Hikayelerle Sosyal Çevremiz ve İyilerle Beraber Olmak

Derleyen: Zehra Akın Binark

Sosyal çevre kavramı, eskiden mahalle, okul, devam edilen dersler ve bunun gibi samimi birçok şeyi ifade ederdi. Oysa şimdilerde işler biraz daha karmaşıklaştı: Sanal ortamın uçsuz bucaksız çevre edinme imkânları, belki eski zamanlara göre aklımızı daha da karıştırıyordur. Zihnimizi yeniden toplamak, dostluğunu önemsediklerimizi tekrar gözden geçirmek için gelin bir de hikâyelerin dilinden okuyalım kendimizi.

  1. HUD’UN VE ŞEYBAN-I RAİ’NİN ÇİZGİSİ

Hz. Hud (as), kavmine Allah’ın azabı geleceği zaman, kendisine inananları bir araya topladı. Onların etrafına bir çizgi çekti. İsyan edenleri helak etmek için Allah’ın gönderdiği şiddetli fırtına, çizginin içindekilere sabah yeli gibi tatlı esti ve inananları incitmedi. Çizginin dışında kalanları ise havalarda uçurarak yerlere çarptı.

Ümmet-i Muhammed’in evliyalarından olan Şeybân-ı Râî de Cuma namazına gideceği zaman, çobanlık yaptığı koyunların etrafına bir çizgi çekerdi. Kurtlar, o çizgiye ulaşıp sürüye saldıramaz, hiçbir koyun da çizgiden dışarı çıkmazdı.

Çizdiği çizgiyle kurtların ve koyunların arzularına engel olan Şeybân-ı Râî gibi, peygamberlerin yolundan giden Allah dostları da sevenlerini dinin ölçülerinin çizgisinde tutar.

Bazen çizginin dışına çıktığı da olur insanın, sonu doğan kuşu gibi olmadan kendini toparlayabilmektir işin aslı.

PADİŞAHTAN KAÇAN DOĞAN KUŞU

Padişahlardan birinin, çok güzel bir doğanı vardı. Bu kuş bir gün, saraydan kaçtı. Çocuklarına çorba yapmak için un eleyen, yaşlı bir kocakarının kulübesine girdi. Kocakarı, iyi bir cins olan bu güzel doğanı yakaladı. Kocakarı, “Zavallı kuş! Sana iyi bakmamışlar. Kanatların fazla büyümüş, tırnakların da uzamış” dedi. Doğanı bağlayarak kanatlarını kısalttı, tırnaklarını kesti. Yemesi için de önüne saman koydu. Bir yandan da, “İşi bilmeyenler seni hasta eder, anneciğin sana çok güzel bakıp büyütecek” diyordu. Padişah doğanını aramaya çıktı. Akşama doğru kocakarının bulunduğu kulübeyi buldu. Birdenbire doğanını o halde görünce, çok üzüldü, hüzünlendi. Padişah doğanına, “Bu, senin bize olan vefasızlığının cezasıdır. Her türlü ihtiyacın karşılandığı halde, tutulduğun saraydan kaçıp, bu kötü kulübeye neden girdin? Başına gelenleri de hak ettin” dedi.

Padişah bunları söylerken, doğan kırık kanadını padişahın eline sürerek hal dili ile “Ben yanlış yaptım, suç işledim” demek istiyordu. Cahil, sevgisi ile de zarar verir. İyilik yaptığını zannederek, büyük kötülüklere sebep olur. İnsan yaratılışı gereği hata yapabilir. Hatada ısrar etmeyerek, tövbe etmelidir. Candan tövbe edenleri, Cenâb-ı Hak affeder. Yeter ki kul samimi olsun. Gözyaşlarıyla birlikte dua ve iltica etsin.

İyilerle beraber olmak elbette hepimizin istediği, fakat beraber olmak kadar bu beraberliği devam ettirebilmek de önemli değil midir?

ATEŞTEN AYRILAN KOR ÇABUK SÖNER

Bir bilgenin ders halkasının müdavimlerinden biri, nice seneler sonra, halkayı terk etmişti. Haftalar aylar geçip adam ortalarda gözükmeyince, bilge kişi kendisini ziyarete karar verdi.
Mevsim kıştı, adam evde yalnızdı ve evin salonundaki büyük ocakta gürül gürül odun yanıyordu. Bilgenin kendisini niye ziyaret ettiğini tahmin eden adam, üşümüş olan bilgeyi ocağın başına davet etti, kendisi de bir şeyler ikram etmek için mutfağa yöneldi.
Ocağın yanı başına oturan bilge, gelen ikramı kabul etti, fakat adama hiçbir şey demedi. Sanki adam evde yokmuş, sanki kendi evinde tek başına oturuyormuş gibiydi. Bütün dikkatini ocağa vermiş gözüküyordu. Bilge birkaç dakika sonra maşayı eline aldı, iyice köz haline gelmiş odunlardan birini ocağın bir kenarına koydu. Sonra minderine oturdu. Hala bir şey söylemiyordu. Kenara konmuş olan közün ateşi yavaş yavaş azaldı, sonra söndü.
Odada çıt çıkmıyordu. İlk baştaki selâmlama hariç, bir kelime bile konuşulmuş değildi.
Bilge gitmeye hazırlanırken, sönmüş közü aldı ve yeniden ateşin ortasına koydu. Köz, ateşle ve yanan odunların ısısıyla çabucak parladı. Bilge ayrılmak için kapıya yöneldiğinde, ev sahibi:
“Sebeb-i ziyaretinizi anlıyorum.” dedi.
“Ateş dersiniz için de teşekkür ederim. Bundan sonra sohbetlerinizi hiç aksatmayacağım.”

Böyle ateş dersleri verebilecek dost ve çevre, elbette kolay bulunmaz. Tam da bu yüzden ferasetle bakmalıyız belki de içinde bulunduğumuz ortama.

AYININ DOSTLUĞU

Bir ejderha, bir ayıyı yakalamış parçalamaya çalışıyordu. Yiğit bir adam, yolda giderken ayının bağırmalarını duydu. Hemen koştu, her ne kadar ejderha daha güçlü idiyse de, o adamın hem gücü hem de hilesi vardı.

Ayı, ejderhadan kurtulunca Ashab-ı Kehfin köpeği gibi o adamın peşine takıldı. Adam hasta olup yere baş koyunca da ayı onu bırak­madı, başında beklemeye başladı. Oradan geçen birisi:

– Ey kardeş, dedi, bu ayıyla ne işin var? Adam, ejderha olayını anlattı. Bunun üzerine o şahıs:

– Ayıya güvenme, dedi, ahmağın dostluğu düşmanlıktan beterdir.

–  Sen bunu hasedinden söylüyorsun. Ayıya bakma, bana olan sevgisine bak.

–  Ahmakların sevgisi aldatıcı bir sevgidir. Benim bu hasedim onun sevgisinden iyidir. Gel benimle bir ol da o ayıyı uzaklaştır gitsin!

– Git başımdan hasetçi herif, kendi işine bak!

– Ben bir ayıdan daha aşağı değilim ya. Başına bir şey gelecek di­ye yüreğim titriyor. Sakın böyle bir ayı ile ormana gitme!

Bu sözler adamın kulağına girmedi:

– Git başımdan, dedi.

– Ben senin düşmanın değilim. Peşimden gelirsen kendine iyilik etmiş olursun.

– Uykum geldi, beni bırak, işine git!

– Benim gibi bir dosta uy da, himayemde uyu. Adam:

– Bu galiba bir katil, diye düşündü, uyuyunca beni öldürecek. Ya da benden bir şey umuyor, bir dilenci.

Adamın yola gelmediğini gören nasihatçi kızarak ve içinden “La havle…” diyerek oradan ayrıldı.

– Ben ona ciddiyetle nasihat ettim, o ise benden daha kötü şüp­helendi, diye düşündü.

Adam da uyuyakaldı. Yüzüne sinek konuyor, ayı da onu kovalı­yordu. Sinek kovulunca kalkıyor, fakat inadına tekrar aynı yere konuyordu. Bu böyle sürüp gitti. Ayı, sineğe kızdı, gitti kenardan ko­ca bir taş getirdi. Sineğin yine adamın yüzüne konmuş olduğunu gö­rünce, o koca taşı sineğe fırlattı. Taş, uyuyan adamın yüzünü param­parça etti.

Ahmağın sevgisi, ayının sevgisidir. Kini sevgisi, sevgisi kinidir. Ahdi gevşek, sözü büyük, vefası zayıftır.

FARE İLE KURBAĞA

Bir dere kenarında tanışan fare ile kurbağa arkadaş oldular. Aralarındaki muhabbet gün geçtikçe arttı. Her sabah buluşup konuşur ve dertleşirlerdi. Akşam güneş battığında fare kayanın kovuğuna, kurbağa da suyun içerisindeki yuvasına çekilirdi. Birbirlerini tekrar görmek için sabahı zor ederlerdi.
Bir gün fare, kurbağaya şöyle dedi: ”Sabahtan sabaha konuşup dertleşmek bana yeterli gelmiyor. Seni daha sık görmek istiyorum. Bir derdim, sıkıntım olduğunda sana rahatça ulaşabileyim. Her zaman suyun üstünde olmadığın için, sana sesimi duyuramıyorum. Buna bir çare bulalım.”
Beraberce bu işe bir çözüm aradılar. Sonunda fare şu teklifi yaptı:

–  Uzunca bir ip buluruz. İpin bir ucunu ben ayağıma bağlarım, diğer ucunu sen ayağına bağlarsın. Birbirimize ihtiyaç duyduğumuzda ipi çekerek haberleşir, buluşuruz.

Bu teklif kurbağanın pek hoşuna gitmedi. Fakat nazlanmadan dostunu kırmayıp kabul etti.

Fare, ip bağlı ayağıyla dere kenarında dolaşırken, ansızın saldıran bir alacakarga fareyi kaptığı gibi havalandı. Farenin ayağına bağlı olan ip, kurbağanın da ayağına bağlı olduğu için o da havalandı. Bu manzarayı görenler “Karga suyun içinde yaşayan kurbağayı hangi kurnazlıkla avladı?” diyerek merak ettiler.

Havada asılı kalan kurbağa ise şöyle sızlandı:

–  Kendi cinsinden olmayanlarla dostluk kuranın sonu bu olur!

Bizim cinsimiz nedir değerli okuyucu? Fıtratımız hangi dostluğa ihtiyaç duyar?

  1. ÖMER VE ROMALI ELÇİ

Halifeler döneminde, dünyanın büyük bir bölümünü hâkimiyeti altında bulunduran Roma İmparatorluğu’ndan Medine şehrine bir elçi gönderildi.

Günler süren yolculuktan sonra Medine’ye yorgun bir şekilde ulaşan elçi, halifenin sarayını buldu. Eşyasını indirip atını dinlendirmek istiyordu. Zafer üstüne zaferler kazanan, adaleti ile dillere destan olan bu büyük yöneticinin, görkemli bir sarayı olmasını gerektiğini düşünen elçi halka sarayın yerini sordu.

Medine halkı elçiye, “Halifenin dünyalık sarayı yoktur ama çok aydınlık bir gönül sarayı vardır. Her ne kadar adı halife ve emir olarak dünyaya yayılmışsa da o garip bir derviş gibi küçük bir evde oturur” dediler.

Daha önce hiç işitmediği sözleri duyan Romalı elçinin, Hz. Ömer’i görme merakı iyice arttı. Atını ve eşyasını bir kenara bırakıp, büyük insanı bir an önce görme sevdasına kapıldı.

Onun yabancı olduğunu ve Hz. Ömer’i aradığını anlayan bir bedevi kadın eliyle bir hurma ağacını göstererek, “İşte şu hurma ağacının altında yatan Hz. Ömer’dir” dedi.

Elçi, gösterilen ağaca yaklaştığında heyecandan titremeye başladı. Orada uyuyan kişinin heybetinden etkilenmiş ve gönlü bir hoş olmuştu. Sevgi ve korku gibi birbirine zıt iki duygunun gönlünde belirdiğini hissetti. Şaşkın bir durumdaydı. Kendi kendine, “Ben şimdiye kadar nice padişahlar gördüm, sultanların huzuruna çıktım, ama hiçbiri beni, bu ağacın altında yatan sıradan görünümlü adam kadar heyecanlandırmadı” dedi.

Saygıyla yaklaşarak elini bağlayıp beklemeye başladı. Bir müddet sonra Hz. Ömer uykudan uyandı ve ayağa kalktı. Elçi Hz. Ömer’e saygı gösterip, selâm verdi.

Hz. Ömer (r.a) elçinin selamını aldı. Korkudan yüreği çarpan elçiyi yanına çağırarak sakinleştirdi. Gönlünü alıp neşelendirdi. Karşılıklı konuşmaya başladılar. Hz. Ömer’in içten davranması sohbetlerini koyulaştırdı.

Hz. Ömer, dışı yabancı gibi görünen o elçinin içini uyanık ve dost buldu. Onun ruhunun ilahi sırları arzuladığını sezdi. Elçiye Allah’ın sıfatlarından bahsetti. Sohbet sırasında elçi: “Ey müminlerin emiri! Ruh, yücelikler âleminden yeryüzüne nasıl indi? Sonsuzluklar âleminde özgür iken, ten kafesine neden girdi?”

Hz. Ömer: “Hak ruha efsunlar okudu, kıssalar söyledi, ruh da ilahi emirle büyülendi. Bazı şeyler maddileşince anlam kazanır. Örneğin, yağmur damlaları sedeflerin içinde inci olur. Kandamlaları ceylanın karnında misk kokusuna dönüşür. Ekmek sofrada cansızken, insan vücudunda neşeli bir ruh kesilir.”

Elçi bu cevap karşısında zihnindeki bütün sıkıntılardan kurtulduğunu, ruhunun hafiflediğini hissetti. Asıl olanın ne olduğunu keşfetti. Fakat böyle büyük bir kaynağı bulmuşken bırakmak istemedi. Faydalanmak için sormaya devam etti.

“Duru ve berrak bir su gibi olan ruhun, bulanık bir yer gibi olan cesette hapsedilmesinin hikmeti nedir?”

Hz. Ömer: “Ses ve sözle ilgisi olmayan manayı neden kelimelerle ifade ediyorsak, neden yazıya döküyorsak, ruh da bu yüzden beden denilen kalıba sokulmuştur.”

Sorduğu sorulara aldığı cevaplar, elçiyi mânâ kadehinden içki içmiş gibi mest etti. Kendinden geçirdi. Getirdiği haberi de ne için geldiğini de unuttu. Allah’ın büyüklüğüne, gücüne kuvvetine şaşırıp kaldı. Bu makama ulaşınca da elçiliği bıraktı ve mânâ âleminin padişahı oldu.

 Çevremiz kimlerden oluşuyorsa, kimleri seviyor, kimlerle vakit geçiriyorsak onların başına gelen güzellik de kötülük de bizim başımıza geldi demektir. Peygamberimiz şöyle buyuruyor:

 “Kişi sevdiği ile beraberdir.”

(Buhârî, Edeb, 96; Müslîm, Birr, 165)

Yüce Rabbimiz bizi bu dünyada iyilerden, yolunda en güzel şekilde ilerleyen hakiki dostlardan ayırmasın.

 Kabirden kalktıktan sonra da peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle, sâlihlerle beraber olmayı; mahşer yerinde de Peygamber Efendimiz’in hamd sancağı altında onlarla beraber toplanmayı nasib eylesin. Allah’a emanet olun.