Hoşgeldin

Sözün başı vardı sonu yoktu seni ilk hissettiğimde… Ondandı hayrete düşüşüm… Bilineni yeni keşfetmiş gibiydim… Bana öğretilen kelimeleri bir bir sıraladım… Aralarına bağlaçlar ekledim… Cümleler kurdum bildiğim… Sonlarına ünlemler ve soru işaretleri koydum… Sonra kitapları karıştırdım; başkalarının kelimelerini, sonu noktayla biten cümlelerini okudum… Yine de manaya ulaşamadım…

Sen mucizeydin! Oysa ilk mucize değildi bu ama “O” her seferinde biraz da efsunundan üflüyordu ya mucizesinin üstüne… Onun hoşluğu ve hayretiydi içime düşen…

Sonra bildiğimiz, bildiğimizi sandığımız, aslında hiçbir şey bilmediğimizi anlayacağımız bir yolculuk başladı…

Her aşaması çok tanıdık bir o kadar yabancı… Çünkü “O”nun yaptığı hiçbir şeyde tekrar yoktu… Tekerrür yoktu… Hepsi yeni baştandı…

“O” her gün yeni bir şey ekliyordu sana… Küçük bir suretten siyah beyaz izliyordum seni her ay… Biraz tanıdık biraz yabancıydın… Bilinip unutturulandın… Hem asıldın hem surettin… “O” seni ne güzel çoğaltıyordu… İnce ince… Sen çoğaldıkça ben de çoğalıyordum… Çoğaldıkça “O”na hayranlığım artıyordu… Mucizesine tanık olmak seçilmişlik hissi veriyordu… Ardından bir şükür isteniyordu… Sonra tefekkür… Ve “O” ne güzel biliyordu kendini hatırlatmasını… “O”nu hatırlamak ne güzeldi…

Önce kalbin vardı hiçbir şeyin yokken… Sonra yavaş yavaş çoğaldın… Ama önce kalbin vardı ve ritmi… “O”nun adını tekrar ediyordun belli ki… Şu an biliyordun “O” nu, sonra unutup tekrar hatırlaman gerekecekti… Öyle ya, “O” bizim onu irademizle bilmemizi istiyordu…

Havva’nın cennetten çıkarken yanına aldığı, bütün Havvalara bir tutam paylaştırdığı “annelik” kelimesi giderek manasına ulaşıyordu içimde… O da çoğalıyordu…

Yavaş yavaş tamamlandın… Siyah beyaz bir suretten izledim tamamlanmanı… Aslında tastamamdın da tanık olmamız için mucizeye ayrılmıştın ya…

Önce kalbin oldu demiştim sonra her şeyin…

Zamanını “O” seçmişti bu yolculuğun başlangıcının… Âdem mi yoksa Havva mı olacağını da… Ben izliyordum sadece hayranlıkla…

Yolculuğun 120. gününün sonunda ruhun üflenecekti… “O”na çok dua ettim… Meleklerin kulağına dört şey fısıldadıklarına tanık olamadım ama Ocak yağmurlarının rüzgârın ıslığı eşliğinde sicim gibi yere düştüğü günlerin birinde olmalıydı… Kalbimdeki ritmin senin kalbindeki ritminin çok gerisinde kaldığı günlerin birinde… Ama yine de kulağına fısıldanan o dört şeyin; rızık, ecel, amel ve şakîmi yoksa said mi kelimelerinin bilgileri olduğunu bildim…

Aynı anda uyuyup aynı anda uyanmaya başladık… Kulağıma değil direk kalbime fısıldadıklarını duymaya başladım… Alışmıştık birbirimize… Havva’dan öğrendiğim kelime bir kez daha yerli yerine oturuyordu…

Zamanını “O” seçmişti demiştim ya bu yolculuğun başlangıcının… Bu yolculuk hem tanıdık hem yabancıydı ya… Hem her şeyi biliyor hem de hiçbir şey bilmiyorduk ya bu yolculuğa dair… Temmuzun yıldızlı ılık meltemli gecelerini sabaha ulaştıran günlerin birinde beklerken seni, erguvan kokularının penceremizden evimize dolduğu günlerin birinde “O” “Vakit tamam” dedi… O vakti melekler senin kulağına fısıldamıştı da ben duyamamıştım ya ve sen de duysan bile sonra unutturulacaktın ya… Şimdi önce dua sonra tevekküldü istenen…

Seni ilk gördüğümde çok önceden tanıyıp unutmuş olduğumu hatırladım…

Ezelden ebede giden yolculukta, iki tarih arasındaki bir tire kadar olan soluklanmada kendi hikâyeni yazmak için hoş geldin dünyaya…

“Değil mi ki her şey “O”ndan
Gidecek yer yok “O”ndan başka,
Gelinen yol yok “O”ndan başka”

HACER YILMAZ