Hakikatü'l Hakayık Yolunda Aşk İşçileri

5

Aşk mesleğini icra edenleri anlatmak, o mesleği ifa etmek kadar zor olmalı. Bu eşsiz nefaseti tadanlardan olmak umudu, omuzlarımıza çöreklenen dünya sevgisini silkelemeye iyi bir başlangıç yaptırabilir zaman zaman. Hakikatler gözleri kamaştırırken, dünyanın spotları altında yararsız zamanlar geçirip, yaz gününde tükenen buz kütlesi gibi sermayemizi eritmekle meşgulüz. Oysa Aşk!.. Her yerden bize gülümsemekte, her köşe başında bizi beklemekte… Bir insanın kalbinde küçük bir hatır bazen de bir kelebeğin kanadında şehrâyin bir parıltı olarak sürekli kendine davet etmekte…

Geçenlerde, uzun zamandır ihmal ettiğim sekine ortamlarından birine katıldığım anda fark ettim ki aşk aslında gireceği gönülleri kendi seçiyordu. Yine aşk, yirmi metre karelik bir halıyı cennet bahçesine dönüştürüyor ve o halının üstünde diz çöken bütün kişileri eşit kılıyordu. Oraya edeple oturdun mu nereli olursa olsun, oturan bütün hanımların ortak noktası inandıkları aşkın yüceliği oluyordu. Bu inanç onları Rizeli, Adıyamanlı, Muğlalı, Antepli, Aydınlı, Diyarbakırlı olmaktan soyutlayıp sadece aynı kapının kulu olmakla nitelendiriyordu. Yine oradakileri aynı derecede aciz, aynı şartlarda öğrenci, aynı mahcubiyetle kusurlu kılıyordu. Maddi koşulları eşitleyen o halının üzerinde edeple, aşk mesleğinin inceliklerini dinleyenler kalabalık olmalarına rağmen hiç bunalmadan sanki daha da genişleyen bir gönül teneffüsünde gibiydiler.

Herkesin birbirine yaslanmak zorunda kaldığı kalabalığın gönüllerini hoş eden yine aşktı. Aşkın sahibi ve ta kendisi olan Allah’tı. O’nu sevmek ve O’na kendilerini sevdirmek bu işin en hassas inceliğiydi. Orada bulunan herkesin tek gayreti buydu. Varacakları hedefin çakıllı yollarında ilerlemeye, yolda karşılarına çıkacak engellere galip gelmeye, hedefe varınca vuslatı yaşamaya, hakiki güzelliği temaşa etmeye o kadar odaklanmışlardı ki diğer çekişmeler gündemlerini terk etmişti. Sinsice nefislerine giren ve kancasını Hakk’a her yöneldiklerinde daha da derin batıran aldatmacalardan idrakleri temizleniyordu. Bir oldukça, beraber kaldıkça ve odalar dolup taştıkça kandırmacaların sahibi şeytan, başını taştan taşa vuruyordu. En zararlı gördüğü ortamlar buralardı belli ki. Gitmemek için yıllardır bahaneler üretmemizi bize fısıldıyor, hiç başaramazsa güç sahiplerine bunu yasaklatıyordu. Çünkü hangi ırktan olursa olsun, merdiven silen ve evine temizlik için hanım alanların omuzlarının birbirine değmesi, üstünlük denilen şeyin takva konusunda tatlı bir yarış olması onun işine gelmiyordu.

Meydanlar içinde merdanelerden olmak, bu halk içinde gülünenlerden olmak, Hak katında bilinenlerden olmak onların hesaplamayı bile sıraya koymadığı düşünceleriydi zaten. Gerçek yurt olan ahirette köşkler, bahçeler giderek onlar için genişliyor olmalıydı. Yanık bir ilahi ile Mekke’nin dağlarında uçan kuşlar, Medine’nin bağlarında açan güller konuveriyordu avuçlarına. Mekân algısına inat yanık bir ilahi ile Ravza’da Peygamberimizin huzurunda el bağlayabiliyor, gözyaşı dökebiliyorlardı. Adı anılınca elleriyle kalplerini bastırıyorlardı. Sanki Resulullah sevgisiyle çıkıp gitmesin diye. Ölmeden önce ölüyorlar ve hayat buluyorlardı. Birbirlerini hayra teşvik ediyor, sadakalar biriktiriyor ve hak sahiplerine ulaştırıyorlardı. Yetimlerin yüzünü güldürüp, dul hanımların zor hayatlarına kolaylık sağlamaya çalışıyorlardı. Ayrılmadan, nerede bir düşkün veya hasta var, ilan edip ziyaretler planlıyorlardı.

Aşk mesleği bu olmalıydı, incelikleri de bahsettiğim ayrıntılar. Âşık-ı sadıklardan olmak için çabalamayı ayne’l-yakin olarak başladıkları staj evresinden Hakka’l-yakin olarak terfi etmeyi umut ediyorlardı. Dünyanın bütün dertlerinden, meşakkatinden uzaklaşıp gönüllerini cennetin oksijeni ile dolduruyorlardı. Cezbeye kapılmamak imkânsızdı, aşk bahçesinin içinde. Ve bu bahçede güllerin kokusu baş döndürücüydü.

Meleklerin şahit olduğu ve öylesine gelenleri bile, kurtulanlar sayfasına temize çektiği temiz bir defter yaprağı… Muazzam bir lezzet sofrası…

Dünya Allah’ı anan güzel dillerin ve onunla dopdolu gönüllerin hatırına hâlâ ayakta duruyordu. Gündelik işlerde kanayan ellerle, kremlenmiş pürüzsüz avuçlar birlikte gökyüzüne açılıyor ve o âşıklar tüm dünyayı dualarıyla kuşatıyorlardı.

Betül ŞATIR