Hayevân ve Hayvanât

HAYEVÂN[1] ve HAYVANÂT[2]

Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kâinat çeşitli ve farklı unsurlardan meydana gelmiş olsa da her mahlûk ve canlı, ilahi bir bütünlük arz eder: “Yeryüzünde gezen her türlü canlı (gökte) iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer topluluktan (ümmet-ümem) başka bir şey değildir.”[3]

Canlı ve şuurlu varlıklar âleminin bir parçası olan insan, bu âlemin etkilenen ve etkileyen bir parçasından ibarettir.[4] Doğrusu onun etkileyen özelliğinin, gelişen dünya ve yükselen ego sayesinde arttığını söylemek yanlış olmasa gerek. O, bu yükselen “değer”ler marifetiyle kendisini varlıkların efendisi konumuna yerleştirmiş görünmektedir. İnsanın emanetçilikten efendiliğe terfisi, “Yeri de tüm canlılar için elverişli hale koydu”[5] ayetinde belirtilen kâinatın belli bir gaye için belli nizam ve kurallara göre tüm canlılar için elverişli yaradılışına önemli bir müdahaleye sebep olmuştur. İnsan artık diğer yaratılmışları ihmal eden bir bencillik ile sadece kendi menfaatleri ve konforunu temin içinde yaşamaya başlamıştır. Allah’ın yaratma ve yönetmesinde ezelden süregelen ve değişmeyen kurallar gereği varlıklar ne için gönderildiklerinin bilincindedir, yalnız insan bu konuda daimi endişeler ve şüpheler içindedir.[6] Aralarında ehemmiyetsiz herhangi bir varlık bulunmamakla birlikte yaratılmış her şey, kendilerini halk edenin mükemmelliğinin ve kudretinin birer eseri ve kendisinden haber veren işaretidir. Allah Teâlâ’nın Kur’an-ı Kerim’inde “Muhakkak ki Allah, (hakikati açıklamak için,) bir sivrisineği ve hatta (yaratılışta) onun daha da ötesinde (zayıf ve basit) olanı, misal getirmekten çekinmez[7] buyurduğu gibi bir sivrisinek veya karınca bir hikmete binaen halk edilmiş mahlûkattır ve bir filden daha az değerli değildir. Sufilerin önderlerinden Bayezid-i Bistamî Hazretlerinden nakledilen şu hadise konuya ışık tutması açısından değerlidir:

Bir Hac yolculuğu sırasında Hemedan şehrine uğrayan Beyazıt-ı Bestamî oradan bir çiçek tohumu aldı ve devesine binip Bestam’a geldi. Çiçek tohumunu çıkarmak için torbasını açtığında içine birkaç karıncanın girmiş olduğunu gördü. Bunları Hemedan’dan getirdiğini düşünerek “Böyle çalışkan bir mahlûku vatanından ayırmaya benim hakkım yok.” diyerek, kilometrelerce yolu geri dönerek karıncaları yurtlarına iade etti.[8]

“Allah güzeldir, güzelliği sever.”[9] Hadis-i şerifi bütün İslam düşünce ve hayatına tesir etmiş, bu söz hürmetine İslam güzel sanatları ortaya çıkmıştır. Güzelliğin çevreye tezahürü ise bahçelerdir. Ülkemizde de benzerleri görüldüğü üzere günümüzde bahçe düzenlemeleri son derece muntazam olduğu gibi mevsimine göre çiçek veren çiçekler ve bitkilerle doludur. Bazen ithal bitkiler ve ağaçlar da bulundukları coğrafyalardan getirilerek peyzaj mimarisinin şaheser kompozisyonları ortaya çıkarılır. Çok çeşitli yerlerden gerçekleştirilen bitki ve canlı türlerinin transferi ile insan eli tabiatın tabiatını değiştirmiş olur. Müslüman bakış açısı güzelleştirmeyi bile güzelleştirilecek olanın tabiatına uygun biçimde yapmayı tercih eder, bozmaz ve yeniden inşa etmez, sadece biçim verir, estetik katar. Tabiatın tabiatına gösterilen bu saygı, ekolojik dengeyi sağlayan biyo çeşitliliğin devamını sağlayan en önemli unsurdur. Zira ekosistemin varlığını sürdürebilmesi barındırdığı bütün canlıların varlığını sürdürebilmesine bağlıdır.[10] Bugünün müdahaleci ve uyumsuz ya da kendince bir uyum “yaratma” çabası içindeki emanetçisi insan, işte bu haddi tecavüz eden güzelleştirme ve düzenleme çabaları ile çok büyük bir tabiat katliamını içindeki sayısız canlı ile birlikte gerçekleştirmektedir.

“Göğü Allah yükseltti ve mizan (dengeyi) O koydu. Sakın dengeyi bozmayın!”[11] ayeti bir ihtar ve tehdit içermektedir. Dengeyi bozmak geri dönüşü mümkün olmayan tahribat ve değişikliğe sebep olabilecektir. Bu sebeple endemik bitki türleri ve nesli tükenen hayvanların varlığı önemlidir. Her bir tükenen cins, Allah’ın yarattığı denge içerisinde kendisine ait yeri terk etmiş demektir. Tabiatı zarar görmüş çevre, barındırdığı bitki ve hayvan türlerini kaybeder, yeni türler ortaya çıkar. Bu da değiştirilmiş bitki ve canlı dengesi ile fıtratı bozulmuş ve başkalaşmış bir tabiat demektir. Başka bir tabiat başka bir bitki örtüsü başka bir iklim demektir.

Ulaşım, medeniyeti meydana getiren ve taşıyan, insan ırkının gelişim, değişim, refah ve zenginlik araçlarıdır. Bu hatlar üzerinde işleyen vasıtalar tabiat düzenin üzerinde bir süratle yol alır. Hız her ne kadar maddi erişimi hızlandırsa da insanın manevi derinliğini, hayata nüfuzunu azaltan ve menfi tesirleri olan bir kavramdır. Bu hız tutkusu sebebiyle insan suyun üzerinde seker gibi hayata, manevi değerlere, bilgiye ve ilme anlık temaslarla yaşamaktadır. Bu durumda onun güzergâhlar üzerinde karşılaştığı canlıları görmesini, onlara dair hissiyat geliştirmesini beklemek muhaldir. İnsan hırsının arz üzerindeki izleri olan yollar, sayısız canlının hayatlarını kaybettiği yerlerdir. Hayvanların cansız bedenlerine olan ilgisizlik, insanın kendisine emanet edilmiş olan arza ihanetinin, defalarca çiğnenmiş vücutları merhametin yok oluşunun bir sonucudur. Oysa merhamet insan olmanın en birinci şartıdır. Sokak hayvanları, aç, yaralı ve bakıma muhtaç kediler ve köpekler ise insanlığın gözler önünde yok oluşunun şahitlerdir. İnsanlar, idrak ve akıldan yoksun hayvanları yedirmekle ve hastalandıklarında tedavi etmekle sorumludur. Bundan dolayı Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur:

“ Allah bir kadını cezalandırdı, çünkü o, bir kediyi açlıktan ölene kadar hapsetmişti. O kadın kediyi ne yedirdi ne de onun kendi yiyeceğini almasına izin verdi.”[12]

İslam hayvanları her türlü zarardan korumanın ötesinde bir hassasiyete sahiptir. Hayvanlara eziyet etmek de onlara lanet etmek de yasaklanmıştır. Hz. Peygamber (a.s.), bir kadının yolculuk esnasında dişi bir deveye lanet ettiğini işitince: ‘Hayvana lanet etmeyi bırak’ diyerek o kadını azarladı.[13]

Müslümanların, hayvanlara aşırı yük yüklemesi men edilmiştir. Zira Allah insanın bir hayvana acı çektirmesini yasaklamıştır. İnsan bir hayvanı onun yavrusuna zarar verebilecek tarzda veya zamanda sütünü sağamaz. Bu durum yavruların hakkını ihlaldir. İneği sağacak kişi hayvanın canını yakmamak için tırnaklarını kesmelidir. Arı kovanından bal alan kişi arılara da hak ayırmalı ihtiyaçlarını göz önünde bulundurmalıdır. Binek olarak kullanılan hayvanların sırtlarında uzun süre beklenilmemesi, fıtrî vazifelerinin dışında kullanılmamaları, dövüştürülmemesi, hayvanların hedef ittihaz edinerek atış yapılmaması da önemle üzerinde durulan konulardır.[14] Bir rivayette Hz. Peygamberin (a.s.) “Rabbim bu adama sor beni boş yere ne diye öldürdü!” [15] dediği bildirilmiştir. Bu hadisten hareketle haksız yere bir hayvanın öldürülmemesi, özellikle eziyet ve işkence ile öldürülmesi yasaklanmış, yüzlerine vurulmaması, zararlı hayvanları öldürürken bile eziyet çektirilmemesi istenmiştir.[16]Kesilene merhamet edene, Allah Kıyamet günü rahmet eder” müjdesini veren Allah Resulü hayvanı keserken bile ona merhamet edilmesini, şefkatli olunmasını emretmiştir.

“Koyun, keçi ve diğer hayvanları yemenin dışında bir amaçla kesmeyin, telef etmeyin[17] emri ile ancak ihtiyaç miktarınca avlanmaya izin veren İslam dini ile 1889’da “Kraliyet Kuşları Koruma Birliği”nin[18] kurulmasına yol açacak kadar aşırı avlanan batılı halkın, avcılığı bir spor haline dönüştürmesi arasındaki algı farkı ortadadır. Ne yazık ki o tarihten itibaren “avcılık” yani açlıktan değil, sadece zevk için, nişancılığı geliştirmek için bir canlıyı öldürmek spor dalları arasında sayılmaktadır.

İslam toplumsal hayatının en mühim prensiplerinden biri her türlü israftan kaçınmaktır. Bu prensip israfın en sıradan ihtiyaçları da içeren “Ey Âdemoğulları! Her mescit ortamında giyimli kuşamlı olun! Yiyin, için, ama israf etmeyin; çünkü Allah müsrifleri sevmez!”[19] ayet-i kerimesi ile dile getirilir. Bu konuda söylenecek pek çok şey olmasına rağmen konumuzla alakalı kısmı da en az israfın kendisi kadar dikkat çekicidir. Bilinen bir gerçektir ki insanın günlük yiyecek ve içeceklerinin, giyim ve süs eşyalarının tamamı kara ve deniz canlılarından sağlanmaktadır. İslam dini israfı yasaklamakla kara ve denizde, sadece biyotik (canlı) değil; belki abiyotik (cansız) çevreyi de koruma altına almış olmaktadır.[20] Raşit Halifelerin ikincisi Hz. Ömer’in “Kişinin her canının çektiğini satın alıp yemesi israf olarak yeter!”[21] sözü dikkat çekicidir. İslam’ın ihtiyaçlar bütününe getirdiği sınırlama ekosistemi koruyan çok önemli bir katkıdır. İsraf, aşırı tüketim, özellikle lüks tüketim, pek çok canlı türünün ölümüne, insan ve hayvanlar âleminde çok ciddi tahribatlara sebep olan zehirli atıkların üretilmesine yol açmaktadır. [22] Kıyıya vuran balinalar, yunuslar veya artık turistik bir sınıfa atlatıldığı için yaşama imkânı artan karettalar, zifte bulanmış su kuşları ve daha niceleri insanoğlunun kıtalar aşan canlı katliamının göstergeleridir. Küresel dünyada lokal zarar diye bir şey kalmamış durumdadır. Her nerede olursa olsun bilinçsiz tutum, kötü ve zararlı fiil, umulmadık yerde boy vermekte, zararı devasa boyutlara ulaştırabilmektedir.

Hayvan hakları inançlı insanlara aşina bir kavramdır. Zira muasırları insan haklarından habersiz durumdayken, Peygamber Efendimizin öğütleri doğrultusunda Müslümanlar hayvan haklarından söz ediyorlardı. İnsan hayvan ilişkisinin en güzel örneklerinin görüldüğü Osmanlı toplumunda kuşlara hizmet ve birlikte yaşamın en güzel örneği Kuş evleri inşa ediliyor, Guraba-i Laklakan benzeri hasta ve güçsüz hayvanları koruma vakıfları inşa ediliyor, uyuz köpekleri tedavi merkezleri, hayvan hastaneleri açılıyordu. Süratle geçen zaman ve hız tutkusu bu hatıraları silikleştirse de günümüz Müslümanları o günleri ve mukaddes prensipleri, mahlûkata merhameti, hilkatlerinin bir parçası olarak hatırlayacaklardır.

Avrupalı seyyah Du Loir diyor ki:

“Osmanlının bazı şehirlerinde kediler için yapılmış mekânları, gıdaları için tesis edilmiş vakıfları görünce hayret etmeyecek insan var mıdır? Yavruları olan köpeklerin barındırılması için sokaklarda kulübelerin yapılması ve gıdaların teminine bilhassa itina edilmesi de hayret vericidir. Bunları yapanlar, kendilerine Cennet kapılarını açacak birçok sevaplar kazandıkları itikadındadırlar” der. Türk düşmanlığıyla bilinen Avukat Guer de şöyle ekliyor:

“…Ayrıca Şam’da, hastalanan kedi ve köpeklerin tedavisine mahsus bir hastane vardır.”

Kimin, hangi amelinin cennete girme vesilesi olacağı bilinmez ama inanıyoruz ki, bütün canlılara gösterilen merhamet Rabbimizin hoşnutluğuna vesile olacaktır, merhamet edene merhamet olunacaktır inşaallah.

 

Serpil Özcan

[1] Akılsız ve idraksız insan, ahmak.

[2] Hayvanlar.

[3] En’am 6/38.

[4] Hür Mahmut Yücer-Sinan Yılmaz, “Şeriat ve Tasavvuf Bağlamında Din-Çevre İlişkisi Üzerine bir Değerlendirme”, TKSAD, Karabük: KÜ, 2012, s. 327.

[5] Rahman 55/10.

[6] Yücer- Yılmaz, age., s. 327.

[7] Bakara 2/26

[8] Feridüddin Attar, Tezkiretü’l-Evliya, çev. Süleyman Uludağ, İstanbul: Erdem Yay., 1984, s. 198.

[9] Müslim, İmân, 147.

[10] Tuna, “Çevreciliğin Teorik Temelleri”, s. 29.

[11] Rahman 55/7-8

[12] Buhari, Enbiya, 54

[13] Mevil Y. İzzeddin, İslamî Ahlak Ve Çevre, Kelam Araştırmaları, 2012, 10:2, s. 325.

[14] Fatih Erkeçoğlu, “Hz. Peygamber ve Çevre Bilinci”, Çevre ve Ahlak Sempozyumu Bildiriler Kitabı, Gaziantep: Gaziantep Üniversitesi, 2014,  s. 74.

[15] Ekrem Demirli, İbnü’l-Arabi’nin Alem ve Tabiat Görüşü, http://www.karakalem.net/pfFormat.asp?article=4165, Erişim: 20.05.2014.

[16] Erkeçoğlu, age.,  s. 74.

[17] Akyüz, age., s. 53.

[18] Mazlum, age., s. 213.

[19] Araf 7/31.

[20] Necdet Çağıl, Kur’an Işığında Çevre Gerçeği ve Çevre Bilinci, EKEV, 2008, sayı 36., s. 28.

[21] Çağıl, age.

[22] Semra Cerit Mazlum, “Çevrecilik ve Çevre Hareketleri”, Yeni Toplumsal Hareketler, Eskişehir: A.Ü. Yay., 2011., s. 214.