'Hak Yolu'nda Fetih

İSTANBUL’UN FETHİ ve FATİH KİTABINA DAİR

Zeynep Kevser Şerefoğlu Danış

Konuşmak sadece konuşmak değildir. Yankısında yatar konuşmanın hâsılası. Öz konuşmak, tatlı tatlı konuşmak, sıkmamak, muhatabı hazır bulunuşluk ve dikkat süresi açılarından dikkate almak, insanda bilemedikleri, göremedikleri, yapıp edemedikleri sebebiyle yetersizlik hissi oluşturmak yahut tekrar eden yanlışlar nedeniyle yılgınlığa kapılmasına sebep olmak değil; cesaretin, kapasitenin, değiştirme gücünün kapılarını açmak, yapıcı olmak, çok bilip anlaşılırı kadar söylemek, meseleyi ince süzgeçlerden geçirmek ama dinleyeni yormamak herkesin harcı değil. İşte böyle hitapların hatibi Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan’ın fethe ve Fatih’e dair üç farklı konuşmasının (1990, Fatih, Vatan Düğün Salonu; 1995, Fatih, İskenderpaşa Camii; 1999 Avustralya) derlenmesinden oluşur İstanbul’un Fethi ve Fatih adlı kitap.
Kitabın bir yerinde yapacağı konuşma için nasıl hazırlandığını anlatan Coşan, esasen bizcesini yukarıda zikrettiğimiz hitabetindeki özelliklerin şifresini de verir gibidir: “Çok hadis-i şerifler yazdım. Size güzel bir konuşma malzemesi toplayayım diye günlerce uğraştım. ‘Konuşmaya hazırlanmak, konuşana saygıdandır’ diye duymuştum. Konuştuklarına saygı duyan konuşmacı, hazırlanır diye çok hazırlandım. Öğrenciler gibi uyku bile uyuyamadım. Bu kadar kısa kesiyorum. Çünkü zaman kıymetli.”
Böylesi süreçlerden geçerek yapılmış, “İstanbul’un Fethi ve Fatih”, “Küfrün Merkezini Dağıtmak”, “Fatih’in Kişiliği ve Fetih Ruhu” başlıklı üç konuşmanın, editör Dr. Necdet Yılmaz tarafından deşifresi, konuşmalarda geçen ayet, hadis, kelâm-ı kibar ve şiirlerin kaynaklarının tespit edilerek dipnotta verilmesi ve kaynakça ile dizin de eklenerek araştırmacıların istifadesine sunulmasıyla oluşan bu eserde karşımıza çıkan önemli noktaları genel olarak birkaç başlıkta değerlendirebiliriz.

Fatih’in Şahsı
Fatih, bu sıfatı alnının teriyle kazanmıştır. Büyük bir fethi gerçekleştiren bu padişah, konuşmalar boyunca sadece bu özelliğiyle değil, yaptığı birçok güzel iş ile de anılır. Sadece İstanbul’un fethiyle değil, onu fethe kadar götüren şartlara ve fetihten sonra da devam eden bayındırlık, iktisat, denizcilik, eğitim, kültür hamlelerine dikkat çekilir. Fatih’in icat ettiği havan topları, bildiği diller, hocalarına gösterdiği sonsuz hürmet, edebi tarafı, şairliği hakkında bilgiler verilir. “Bu muhteşem şahsiyet, bu eşsiz, emsalsiz insan, başka bir milletin büyüğü olsaydı; cihanı, hatırası için velveleye verirlerdi.” cümlesi ile onu hakkıyla bilmekten ve takdir etmekten uzak oluşumuza sitemkâr gönderme yapılır. Onun yetişme tarzının, benimsediği ahlak ve çalışma kurallarının, her gün bir kitap okuma alışkanlığının, 19 yaşında padişah olduğu günden, 49 yaşında öldüğü güne kadar hayatına 25 sefer sığdırmış bir insan olarak yine sefer yolunda vefat edişinin önemine dikkat çekilir.
Molla Gürâni’nin azledildikten sonra Fatih’in huzuruna çıkıp “Bütün ulemanın, kadrinin bilindiği başka bir diyara gideceği” tehdidi sonucu Fatih’in azlini geri alması, hocası Akşemsettin’in kibir ve ucuba düşmesin diye sultan onun çadırına gelince ayağa kalkmamasına rağmen, Akşemsettin onun yaptırdığı medresede, orada okutulan dersleri merakı sonucu çadırına gelince Fatih’in ayağa kalkıp hocasının elini öpmesi, yaptırdığı medresede dersleri dinlemeye heves edip oda istemesi üzerine, medresede oda vermek için herkese uygulanan kurala binaen imtihana tabii olmak kaydı ile oda verilebileceği beyanını duyunca kızmak yerine memnun olması, Ayasofya’dan küçük yapılan kubbe için mimarı cezalandırması üzerine mimarın onu dava etmesiyle Hızır Çelebi’nin huzuruna sanık olarak çıkması ve adalet divanında sanık mevkiine oturtularak haksız olduğu için mahkûm edilmesi gibi birçok örnek, aslında Fatih’in nasıl bir adalet terazisini sürekli işlek tuttuğunun ve nasıl bir özgürlük ortamını dengeye oturttuğunun apaçık göstergeleridir.
Fatih’in kaç padişahın hayalini kurduğu fetih rüyasını genç yaşına rağmen gerçekleştirmiş olmasının adeta müşahhaslaştığı dizeler olarak zihnimize kazınmış olan “Yürü; hâlâ ne diye oyunda, oynaştasın?/Fâtih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!” dizeleri hatırlanırken, şairi hakkında da “Çok iyi ahbaplığımız oldu. Derviş insandı. Mevlevî dervişi idi. Çok güzel şiir yazmış.” cümlelerini işitiriz.
Fethi Sağlayan Şartlar
Fethin gerçekleşmesinde ve müyesser olmasında Fatih Sultan Mehmet Han’ın çalışması, her şeyi ince ince hesaplaması, planlaması, toplar döktürmesi, İtalya’ya kadar fethi genişletmesi, tedbirler alarak Çanakkale’den gelecek düşman yardımlarını engellemek için kaleler yaptırmış olması gibi teknik /teknolojik emeklerin payı büyüktür ve hem bunların her biri hem de böyle sistemli ve yerinde çalışma azmi, temposu fethin gerçekleşmesinde başlı başına ehemmiyet arz etmektedir.
Ancak fethin, sadece top, tüfek, asker gibi maddi unsurlardan ibaret olmadığının da altı çizilir. Fatih’in zenginlik ve ihtişamdan şımarmaması, hareme kapanıp ömrünü zevk ü ıyş ü nûş ile geçirmemesi, takva ehli âlim ve fâzılların elinde yetişmesine ve ana babasının, ecdadının en temiz kazanç yollarından biri olan gazâ yoluyla elde ettikleri helâl rızıkla beslenmiş olmasına bağlanır.
Fatih’in fetih ruhuyla yetişmiş bir toplumun padişahı, bir sürecin, bir devamlı oluşumun sonucu ve halkası olduğu, Fatih’in tebasının, çevresinin temizlik ve dürüstlüğü, ulemanın vakarı, fethi ateşleyen şeyin İslam dini olması sonucunda aslen dinin fetihleri gerçekleştirdiği, dini doğru anlamanın, dine bağlılığın ve dini hakkıyla yaşama isteğinin fetihlerle sonuçlandığı ve bu azmin yine olması, sürmesi, devam etmesi durumunda yine, yeni fetihlerin gerçekleşeceği, gerçekleşmesi gerektiği vurgulanır.
Fetihten Önce Fetih
İstanbul’un fethi, Mekke’nin ve sonrasında Allah’ın dini için yapılan birçok fethin hatırlatıcısı da olur. Peygamber Efendimizin “Fatih” ismi ile cennetin kapısını ilk açan kişi olacağı, Mekke’yi fetheden komutan olarak dinin en şerefli “Fatih”i olduğu unutulmamalıdır.
Peygamberden sancağı alarak fethi gaye edinen bir medeniyetin fertleri olmak ayrıcalığı bizimdir. Yerleri yurtları varken, evlerinde aileleri ile oturmak dururken, rahatı seçmeyip yeni Müslümanlar hayaliyle yeni ufuklara yelken açan, Peygamberin gösterdiği hedefte ezanların duyulacağı daha çok toprak için kale kale, şehir şehir, belde belde süren fetih zincirlerine bir yenisini daha eklemek için didinen ecdadımız, yâd edilir. Özellikle Avrupa’ya İslâm’ı götüren Balkanlar’ın ilk fatihi Yesevi dervişlerinin bütün fetihler içinde ayrı bir yeri olduğu hatırda tutulmalıdır.
Yine bugüne gelerek Ahmed-i Yesevi’nin Fatih’in ve şehitlerin torunları olmamıza rağmen küfrün merkezini tahrip etmeyi düşünmeyip planlamayışımızı, İslâm’ı yayma konusunda üzerimize düşeni yapma hassasiyeti ile hayata bakmayışımızı, şehitlik gaye ve amacını, idealini gündemimizden uzak tutuşumuzu, hayat gailesine dalarak bu esasları es geçişimizi üzülerek zikreden Coşan, insanların hayat gailesini anormal karşılamaz. Geçim derdiyle dertlenip helal lokma peşinde koşan insanın sevaplı bir iş yaptığını da belirtir. Ancak, Müslüman bunun ötesine geçilebilmelidir. Hayatı korumak gayesiyle yeni fetih rüyalarından uzak duran insanın, aslında hükmedemeyeceği bir yerde beyhude uğraştığı açıktır. Oysa esas gaye, Allah’ın sevgisini, rızasını kazanmak ve dinine hizmet etmek, bu dini herkese tebliğ etmek olmalıdır.
Cihad ve Fetih
Cihad’la ilgili ayetlere ve bu ayetlerin işaret ettiği davranışlara da değinilir. “Cihad”ın, “cehd gösterme”, “yılmama”, “baskıya boyun eğmeme”, “hizmet etme” anlamlarına dikkat çekilir ve cihadı sadece savaş manasında almanın, kılıçla bağdaştırmanın doğru olmadığının ve sünnetteki uygulamalara da uymadığının altı çizilir. Cihad, İslâm’a hizmetin her çeşidi olabilir. Fetihten sonra Fatih’in, Ayasofya’da toplanan ahaliye “Müsterih olun, evlerinize gidin, size bir zarar gelmeyecek” sözü, fetih ahlâkı ve zihniyeti olarak ön plana çıkarılır. Özellikle de fethedilen yerlerde ahaliye “eman vermek”, hayatlarını bağışlamak, İslam dinine has bir özelliktir. Diğer yandan ömrü cihadla geçmiş olan Fatih’in şiirlerinin bütününün aşk ve sevgi üstüne oluşuna değinilerek adeta, kılıcın kalem tarafını; düşmana baş eğmemenin, gayrimüslimin gönlünü kazanma yanını işaretleyen yönüne vurgu yapılır.
Osmanlı’da “îlâ-yı kelimetullah” için, “Allah’ın sözü hâkim olsun” diye fetihten fethe koşan birçok padişahın isimleri de eserde geçer. Özellikle Fatih devrine kadarki süreç için Osmanlı’nın İslami şeriata uygun ve tasavvuf terbiyesi almış insanlardan müteşekkil; eseriyle, edebiyatıyla, padişahıyla, dervişiyle, askeriyle örnek bir devlet olduğu ve böyle bir sisteme, böyle bir anlayışa da gönüller yıkmadan yaparak ve kazanarak, nice insanları İslâm diniyle tanıştırmanın nasip olduğu belirtilir.
O Meşhur Hadis
Kimilerince sahihliği sorgulanan, “Kostantîniyye şehri mutlaka ve muhakkak fetholunacaktır. Onu fetheden komutan ne iyi bir komutandır, onu fetheden ordu ne iyi bir ordudur.” hadisi de konuşmalar içinde zaman zaman anılır. Hadisteki “muhakkak fetholunacaktır” kaydına tekrar tekrar vurgu yapılır ve “isnâdı sahih, senedi muttasıl, ricâli sikât”, yani “sened zinciri sağlam, şahıslar atlamalı değil tamam ve rivayet eden şahıslar güvenilir kimseler.” denilerek ve hadise “yan bakılması”nın doğru bulmadığı ısrarla vurgulanır. Hadis belli başlı külliyattaki yeri de detaylı olarak dipnotta verilmiştir.
Fetih, Fetih Ruhu ve Günümüz
Fethin bir ruh iklimi olduğu ve Fatih’in bu iklime doğduğu, fethi gönlüne almış hayat gayesini bu noktaya kurgulamış bir toplumun fethe kavuştuğu en sık vurgulanan noktalardandır. Bu bir ahlâk, bir manevi iklim, bir tasavvufi duyuş, düşünüş atmosferidir ve Fatih’i bu ahlaka sahip kılan eğitimden bugün de uzak kalmamak gereklidir. Fetih konuşmalarda çeşitli veçheleriyle geçer ancak fethin ihtişamına sığınıp o günlerin yâdı ile sabitlenip kalmak yerine bugün yeni fetihler için fatihlere bu manevi iklimi oluşturma gayretine vurgu yapılır. Ancak burada çok önemli bir detay vardır. “Haydi gençler birer Fatih oluverin”, denmez. Gençleri neresinden tutacaklarını bilemedikleri denklemlerin ortasına atmak, onları içine doğdukları şartları ve maruz kaldıkları ahvâli düşünmeden Fatih’le kıyaslamak, onlara güçlerinin üstünde realist olmayan ödevler yüklemek gibi ütopik söylemler söz konusu değildir. Burada ilk hareket “yaşlı, olgun, imkânlara sahip Müslüman kardeşler ”den beklenir. Fatih’lerin yetişmesi için gerekli atmosferi sağlayabilecek kitle onlardır. Gençlerin önünü açmak ve Fatihlerin yetişebileceği şartları, iklimi sağlamak, onların vazifesidir.
Beldelere imanı yerleştirmek ve İslâm’ı götürmek için gönül rızası ile şehadet şerbeti içen dedelerimize rağmen bugün o şehitlerin, gazilerin isteğine, arzusuna, idealine göre yaşanmıyor oluşu, ülke insanının fethin amacının çok farklı tarafına düşen gayesiz bir hayatı gönüllüce benimseyiverişi, fethi çok uzak diyarlara kadar götürme hevesi ile bu yolda çalışmak dururken eski fethedilen topraklardaki izimizin derdine düşme, oralardan kendini sorumlu hissetme gibi bir duyuş düşünüşün bile gerisinde kalmış olmamız, üzerinde durup düşünülmesi gereken acı gerçeklerdir.
Fethetmek /Vakfetmek/’Hak Yolu’nda Can Vermek
Fetih ruhunun önemine vurgu yapan Coşan, herkes kendi işi gücüne bakarken, geçim derdinde iken fethi iş kabul etmiş, bu ruhu kuşanmış insanlardan etkilenir ve derin derin düşünür: “Çalışmak elbette ayıp değil, sevap, güzel ama acaba bazı insanlar keşke hiç değilse emeklilikten sonra bina vakfeder gibi, para vakfeder gibi, canlarını vakfediverse” diye aklından geçirirken; içinden gelen bir ses, “Sen başkasına ne söylüyorsun, ilk önce kendine söyle! Sen kendini vakfet! Ondan sonra başkaları ne ederse eder” diyerek onu dizginler ve diğer yandan da ateşler.
Belki de dua niyetine geçen bu cümleden çok sonra Coşan’ın, yeni kapılar açtığı bir beldede ilme ve hizmete vakfedilmiş hayatı, yolda, ‘Hak Yol’unda son bulmuştur. Nice kalpleri fethetmişliğinin ecirlerine mâlik olması duasıyla…