce kul idim.” buyurarak derhâl müdahale etmiş ve “Allah’ın kulu ve rasûlüdür.” şeklinde cümleyi düzelttirmişti. (18 MA3076 Abdürrezzâk, Musannef, II, 205.)

“Allah Resûlü, çevresindeki insanlardan farklı bir görünüşe sahip değildi. Evet, her hâli ile etrafındakiler için en güzel örnekti ve her tavrı diğerlerinden daha nezih ve zarifti. Ancak hiçbir zaman kendisini ashâbından ayrı tutmaz, asla üstünlük taslamazdı. O, bir peygamber ve toplumun lideri olmasına rağmen insanlarla arasına herhangi bir mesafe koymamış, onlara hiçbir zaman yukarıdan bakmamıştı. Ne kıyafeti, ne oturup kalkması ne de hareketleri farklıydı. Halkın toplu merasimlerinde, düğünlerinde, yemeklerinde bulunmayı severdi. O, yemek yerken yere oturur ve “Ben bir kulun yediği gibi yer ve oturduğu gibi otururum.” derdi.

Bir Kurban Bayramı günü bayram namazı kılınmış ve ortaya tirit yemeği getirilmişti. Halk hemen yemeğin başına toplandı. Ancak oturanların sayısı artıp sıkışınca herkesle birlikte sofraya oturmaktan çekinmeyen Rasûlullah da diz üstü oturmak zorunda kaldı. Hz. Peygamber’e bu oturuşu yakıştıramamış olmalı ki bir bedevî, “Bu oturuş da neyin nesi?” diyerek şaşkınlığını dile getirdi. Onun bu sözüne karşılık Allah Resûlü, “Şüphesiz ki Allah beni mütevazı bir kul olarak yarattı, zorba ve inatçı biri olarak değil!” cevabını verdi. (D3773 Ebû Dâvûd, Et’ıme, 17.)

Hicretin üzerinden sekiz yıl geçmişti. Savaşa gerek kalmadan Mekke’yi fetheden oldukça kalabalık Müslüman ordusunun başında Hz. Muhammed (sas) vardı. O, bu şanlı zaferin büyüsüne kapılmamış; mübarek şehir Mekke’ye mağrur bir komutan edasıyla değil Allah’ın verdiği bu nimete şükretmenin bilinciyle başını önüne eğerek girmişti.  Genciyle yaşlısıyla, kadınıyla erkeğiyle Mekke halkı, Safâ tepesinde Resûlullah’a bağlılıklarını bildiriyor ve insanlar bölük bölük Allah’ın dinine giriyorlardı.  Biat etmek üzere yanına gelenlerden biri onunla konuşmaya başlamıştı. Fakat bu büyük insanla karşı karşıya gelmek ve onunla konuşmak kendisini o kadar heyecanlandırmıştı ki titremeye başladı. Bunu gören Hz. Peygamber, “Sakin ol! Ben bir kral değilim. (Güneşte) kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum.” diyerek onu rahatlattı.  Hayatının en görkemli sahnesinde dahi kibre kapılmayarak tevazudan ayrılmayan Allah Resûlü bu davranışıyla bir insanlık dersi vermiş, ashâbına da aynı tavrı sergilemeleri gerektiğini bildirmiştir.” (http://hadislerleislam.diyanet.gov.tr/?p=kitap&i=3.0.331)

Efendimiz (sas), Allah Teâlâ’nın kendisine bahşettiği yüksek mevkii hiçbir zaman bir üstünlük sebebi görmemiş, hayatı sade bir vatandaş olarak yaşamıştır. Ashabının arasında toplumdaki her herkes gibi bir insan olarak bulunmuştur. Kendisine özel bir ayrıcalık istememiş, buna izin de vermemiştir. Kendi işini kendi görmüş, elbisesini temizlemiş, koyununu sağmış ve evinin çarşı pazar alışverişini kendisi yapmıştır. (HM26724 İbn Hanbel, VI, 256)

Rahime ELMAZ