Hürriyet Kavramının Tasavvufi Boyutu

 

Hürriyet duygusu ve özlemi insanlarda ortak bir vasıf olmakla beraber, bu kavrama yüklenen manalar, fertlerin dînî, kültürel, ideolojik, ahlâkî vb. yapılarına göre farklılık arz etmektedir. Söz gelimi, kimileri en basit anlamıyla düşman esareti altında olmamayı hürriyet olarak görürken; kimileri yapmak istediği her işi kendi iradesiyle, hiç bir baskı ve kayıt altında kalmaksızın yapabilmeyi; kimileri de nefsanî ve şehevî duygularının her istediğini sınır tanımaksızın yerine getirebilmeyi hürriyet telâkkî etmektedir. Özellikle din duygusundan yoksun, materyalist felsefeye dayalı bir kültür ortamında yetişmiş olan fert ve toplumlarda hürriyet genellikle bu son manasıyla algılanmakta ve tatbikat sahasına konmaktadır. Elbette hürriyetin bu şekilde anlaşılıp uygulanması, sonuçta toplumsal plânda güçlülerin zayıflara tahakkümünü ve anarşizmi doğurmaktadır.

Biz burada hürriyet konusundaki farklı telâkkileri tahlil edecek değiliz. Yapmak istediğimiz şey, tasavvuf erbabının hürriyet meselesine bakışlarını bir nebze de olsa ortaya koymaktan ibarettir.

Tasavvuf erbabı hürriyet kavramına, çoğunluğun kabul ettiği zahirî anlamının ötesinde, çok daha derin ve insan hayatını kuşatıcı bir boyut kazandırmıştır. Kısaca ifade etmek gerekirse, onlar hürriyeti daha çok ruhî-psikolojik bağlamda ele alarak, kişinin, yaratılışın biricik gayesi olan Hakk’a vuslata götüren manevî yolculuğunda önünü tıkayan her türlü engel ve düşmandan âzâde olması şeklinde anlamışlardır. Bunun gerçekleşmesi ise, tasavvufî anlamda kemâle ermek ve Allah’a kulluta zirveye ulaşmakla mümkündür.

Bu anlamda insan hürriyetini kısıtlayan başlıca unsurlar da, onu Hak’tan alıkoyup, dünyaya ve maddeye bağımlı hale getiren her türlü alışkanlıklar ve nefsanî tutkulardır.

Dünya sevgisi, mal biriktirme arzusu, makam ve mevki hırsı, şöhret tutkusu, gurur, kibir ve benlik duygusu, nefsânî ve şehevî arzuları tatmin düşkünlüğü bunlardan bazılarıdır. Tasavvufî literatürde bütün bu tutkuların hepsine birden “nefs-i emmâre” veya “mâsivâ” denmektedir.

O halde ehl-i tasavvuf nazarında, insan bütün bu tutkulardan kalbini arındırdığı ölçüde hür; onların dümen suyuna girdiği ölçüde de esir ve köle durumundadır. Bu anlamda gerçek hürriyet, Allah’a kulluk şuurunda zirveye ulaşmak, böylece mâsivâ muhabbeti ve bağımlılığından arınarak, İlâhî muhabbetten kaynaklanan kalbî huzur ve itminanın ruhanî neşesini doyasıya yaşamaktan ibarettir.

Nitekim Tûsî de “hürriyet” kavramını tasavvufî bakış açısına göre izah ederken, onun Allah’a kulluğun nihaî noktasına işaret eden bir kavram olduğunu ve “insanı Allah’ın dışında hiç bir varlığın yönlendirmemesi” anlamına geldiğini belirterek, “Allah’a kul olan hür olur.” Demektedir 1.

Tûsî’nin naklettiğine göre, Cüneyd-i Bağdadî “arifin en son makamı hürriyettir” demiştir. Ahmed b. Hadraveyh’e göre, “hürriyetin kemâli ubûdiyette; ubûdiyetin kemâli de hürriyettedir.”2 Bir başka sûfî de şöyle demiştir: “Kul Allah’tan başkasına köle oldukça gerçek kul olamaz.”3 Gayet açıktır ki, burada sözü edilen kulluk veya kölelik, Allah’a köleliktir. Bu köleliği elde etmek için de, Allah’ın dışındaki her şeye efendi olmak gerekir. Bunu başarabilmek de gerçek hürriyeti elde etmektir. Bu anlamda hür olan bir insan, fanî olan hiç bir şeye değer vermez ve Allah’tan başka hiç bir varlık önünde boyun bükmez. Böyle insanlara ehl-i tasavvuf “zâhid” ünvanı verir. Bundan dolayı, “Gerçek melik kimdir?” sorusuna, Abdullâh b. Mübârek “Zâhidlerdir.” cevabını vermiştir4.

Bütün bu söylenenlerden hareketle rahatlıkla ifade edebiliriz ki, sağlam bir îman bağı ile Cenâb-ı Hakk’ın iradesine kendini teslim eden bir insan, asla başkalarına tahakküm etmeyeceği ve onların hürriyet ve hukukuna tecavüz etmeyeceği gibi, onların tahakkümü altına da girmez. Şu halde kişinin îmanı ne kadar mükemmel olursa o derece hür demektir.

Bundan dolayıdır ki, tasavvufî terbiyenin hedefi, insanı mâsivâ tutkusundan kurtarıp, îmanda kemâle erdirmek ve gerçek anlamda hürriyete kavuşturmaktır. Bu terbiyede benimsenen prensipler de hep bu gayenin gerçekleştirilmesine yöneliktir. Nitekim, tasavvufî gelenekte dört şeyi terk etmeden kemâlin ve hakikî hürriyetin gerçekleşmeyeceği kabul edilmiştir. Bunlar sırasıyla şunlardır: “Terk-i dünya”, “terk-i ukbâ”, “terk-i hestî” (benlik) ve “terk-i terk”.

Bu kavramlardan “terk-i dünyâ”, dünyaya ait hiçbir şeye bağlılık ve muhabbetin, kalbi işgal etmemesi ve hayatın gayesi haline gelip Allah’ı unutturmamasını ifade eder. Kalbini dünyevî bağlardan kurtaramayan bir insanın kullukta kemâle ermesi ve gerçek hürriyeti yakalaması mümkün değildir.

Sûfîlere göre hürriyetin temel şartı, dünyaya karşı kalbinde taşıdığı hırs, tama’ ve gözü doymazlıktan âzâde olmaktır. Hürriyetin başı budur. İnsan, kendi gözünde dünyanın altınıyla taşı bir olacak şekilde dünya sevgisinden gönlünü arındırdığı takdirde hürriyete kavuşmuş olur5. Erich Fromm’un ifadesiyle, “birey kendini dış dünyaya bağlayan göbek kordonunu koparmadığı sürece hürriyetten yoksundur.”6 Yunus Emre’nin şu beyitleri de bu anlayışla söylenmiş sözlerdir:

Canlar canını buldum, bu canım yağma olsun.

Assı ziyandan geçtim, dükkânım yağma olsun.

Yûnus ne hoş demişsin, bal u şeker yemişsin.

Ballar balını buldum, kovanım yağma olsun.7

“Terk-i ukbâ” ise, cennet nimetlerine kavuşma ve cehennem    azabından kurtulma gibi, Allah’ın dışındaki ahirete müteallik duygu ve beklentilerden de kalbi arındırmayı ifade eder. Tasavvufî açıdan kalbin bu tür duygulara takılıp Rabbi’ni unutması da hakiki kulluk ve kemâl bakımından bir noksanlık olarak telâkki edilmiştir. Yine Yûnus’un,

İki cihânı unutur, sana gönül veren kişi.

Yalan söyler âşık değil, gözün senden ıran kişi.8

ve

Ne Tamû’da yer eyledim, ne Uçmak’da köşk bağladım

Senin için çok ağladım, bana seni gerek seni.

Cennet cennet dedikleri, bir ev ile bir kaç Hûrî

İsteyene virgil ânı, bana seni gerek seni.9

gibi deyişleri bu anlayışın birer ifadesidir.

“Terk-i hestî”, yani kendi varlığından geçmek ise, insanın Cenâb-ı Hak karşısında kendinde bir varlık görmemesi, gurur, kibir, benlik gibi menfî vasıflardan arınarak, acziyetini idrak etmesi anlamındadır. Bu tür duygular da insanın hürriyetini kısıtlayan çok önemli gizli ayak bağlandır.

Ben benliğimden geçtim, gözüm hicâbın açtım.

Dost vaslına ulaştım, gümânım yağma olsun.

Benden benliğim gitti, hep mülkümü Dost tuttu.

Lâ-mekân kavmi oldum, mekânım yağma olsun.

Varlık çün sefer kıldı, andan Dost bize geldi/

Vîran gönül nûr doldu, cihânım yağma olsun.10

beyitleri de yine Yûnusun bu gerçeği dile getiren sözleridir.

 

“Terk-i terk” kavramına gelince, o da bütün bu terketme duygu ve düşüncelerinden de sıyrılarak, Allah düşüncesi ve muhabbetinin kalbi bütünüyle istilâ etmesi halidir. Bu hale tasavvufî literatürde “fena fillâh” denir.

Şu halde, sözü edilen bu dört hususta terk duygusunu kalbinde tahakkuk ettiren insan, kullukta zirveye ulaşmış, “kâmil insan” olma vasfını kazanmış ve İkbâl’in ifadesiyle kendi içindeki İlâhî benliğe ulaşarak hakiki hürriyeti elde etmiş olmaktadır. Nitekim Tûsî de, “kalbi mâsivânın tamamından hür olmayan ve onun esaretinden kurtulmayan kişi gerçek kul olamaz. Bunu gerçekleştirebilen ise hakîkî anlamda “Allah’n kulu” olur.” der ve bu yüzden Hz. Muhammed (s.a.v.)’in “kul rasûl” olmayı tercih ettiğini ve Cenab-ı Hakk’m da O’nu “kul” tabiriyle andığını hatırlatır11.

Ehl-i tasavvufa göre insanın ulaşacağı en yüksek manevî mertebe “kulluk”tur. Zâhirî ve batınî alâkalardan kurtulup, kalbî alâkayı Allah’ta teksîf etmedikçe de “abdullâh” (Allah’ın kulu) olmak mümkün değildir. Ve insan gerçekte kalben alâka duyduğu şeyin kuludur. Bundan dolayıdır ki, kalbinde nefsanî arzuların tatmini duygusu yerleşmiş olanlara “abdü’n-nefs”; kalbini mal sevgisi bürüyenlere “abdü’l-mâl”; makam ve mevkî hevesiyle dolu olanlara da “abdü’l-câh” denmektedir. Kısacası insan kalben neye meylederse onun kuludur. Gönlünü bu tür duygulara kaptıran kimse ise “abdullâh” sıfatına lâyık değildir12. Şu halde, ancak kalbî yönelişini Allâh’a, içindeki otoriteyi de Hakka verebilen ve iradelerini bütünüyle ilahî iradeye teslim edebilen kimseler diğer kulluklardan kurtularak gerçek hürriyete kavuşabilirler. Nasıl ki, sadece Allah’tan korkanlar diğer bütün korkulardan kurtularak korkusuzluğa eriyorsa; O’na kulluğa ulaşan ve Hakk’a kurbiyyetin hazzını yakalayanlar da diğer kulluklardan kurtulabilirler13.

Demek ki, sûfîlere göre hürriyet, kalbin herhangi bir yaratığın tutsağı olmaması; ibadetleri ne dünya ne de âhiret menfaati için değil, sırf Allah’a kulluk şuuruyla yapmaktır. Böylece insan, başka hiç bir şeyin değil, sadece Allah’ın kulu olur. Artık o kimseyi ne dünya, ne nefsânî arzular, ne ahiret kaygısı, ne de herhangi bir dileğin ve niyetin yerine gelmesi gibi duygular tahakküm altına alamaz.

 

O, ne dünyevî, ne de uhrevî hiç bir arzunun kulu değil, yalnız Allah’ın kuludur. İşte, her türlü arzula¬rın tutsaklığından kurtulmak demek olan hürriyet, ancak sadece Allah’a kul olmakla gerçekleşir. Bunun için Hallâc-ı Mansûr, “Hürriyete ulaşmak isteyen kulluğa devam etsin.” demiştir14. Bu anlamda hürriyet, bütünüyle Hakkın irade ve hükmüne teslim olmayı ifade eder. Şeyh Sa’dî-i Şîrâzî bir beytinde bunu şu şekilde dile getirir:

Rızâ be-hükm-i kazâ ihtiyar kon Sa’dî

Ki her ki bende-i fermân-ı Hak şod âzâd est15

yani,

(Hükm-i kazaya razı olmayı şeç ey Sa’dî.

Ki, Hakk’ın fermanının kölesi olan kimse hürdür.)

Bir başka açıdan, tasavvufî anlamda hürriyet, insanın aslî varlığı olan Allah’a ulaşmasını engelleyen her şeyden (mâsivâdan) kurtulmasıdır16. Tasavvufî düşünceye göre insan bu maddî alemde ruh-beden ikilemi halinde yer almış olmakla, kendi hakikati olan Allah’tan ayrı düşmüş ve O’na yabancılaşmış, Onunla kendisi arasına sayısız perdeler (hicâb) girmiştir. Bu perdelerin bütününe “mâsivâ” denilir. Bu perdelerin en kalını da insanın kendi bedenî varlığından kaynaklanan arzuları (nefsi emmâre) ile dünyaya olan kalbî bağlılığı (hubb-i dünyâ)dır. Öyleyse, mâsivâdan kurtulmak ve bu perdeleri kaldırıp asl’a kavuşmak (vuslat) lâzımdır. Tasavvuf, bu işin dünyada iken gerçekleştirilmesini öngörmüş ve geliştirmiş olduğu “seyr ü sülük” denilen terbiye metodunu bu gayeye endekslemiştir. Bunu gerçekleştirmiş olanlara “kâmil insan” demiş; diğer insanları “nakıs” kabul etmiştir. Bu demektir ki, insanın kulluğunun şuuruna varıp Hakk’a yönelişi bütünüyle bir hürriyet mücadelesidir. Ve bu mücadele hem kendi beşerî benliği (nefsi), hem de bütün varlık karşısında verilen bir savaş niteliği taşır. Bu mücadelede insanı başarıya ulaştıracak olan şey de, seyr ü sülük çerçevesinde insanın göstereceği cehd ve gayrettir. Seyr ü sülük insanı damlanın deryaya kavuşması gibi aslına ulaştırır. Cüneyd-i Bağdadî, buna “heykele bağlı hayattan kurtulmak” demiştir17.

Tasavvuf erbabına göre insanın fıtrî yapısı, ulvî âlemle süflî âlemin, mânâ ile maddenin, müsbet duygularla menfî duyguların ve insaniyetle hayvaniyetin bir arada bulunduğu bir yapı arz eder. İnsandaki bu birbirine zıt potansiyel kabiliyet ve özelliklerden hangisinin daha etkili ve hayata yön verici olacağı da, tamamıyla önün yetişme tarzına ve alacağı terbiyeye bağlıdır.

Ancak insanın vazifesi, yaratılış misyonuna uygun olarak, kendisindeki müspet kabiliyet ve vasıfları geliştirmek, “nefs¬i emmâre” denilen menfî duyguları kontrol altına almak ve özündeki “İnsanî ruh” denilen İlahî cevheri hayata hakim kılmaktır, insanda nefs-i emmâre ile ruh, isteklerini gerçekleştirme ve hayatı yönlendirme konusunda daima mücadele halindedir. Nefis insanı hep maddî aleme ve süflî duyguların tatmini yoluna, yani hayvaniyete doğru sürüklemek isterken; ruh ise kendi kaynağı olan mânâ âlemine ve Hakk’a doğru yönlendirir. Bu hakimiyet mücadelesinde ruhun galebe çalması ve hayata yön vermesi halinde insan “kemâl” yolunda ilerler, Hakk’ın arzu ve iradesine uygun bir hayat söz konusu olur. Aksine “nefs-i emmâre”nin galip gelmesi ve hayatın direksiyonunu ele geçirmesi halinde ise, işler çığırından çıkar, hayatta anarşi hakim olur ve giderek insan hayvanlaşma durumuna düşer. O halde aslolan, hayat arabasının direksiyonuna ruhu geçirip nefs-i emmâreyi ona muavin, yani hizmetçi yapmaktır. İnsandaki İlahî rızaya uygun görev taksimatı bu şekildedir.

Bundan dolayı, Mevlânâ, “Aklı şehvetine galib olan kimse meleklerden yüce; şehveti aklına galib olan, hayvandan daha aşağıdır.” demiştir18. Bu yüzden, insadaki hırs, tama’, kin, nefret, şehvet, gurur, kibir vb. duyguların daima rûhun kölesi durumunda olması gerekir. İnsan ne zaman içindeki bu kölelere hürriyet tanıyıp başı boş bırakır ve onlara efendi muamelesi yaparsa, hayat düzeni bozulur, kulluktan ve hakiki hürriyetten uzaklaşmış olur. Onun için, İkbâl’in ifadesiyle “insanın ha¬yatı, hakîkat-i hâlde rûhun maddeden azamî faydayı sağlayıp, nihayetinde ona hakim olma teşebbüsüdür.’’19 lkbâl’in dediği gibi,

Hangi mü’min ki, teninde faâl ve zî-şuûr bir ruh yoktur,

İşte onunla gayri Allâh’ın yapacağı bir iş yoktur!20

İkbâl, insanın gerçek hürriyetinin ancak kendindeki İlahî cevherin ve “benlik”in ortaya çıkarılması ve ruhsal yönünün tabiî varlığına hakimiyet kurmasıyla gerçekleşeceğini ifade etmektedir21. Ona göre hürriyet, gerçekte rûhun beden üzerine hakimiyetidir. İnsandaki ruh dediğimiz İlahî nur maddeye galebe çalarak onu Allah’a yaklaştırdığı takdirde, insan dünyaya daha da nüfûz edici bir gözle bakabilme kabiliyeti kazanır ve herkesin göremediği nice gizli sırları keşfedebilir22. İkbâl, namaz için belli vakitler tayin etmenin, insandaki ilahî benliği (rûhu) uykunun ve gündelik işlerin mekânik tesirinden kurtarmak için olduğunu belirtir ve şöyle der: “İslâmiyet’te namaz, benliğin (rûhun) mekâniyetten kaçıp, ihtiyâr ve hürriyete iltica etmesidir.”23

İnsandaki İlahî hakikati kısaca “benlik” tabiriyle ifade eden ikbâl, ruh beden ilişkisinde rûhun bedene hakimiyetinin önemini bir şiirinde şu şekilde dile getirir:

Balçığı kendine dost edinen bir rûh,

Hemen elalar uykuya ve lezzet alır ondan;

Ben’in canlandığı yerde ancak uyanır uykusundan.

Lâkin “ben” bedene abd oldukta, ruh artık yok olur ortadan.24

Meşhur sûfî Hallâc-ı Mansûr da, rûhun bedenî arzulardan uzaklaşması halinde insanın ulûhiyete yaklaşacağını ve böylece her şeyin kendisine boyun eğdiği bir varlık haline geleceğini belirtmiştir25.

Sûfînin nazarında, ruh bedende hakimiyet kurunca, insan nefse esaretten Hakk’a kulluk hürriyetine kavuşur. Çünkü bir sûfî için gerçek hürriyet, Hakk’ın vücudunun her şeyin başı, esası ve sonu olduğunu bilmek, ferdî ve beşerî zaaflarını ilahî iradede eritmektir26. Bir başka ifadeyle, tasavvufî anlamda hürriyet, insanın kendi özünü bulması, aslına kavuşmasıdır. Böylesi bir hürriyetin gerçekleşmesi için de, aslın temsil ettiği ulûhiyetle parçanın temsil ettiği ubûdiyetin kucaklaşması lâzımdır. Bu itibarla, ubûdiyetin ifadesi olan ibadetle, ulûhiyetin ifadesi olan İlâhî lütuflar, insanın aczini ve esaretini değil, hakîkî hürriyetini ve kurtuluşunu ifade eder27. Bunun içindir ki, Hak dostları, ubûdiyet halinin en güzel ifadesi olan namazı ve özellikle de secdeyi, hürriyetin de en mükemmel ifadesi olarak kabul etmişlerdir. Onlara göre secde hürriyette kemâlin ifadesi, hürriyetin mi’râcıdır. Secde, ulûhiyetle ubûdiyetin tevhididir. Bundan dolayıdır ki, namaz hadîs-i şerifte “dînin direği, yer ve göklerin nûru” diye tavsîf edilmiştir28.

Kulluk şuuruyla hürriyet anlayışını böylesine bütünleştiren ve hayatı bu şekilde anlamlandıran, tasavvufî terbiyeden geçmiş nice Hak dostu ve gönül ehli insanlar, bu anlayışlarını mısralarla terennüm etmişlerdir.

Bir şâha kul olmak gerek, hergiz ma’zûl olmaz ola.

Bir eşik yastanmak gerek, kimse elden almaz ola. (Yûnus)

Cihanın izz ü câhın böyle iz’ân eyledim ben kim,

Eşiğinde kul olmak dehre sultân olmadan yeğdir. (Nev’î)

 

Kul olma dergâhında Mısr’a sultân olmadan yeğdir. (Sânî)

Kulluğundan etmesin âzâd Allah’ım beni. (Avnî)

Allâh’a kul olduk Kâlû Belâ’da,

Bu yolda verilmiş ikrarımız var.

Üç günlük ömr için kahbe dünyâda,

Kula kul olmamak karârımız var.

dizeleri bunlardan sadece bir kaçıdır.

Tasavvuf ehlinin bu şuura ulaşmasında, onların manevî terbiyelerinde rehberlik eden kâmil mürşidlerin konumunu da burada hatırlatmak yerinde olur. Zira Hak dostlarının istisnasız hepsi, kâmil bir zatın manevî rehberliği ve desteği olmadan, kullukta kemâlin ve hakikî hürriyetin gerçekleştirilemeyeceğini her vesileyle ifade etmişler; o büyük zâtların terbiye dairesine girip onlara hizmet etmeyi, gerçek kulluğa ve hürriyete götüren en kestirme yol bilmişlerdir. Nitekim bu duyguyla Yavuz Sultan Selim,

Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavgâ imiş,

Bir velîye bende olmak cümleden a’lâ imiş. derken; bir başkası ,

Evliyaya uğramaz ise yolun,

Göçtü kervan, kaldın dağlar başında.

Sonsuzluk kervanı istemem âzâd Köleniz olmakmış gerçek hürriyet.

demiştir.

Necip Fâzıl da bu hakîkati şöyle dile getirir:

Yine bir başka şair diyor ki;

El çek mâsivâdan bırak bu câhı.

Râz-ı derûnunda eylegil âhı.

Cânân ellerinin açılmaz râhı.

Varıp bir kâmile dost olmayınca.

Mevlânâ da bunu şu şekilde ifade etmiştir:

Çün şevî dür ez huzûr-ı evliyâ.

Der hakîkat keşteî dür ez Hüdâ. yani,

(Dür olan bezm-i âlîden Hüdâ’dan dür olur. Bezm-i ehlullâha kim olsa müdâvim nûr olur.)

 

Kabul etmek gerekir ki, ehl-i tasavvufun anladığı manada “kulluk” şuurundan ve “hürriyet” anlayışından bugünün müslümanları son derece uzaktır. Batı kaynaklı sözde “hürriyet” telâkkileriyle uzun yıllar kendimizi kandırdık. Yıllardır sahte hürriyetleri bize gerçek hürriyet diye yutturdular. Ikbâl’in dediği gibi,

Zamân-ı hâzırın ihsanı bana hürriyettir;

Zahirde bir hürriyet, amma hakikatte esarettir.29

Belki de asırlardır maruz kalınan bunca sıkıntı ve olumsuzlukların temelinde, Allah’a kullukta ifadesini bulan gerçek hürriyetin kaybedilişi ve nice süflî duyguların cenderesinde gizli bir esaret hayatı yaşanıyor olması yatmaktadır. Halbuki, merhum Nureddin Topçu’nun da belirttiği gibi, Hz. Muhammed (s.a.v.), nübüvveti boyunca, gerçekte içe yönelik olarak ferdin hür hareketini engelleyen nefsine; dışa yönelik olarak da, hür hareketin yeryüzünde yayılmasını engelleyen güç ve kuvvetlere karşı yapılan bir mücadeleyi yönetmiştir. Topçu’ya göre, bu çileli mücadeleden vazgeçilmesinden dolayıdır ki, İslâm toplumunda çözülme ve gerileme başlamıştır. Bu sosyal çöküşün dahilî belirtileri hicrî IV. asırdan itibaren ortaya çıkmış ve asırlardır devam eden bu çöküş, bütün askerî ve İktisadî olaylarla birlikte İslâm cemaatinin bugünkü dağınıklığının gerçek sebebi olmuştur. Oysa, diyor Topçu, zâhid ve sûfîler başta olmak üzere ilk müslümanlar, cemiyetin kurtuluşu uğruna, Allah rızası için yalnız sınırlarda değil, aynı zamanda devlet merkezinde; yalnız kâfirler arasında değil. Aynı zamanda kendi kalblerinde, Hasan-ı Basrî ile, İbn Vâsî ile, Atabe ve Şakîk- i Belhî ile, İbn Hanbel ve Hallâc ile, kutsal cihâd yolunda çarpışmışlardır30.

Bu temel problemin nasıl halledileceğini ve bu kötü gidişe nasıl dur denileceğini yine Topçu’dan dinleyerek konumuzu noktalayalım:

“Bize göre, Anadolu çocuğunun vicdanıyla tarihini, içine düşmüş bulunduğu girdaptan kurtarabilecek yegâne çare, insan kalbinde ve memleket içerisinde ilân edilecek bu mukaddes cihadtır. Bu kurtuluş çaresini, yani ruhî rönesansı gerçekleştirecek olan tek kuvvet, Hz. Muhammed’den Hallâc’a kadar uzanan üç asırlık gelenek tarafından yeniden başlatılıp canlandırılacak olan tasavvufî hareket olacaktır. Bu kuvvet, fertlerde benlik şuurunu doğuracak ve tarihî sorumluluklarını üzerine aldıracaktır. Ancak böylelikle, pek derin buhranlarla sarsılmış olan bu medeniyetin ve bu bahtsız cemaatin istikbâli kurtarılmış olur. Maddî sahada olduğu kadar rûhî sahada; iktisat, ahlâk, aile ve millet sahalarında ferdi kendi varlığının üstüne yükselten tasavvufî hareketin sonsuz feyzi, ruhlarımızın kurtarıcısı olacaktır.”31

 

Prof. Dr. Osman TÜRER’in EKEV AKADEMİ DERGİSİ c. 1 sy. 2 (Mayıs 1998) yayınlanmış makalesidir.