Hakka İtaat İçin İsyan Eden Kadın Hz. Asiye

DSC_0078

İmanın bedeli ağırdır, ‘can’ pahasına sabır. Hz. Asiye, Firavun’a isyan edip Allah’a ve peygamberi Musa’ya iman ederek itaat etmenin bedelini canıyla ödemiştir.

Kulluk, itaat, sadakat ve teslimiyet timsali Hz. Asiye…

O muhterem hanımefendiye nispetle biz, yüce Allah’ın huzurunda, tıpkı efendisinin kendisinden yapmasını istediği işleri yapmayıp buyruklarına tâbi olmadığı hâlde gösterişli biçimde daima elleri önünde bağlı, sözde bir tevazu ile boynu bükük duran, sadece diliyle devamlı bir şekilde onun ismini anan, iltifatı dilinden düşürmeyen, yüceltmede kusur etmeyen canından endişesi olan dalkavuk köleler hükmündeyiz. Gözden kaçan nokta şudur ki, köle göz bağlayıcılıkla efendisinin nazarında yerini sağlamlaştırıp makamını yüceltebilir. Ancak kalplerden geçenleri dahi işiten Semi’, her gizliyi açık seçik gören Basar ve hiçbir şey bilgisinin dışında kalmayan Âlim Allahu Teâlâ’nın nazarında hâlimize çeki düzen vermek, süslü cümleler kurmaktan daha çok şey icap ettirir.

Eski devirlerde halkın dini, yaşadığı coğrafyaya, bu coğrafyada etkileşim içinde bulunduğu inançlara ve sürdükleri hayat tarzına göre şekillenir ve değişirdi. Mısır dini de ilhamını muhitinden almıştır. Eski Mısır medeniyeti, aynı tarihlerde Mezopotamya’da kurulmuş şehir devletleriyle birlikte, tarihin en eski uygarlıklarından biri olarak bilinir.

Devletin ve ülke topraklarının sahibi, yöneticisi ve hükümdarı olan bu firavunlar, Eski Mısır’ın çok tanrılı çarpık dininde, en büyük tanrının dünyadaki bir yansıması olarak kabul edildiler. Mısır toprakları nın idaresi, paylaştırılması, gelirleri, kısaca ülke sınırları içindeki her türlü mal ve hizmet üretimi, firavun için gerçekleştiriliyordu. Firavunlar bu sebeple, halkının tüm ihtiyaçlarını karşılayan büyük kudret sahibi olarak kutsal bir varlık sayıldı ve tanrılaştırıldı. Firavunlar da kendilerinin tanrı oldukları sapkınlığına kesin olarak inandılar. Onlar, tanrılarının dünyadaki bir yansımasıydı ve görevi de dünyada insanlara adalet (!) dağıtmak ve onları korumaktı. Temelde çok tanrıya inanılıyor, bu tanrılar genellikle hayvan başlı ve insan vücutlu olarak tasvir ediliyordu. Firavun ise bu çok tanrıların başı sayılıyordu. Halka ihsandan çok eziyet dağıtan Firavunların sınırsız güçleri, tarihin en büyük silahını harekete geçirmişti: Korku. Bu silahın tehdidi karşısında halk, asiller, yöneticiler, din adamları; sonsuz güç sahibi Firavun karşısında azilsiz köleler durumundaydılar.

Tarih boyunca tek bir Allah’a ibadet edilmesi gerektiğini tebliğ eden kişiler gelmişti ama Firavun’un kavmi hep eski sapkın inanışlarına geri dönmüştü.Hatta bir aralık Firavunlardan biri tevhid akidesine dönmeye çalışmış, tapınaklardan tanrı heykellerini kaldırmış ancak bu durum onun ölümüyle sonra ermiş, Firavunlarla beraber halk da eski dinlerine dönüvermişti. Mısırlıların makûs talihi bu hâl üzere devam ederken hem Mısır halkının hak dine karşı bâtıl bir sistemi benimsemiş ve hem de İsrailoğulları’nın köleleştirilmiş olduğu bir dönemde, Allah, Hz. Musa’yı bu kez elçi olarak göndermişti. Asi insanlar ile tevhid dininin yegâne ilâhı Allahu Teâlâ’nın arasında vazife görecek olan Hz. Musa İsrailoğulları’ndan bir peygamberdi.

Kur’ân-ı Kerîm’de adı övgüyle anılan Hz. Asiye, Mısır’ın kraliçesi ve işte bu Firavun’un eşiydi. Firavun böyle bir manzaranın eli kanlı zalimi, tarihin gördüğü en büyük bozgunculardan biri olmasına rağmen, Hz. Asiye âdeta Hakk’ın bir lütfu olarak, belki de temiz soyunun hürmetine, bu kirlere hiç bulaşmamıştı. O el sürülmemiş bir nezafet, dürüstlük, iffet ve asalet timsaliydi. Yaşadığı sarayda, şehrinde ve ülkesinde büyük haksızlıklar ve fenalıklar yaşanırken o, hiçbir zaman kocasının işlediği zulme bulaşmadı. Firavun’un kininden ve yaygın kötülüğünden kendini, en büyük hainlerin bile gönlünü yumuşatmaya muktedir olan aşkın ve muhabbetin kalkanı ile koruyordu. Zira Firavun, Nil’in bu en güzel ve afife kadınına büyük bir sevgi ile bağlıydı.

Seneler geçti, tıpkı Nil’in akıp giden suları gibi…

Hz. Musa peygamber olunca tebliğini ilk olarak Firavun’a arz etmişti, olanca iyilik ve nezaketiyle. Firavun içinde kalan bir parçacık iyilik emaresi ile olsa gerek bu haberi önce sevgili ve güzel eşi Asiye’ye verdi. Asiye, hem güzeldi hem akıllıydı hem de hükümdarlar sülalesinden geliyordu.

Hakikatin nurunu hemen fark etti:

“Ey Firavun, Musa size ne güzel ne doğru bir teklifte bulunmuş. Eğer siz kabul edenlerin ilki olursanız bu şeref size ilelebet hayır olarak yetecektir. Üstelik Musa sizin terbiyeniz altında yetişmiş bir civandır. Ondan kötülük gelmez ve size getirdiğinden de size hayırdan başkası isabet etmez.”

“Öyle mi diyorsun. Ancak ben bu işi bir de vezirim Hâman’a sormak istiyorum.”

“Sakın ha! O kör burnunun ucunu dahi göremez. Bu yüksek bilgiyi ancak yüksek zekâlar takdir edebilir. Hâman o sıklette değildir.”

Firavun, Asiye’yi dinlemedi. Gidip o kısır görüşlü, kötü kalpli, vezir sanılan cahile danıştı:

“Ey Hâman söyle bakalım, bu işte bana ne yapmak düşer.”

“Aman Efendim! Bu bir felaket! Siz yüce tanrılar tarafından işte bunun için uyarılmıştınız. Görünmeyen, duyulmayan, hissedilmeyen bir tanrıya inanmak ha! Sizin böyle bir masala kanacağınızı göreceğime öleyim daha iyi! Siz ki yedi iklimin sahibi ve tanrıların yeryüzündeki gölgesisiniz. Birinin imanı gerekiyorsa Musa’nın tanrısı size iman etmelidir. Siz o denli yüce, o denli kudretli ve eşsizsiniz.”

Hâman lafı uzattıkça uzattı. Bunca övgü ve tazimin arkasından kibir büyüdükçe büyüdü. O kadar ki Firavun kendini aşıp âleme semadan bakar oldu. Allahu Teâlâ ona iki vezir tayin etmişti. Biri Asiye diğeri Hâman. Hayır ile şer. O kendine en yakın olana yöneldi, Hâman’ın görüşünü tercih etti ve ebedi cehennemi kazandı.

Peki ya Asiye’nin sözünü dinleseydi! Zevc ile zevce arasındaki en önemli ilişki birbirlerinin mihmandarı, birbirlerinin, yardımcısı yani veziri olma ilişkisidir. “Allah bir kulunun hayrını murat ederse” der.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, “Ona unuttuğunda hatırlatacak, hataya düştüğünde uyaracak, yanlışa yöneldiğinde durduracak bir vezir ihsan eder.” Hz. Asiye gibi… Eğer şerrini murat ederse de hayırdan uzaklaştıracak, eksikliğini göstermeyecek, hatasını düzeltmeyecek bir vezir ihsan eder. İşin ilginci Firavun’da ikisi de vardı. Yani o, iyilik ile kötülük arasında, ikisine de eşit mesafede duruyordu.

Ama o kötülüğü tercih etti. Bu ilk karşılaşmadan sonra Hz. Asiye ilk iman edenlerden biri olmayı da başardı. Onun iman edişiyle ilgili iki rivayet vardır. Bir rivayete göre, sarayda bir hizmetçi kadın Allah’a iman ettiği için, fırında yakılmış, onun ruhunun melekler tarafından gökyüzüne çıkarıldığını gören Asiye de Allah’a ve peygamberi Musa’ya iman etmiştir. Bu İbnü’l-Esîr’in ifadesidir. Taberî tefsirinde yer alan başka bir rivayete göre ise, Hz. Asiye, Hz. Musa’nın Firavun’un sihirbazları karşısında üstün gelmesi üzerine iman etmiştir.

Hz. Asiye olabilecek her şeye hazırlıklıydı. Firavun’un beslediği büyük sevginin artık kendisini korumayacağını da biliyordu. Kaybedecek bir şeyi olmayanın korkusu da olmaz. Hz. Asiye yıllardır içinde tuttuklarını bir bir firavunun yüzüne haykırmaya başladı.

“Ataların gibi yaptığın bunca zulmün ve tanrılık iddiasının karşılıksız kalacağını sanarak kendine en büyük ihaneti asıl sen yaptın. Hakikat, güneş gibi semada parıldamaya başlayalı çok oldu. Hâlbuki sen kibrinin ve öfkenin karanlığında yaşamaya devam ediyorsun. Dünya hırsı ve tahakkümün güçlü cazibesi seni bulundukları çukura çekmeye devam ediyor. Korkarım ki bu cehlin ve cüretinle insan ırkına ibret olacaksın.”

Firavun kulaklarına inanamıyordu. Firavun, önce kraliçesini inancından vazgeçirmeye çalıştı; onu caydırabilmek için her yolu denedi, her hileye başvurdu. Bazen tehdit ediyor, bazen boş vaatlerle onu kandırmaya çalışıyordu. Ancak bütün bunlar boşunaydı.

“Şu hâlde bana bir seçenek bırakmıyorsun. Sana olan bütün sevgime rağmen bu ihaneti görmezden gelemem. Sana son bir şans daha veriyorum ya tıpkı geçmişteki gibi bütün haşmet ve şatafatınla Nil’in

kraliçesi ve Mısır’ın en ünlü kadını olarak beni ‘ilâhların ilâhı’ olarak benimseyeceksin ya da Musa’nın sözlerine inanacak, onu izleyeceksin. Ey Asiye kork o zaman gazabımdan!”

Hz. Asiye ona şöyle cevap verdi:

“Senin zorbalığın ancak benim nefsime hükmedebilir, kalbim ise Allah’ın himayesindedir. Beni lime lime etsen bile sadece Allah’a karşı duyduğum sevginin ve bağlılığın artmasına sebep olabilirsin. Ey zalim, bilmez misin ki belalar ve meşakkatler davasında sadık olanların sadece dirayetini artırır. Sen beni, imanında zayıf bir âciz mi sandın ki birkaç güçlük beni yolumdan ayırsın.”

“Allah’tan başka ilâh yoktur, Musa onun peygamberidir.”

Sonunda göğsü üzerine çok ağırca bir taşı yuvarlayıp oturttular. Taşın altında ezilip, güneşin sıcaklığı ile kavrulduğu bir sırada, yanına yaklaşmayı başaran, belki de peygamberliğinden, Hz. Asiye’nin çektiği işkenceleri görerek vazgeçsin diye yaklaşmasına bilhassa izin verilen Hz. Musa’yı gören Hz. Asiye sordu:

“Ey Musa! Söyle bana, Rabbim benden hoşnut mu, yoksa bana kızgın mı?”

İşkence altında eziyet çekmesine rağmen aklında sadece Rabbinin hoşnutluğu endişesini taşıyan Hz. Asiye, gören gözlere, işiten kulaklara büyük bir ibret levhasıydı.

Hz. Musa:

“Ey Asiye! Göklerin melekleri senin yolunu gözlüyor, hepsi senin özlemini çekiyor, Yüce Allah seninle iftihar ediyor… Rabbim buyurdu ki sen ne istersen o muhakkak sana ihsan edilecektir.”

Rabbinin katından gelen müjde, onun beklediği mükâfattı.

“Ya Rab! Benim için katında, cennette bir ev yap! Ruhumun, senin yolunda iman ile şehit olarak alınıp rahmetine nail olmayı nasip eyle. Cennetü’l-Me’va’da bana ebedi bir dinlenme yeri ihsan eyle. Bu sûretle beni hem Firavun’dan ve onun işinden koru, şirk ve zulümle icra ettiği hüküm ve sataşmasından kurtar hem de beni o zalimler kavminden koru. Zulümde Firavun’a uyup Firavun ailesi unvanını almış olan Kıptîlerden kurtarıp ebedi olarak kurtuluşa çıkar!”

Hz. Asiye’nin duası kabul edilmiş, o sırada cennetteki makamı kendisine gösterilmiş ve hiçbir acı duymaksızın ruhu alınmış, üstüne konulan kaya ruhsuz kalan cesedinin üzerine düşmüştür. Böylece o, şehadet şerbetini içmiş, Cennetü’l-Me’vâ’daki ebedi dinlenme yerini seyrederek bu dünyadan ayrılmıştır. Selman el-Fârisî şöyle demiştir:

“Asiye’ye güneşin altında işkence edilirken güneşin sıcaklığı eza verince melekler kanatları ile güneşe gölge yapıyorlardı.”

Asiye, ‘isyan eden kadın’ demektir. O, Allah’a itaat etmeyen birine kocası da olsa, isyan etti, asiye oldu. Hz. Asiye, Firavun’a isyan edip Allah’a ve peygamberi Musa’ya iman ederek itaat etmenin bedelini canıyla ödemiştir. Allah’ı itaat edilecek tek merci kabul ettiği için işkencelere maruz kalan Hz. Asiye, Kur’an’da mü’minlere iman ve kararlılık örneği olarak zikredilmiştir. İsyan edilmesi gerekenlere, sırf bedel ödemenin dünyevî zorluklarından dolayı itaatte kusur etmeyenin, Hz. Asiye gibi zulme ve haksızlığa isyan edemeyenlerin kulluktan nasiplerinin kuru iddiadan öteye geçmeyeceği aşikârdır.

 

Serpil Özcan’ın,”Hz Havva’dan Hz Zeyneb’e Kadınların İzinde” kitabından alınmıştır.