Usûl-i Hadis -11

Hadîs, Sünnet, Eser, Haber, Rivayet – 1

Sünnetin Çeşitleri:

Meydana Gelişi Açısından Sünnetin Çeşitleri: 

“Hz. Peygamber’den bize intikal eden her şey” demek olan sünnet ya da hadis, değişik nitelikli bazı unsurlar ihtiva etmektedirler. [1]

Sünnet, Kur’ân-ı Kerim’den sonra ikînci ana kaynaktır. Fıkıh usulünde delil olarak kullanılan sünnet, Hz. Peygamber’den geliş şekline göre; söz, fiil veya tasvip (takrir) olmak üzere üçe ayrılır.[2] Bazı alimler vasıf (vasfi) sünneti ilave ederek dörde ayırırlar. [3]

1) Kavlî Sünnet (Sözlü Hadis):

Hz. Peygamber’in çeşitli vesilelerle söylemiş olduğu sözlerdir. Meselâ;

  • “Âmeller ancak niyetlere göredir ve herkese niyetinin karşılığı vardır. Kim Allah ve Rasûlü için hicret etmişse, onun hicreti Allah ve Rasûlüne’dir. Kim elde edeceği bir dünyalık veya evlenmek istediği bir kadın için hicret ederse, onun hicreti de, kendisi için hicret ettiği kimseyedir.”[4]
  • “Ramazan hilalini görünce orucu tutun, Şevval hilalini görünce orucu yeyin” [5]
  • “Size, sıkı sarıldığınız sürece sapıtmayacağınız iki şey bıraktım. Allah’ın kitabı, Rasûlü’nün Sünneti.” [6]  
  • “Köleleriniz ve hizmetçileriniz sizin kardeşlerinizdir. Allah Teâlâ onları sizin idarenize ve emrinize vermiştir. Kimin idaresi altında kardeşi olursa ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin…”[7]

Peygamber (s.a.s)’in günlük yaşayışı sünnetin tümünü kapsamaktadır. Zira sünnet kelimesi “övülmüş veya kınanmış yol” anlamındadır. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurulmuştur:

“Kendilerine hidayet geldiğinde insanları inanmaktan ve Rablerinden mağfiret dilemekten alıkoyan, sadece öncekilerin sünnetinin (gidişatının) kendilerine gelmesini beklemelidir.” (el-Kehf: 18/55)

Hz. Peygamber sünnet kelimesini lugat anlamı olan, yol manasında kullanmıştır:

“Kim iyi bir sünnet (yol) edinirse, onun ve onunla amel edeceklerin sevabı o kimseye aittir…”[8]

Hadisçiler sünneti; Hz. Peygamber’in söz, fiil ve takrirleri şeklinde tarif etmişlerdir. Keza onun ahlâk sıfatları, sîreti ve yaşayışı sünnettir. Rasûlüllah’ın yaşayışı, fiilî sünnet olarak müteala edilirse, sünneti üç kısına ayırmak mümkün olur.

Birinci kısım: Kavlî sünnet yani Hz. Peygamber’in sözleri.
İkinci kısım: Fiilî sünnet; Hz. Peygamber’in davranışları ve tavırları.
Üçüncü kısım: Takrirî sünnet; Hz. Peygamber’in haberdar olduğu söz ve hadiseler karşısında susması veya ikrarı.

Buna göre kavlî sünnet, Hz. Peygamber’in çeşitli vesilelerle söylemiş olduğu mübarek sözlerdir. Bu anlamıyla hadis ve sünnet eşanlamlıdır. Fıkıh usûlü âlimlerinin ıstılahında kavlî sünnet; Hz. Peygamber’in sadece hüküm bildiren sözleridir. Şer’î bir hüküm kaynağı olmayan ve muhtelif konularda malumat veren diğer sözleri ise yalnızca hadis olarak mütalaa edilmektedir.[9]

Hadislerin bütünü içerisinde büyük bir yekûn tutan kavlî sünnet, özel çalışmalara da konu olmuştur. Celâleddin es-Suyûtî,[10] el-Câmiu’s-Sağir min Ehadisi’l-Beşîr Ve’n-Nezir isimli eserinde kavlî sünnetleri toplamıştır. Fiilî sünnetleri eserin son kısmında “kâne” ile almıştır. Bunlar Hz. Peygamber’in şemâiline, sîretine ve ahlâkına dair olan hadislerdir.

Hukukî açıdan da kavlî sünnetin önemi büyüktür. Çünkü fiilî sünnetin Hz. Peygamber’e ait özel bir hal olma ihtimali vardır. Takriri sünnette de bir şahsa ve olaya ait özel bir hüküm veya izin olma ihtimali mevcuttur. Halbuki kavlî sünnetin delâleti lafziyesi daha net daha belirgindir. Bu açıdan şer’î hükümlerin istinbatında kavlî sünnet, daha kuvvetlidir.[11]

2) Fiilî Sünnet (Fiili Hadis):

Rasûlullah’ın davranış ve fiili uygulamalarının anlatımıdır. Hz. Peygamber’in namaz kılışını ve haccedişini örnek verebiliriz. Allah elçisi şöyle buyurmuştur:

  • “Ben namazı nasıl kılıyorsam, siz de öyle kılın.”[12]
  • “Hac ile ilgili ibadetlerinizi benden alın.”[13]
  • Aişe (r.a.) demiştir ki: “Rasûlullah (s.a.v.) bir iş yaptığı zaman sağlam yapardı.”[14]

Yine Hz. Peygamber’in savaşlarda yapmış olduğu işler de fiili sünnete girer. [15]

Hz. Peygamber’in sözle veya fiille açıktan gördüğü ya da duyduğu olayları susarak onaylamak suretiyle zımnen yaptığı açıklamaların tümü diye tarif edilen sünnet; kavlî, fiilî ve takrirî olmak üzere üç bölümde mütâla edilir.

Resulullah’ın bütün fiil ve hareket tarzları, sözünü ettiğimiz bu üç ana esastan biri olan fiilî sünneti oluşturur. Bu çeşit sünnetlerde ifade Hz. Peygamber’e değil de sahâbeden birine ait olur: “Kâne’n-Nebiyyü sallallahu aleyhi ve sellem…” (Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle idi, şöyle şöyle yapardı…); “Raeytü’n-Nebiyye sallallahu aleyhi ve sellem…” (Resulullah (s.a.s.)’i şöyle şöyle yaparken gördüm…) şeklindeki ifade tarzları fiilî sünnetin rivâyet usul ve kavramlarıdır.

Hz. Âişe’nin Resulullah’ın Şaban ayındaki nâfile orucu ile ilgili açıklaması fiilî sünnete güzel bir örnektir:

O şöyle nakleder: “Rasûlullah (s.a.s.) öylesine oruç tutardı ki biz, daha artık iftar etmez derdik. Bir kere de iftar etti mi biz artık daha oruca niyet etmez derdik”[16]

Fiilî sünnetler de diğer sünnetler gibi kısmen yazılarak ama büyük bir kısmı hâfızadan hâfızaya ezberle nakledilerek tevâtür, meşhur, âhâd tarikleriyle bize kadar ulaşan, hadis adı verilen sözlü ifadelerle belgelenmiş ve bunlar hadis kitaplarında toplanmıştır. Fıkıhta Hanefilerden Serahsi; Şâfiîlerden Ebû İshâk Şirâzî; Mâlikîlerden Kadı Abdulvehhâb; Hanbelilerden Ebû Ya’lâ ve bütün Ehli Hadîs, şöyle der: Buhâri ve Müslim’in veya ikisinden birinin Sahîh’lerine aldıkları hadisler şüphesiz Hz. Peygamber’e aittir yani sübûtu kat’îdir. Sözü ve manası mütevâtir olan hadisin Sübûtu kesin; meşhur ve âhâd olanların sübûtu ise zannîdir. Ayrıca delâlette açıklık ve kapalılık, nakledenlerin cerh ve ta’dili çok önemli ikinci meseledir. Usulcüler hadisleri senet ve metin yönleriyle tenkid ederler. Hadisleri, Hz. Peygamber’den bize kadar bütün râvîleri zikredilenlere müsned; bir veya birkaç râvîsi eksik olanları da mürsel diye nitelendirmişlerdir. Muhaddisler ise mürsel hadis tabirinden tabiînin sahâbiyi atlayarak Hz. Peygamber’den rivâyet ettikleri hadisi anlarlar.

Bir hadis müsned muttasıl olur, ravîleri de gerekli şartları taşırsa o hadisle amel edilir. Zâhirîler ve Şâfiîler mürsel hadislerle amel etmezler. Ancak Şâfiîler, İmam Şâfiî’nin belirttiği şartları taşıyan mürsellerle amel ederler. Hanefi, Mâlikî ve Hanbeli hukukçuları ise mürselle amel etmiş onu kıyasa tercih etmişlerdir. Hadisle amel edilen konunun içeriği hakkında da haber-i vâhidin hüccet olduğu yerin yalnız fiil ve amelle ilgili olan şer’î hükümler olduğu belirtilmiştir. Sahih hadisle amel etmek için onun ayet ve mütevâtir sünnete muhalif olmaması, akla aykırı olmaması, ilk râvînin fakih olması şartlan aranır. Bu son şart Hanefilere göredir.[17]

Hz. Peygamber’in Fiilleri:

Rasûlüllah (s.a.s)’ın fiilleri üçe ayrılır:

  1. Hz. Peygamber’in bir beşer, bir insan olarak yaptığı fiillerdir. Yeme, içme, giyinme, uyuma, yatıp kalkma gibi. (Örneğin sağ elle yemek yemesi, saçını ortadan ayırması). Bu fiiller genel olarak ümmeti bağlamaz. Çünkü bunlar Allah elçisinden bir peygamber sıfatıyla değil bir insan olması sıfatıyla meydana gelmiştir.Bununla birlikte, ashab-ı kiramdan, Allah elçisini bu gibi fiillerinde de izleyenler vardı. Abdullah b. Ömer bunlardandır.Hz. Peygamber’in ticaret, ziraat, savaş tedbirleri, hastalık tedavisi gibi dünyevî işlerde kendi görgü ve tecrübesine dayanarak yaptığı davranışlar da bu kısma girer. Çünkü bunlar şahsi tecrübeyle ilgilidir. Buna şu olayı örnek verebiliriz: Hz. Peygamber, Medinelilerin hurmaları aşıladıklarını görünce, aşılamamalarını bildirdi. Ancak ertesi yıl iyi ürün alınmadığını görünce; hurma bahçesi sahiplerine “Siz dünyanıza ait işleri daha iyi bilirsiniz”[18] buyurdu.Bedir Savaşı sırasında da savaş tecrübesine dayalı şöyle bir olay yaşanmıştı. Hz. Peygamber, orduyu bir yere konaklatmak istedi. Hubâb b. Münzir bu yerleştirmenin vahye mi, yoksa savaş taktiğine mi dayandığını sordu. Allah elçisinin, bunun bir savaş taktiği olduğunu söyleyince, Hubab b. Münzir bu konaklama yerinin uygun olmadığını söyledi ve daha uygun yeri göstererek, gerekçelerini açıkladı. Bunun üzerine, ordu Hubâb’ın belirlediği yere yerleştirildi.[19]
  1. Hz. Peygamber’in sırf kendisine mahsus olduğu şer’i bir delille belirtilmiş olan fiilleri. Gece teheccüd namazı kılması[20] Ramazan’da “visal orucu” tutması, dörtten fazla kadınla evlenmesi buna örnek olarak zikredilebilir. Diğer müslümanlar, Hz. Peygamber’in bu fiillerini kıyas yoluyla delil olarak alamazlar. Çünkü bunların Hz. Peygamber’e ait oluşunda şer’i deliller vardır.
  2. Hz. Peygamber’in teşrîi nitelikli fiilleri. Namaz kılışı, oruç tutuşu, haccedişi, ziraat ortaklığı kuruşu, borç alıp vermesi gibi. Bu tür fiilleri sünnet olup bunlara uymak gerekir. Bu fiilleri de ikiye ayırmak mümkündür.
    1. Kur’ân’ın mücmellerini açıklamak için yaptığı fiiller. Bunlar Kur’ân’ın tamamlayıcısı sayılırlar ve hangi mücmeli açıklamışlarsa onun hükmünü alırlar. Mücmel ifadenin hükmü vacibse; onu açıklayan sünnetin hükmü de vacib, mücmelin hükmü mendupsa, açıklayıcı sünnetin hükmü de mendup olur.
    2. Hz. Peygamber’in bağımsız olarak ve bir işin mübah oluşunu göstermek üzere yaptığı fiiller. Bu çeşit fiillerin vücub, nedb veya mübahlık gibi şer’î niteliği bilinir. Bunlara ümmetin de uyması gerekir ve fiil yukarıdaki hükümlerden birisine uyar. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulmuştur: “Şüphesiz Allah’ın Rasûlünde, sizin için Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok ananlar için mükemmel bir örnek vardır.” (el-Ahzâb: 33/21).

Sonuç olarak sünnet, Kur’ân’dan sonra ikinci asıl kaynak olup, İslâm’ın pek çok hükmü ve belki İslâmî müessese ve esasların bütünlüğü sünnetle tamamlanmıştır.[21]

3) Takriri Sünnet:

Hz. Peygamber’in görüp işittiği bir işe karşı çıkmaması ve onu kabul etmesidir. Çünkü Allah’ın Rasûlü bir işin yapıldığını gördüğü veya işittiği halde onu reddetmemiş ve susmuşsa, bu durum onun bu işi tasvip ve kabul ettiği anlamına gelir.

Meselâ; bir gün Hz. Peygamber kabir başında ağlayan bir kadına rastlar. Ona; “Allah’tan kork ve sabret” der. Kadın Rasûlüllah (s.a.s)’ı tanımadan; “Benim başıma gelen, senin başına gelmediği için beni anlayamazsın” diye cevap verir. Daha sonra onun Allah elçisi olduğunu öğrenince de, evine giderek özür diler. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Asıl sabır, olayla ilk karşılaşmada gösteren sabırdır.”[22]

Burada Allah’ın Rasûlünün kadının kabir ziyaretine ses çıkarmadığı görülmektedir. Bu, erkekler gibi kadınlar için de kabir ziyaretinin caiz olduğunu gösteren bir takrirdir.

Yine Amr b. el-Âs (r.a), Zâtü’s-Selâsil gazvesi sırasında, çok soğuk bir gecede ihtilam olmuş, su ile yıkanırsa canının tehlikeye düşeceğini anlayınca da teyemmümle topluluğa sabah namazını kıldırdı. Gazve dönüşü durum Hz. Peygamber’e anlatılınca, Amr’a; “Cünüp olduğun halde arkadaşlarına imam oldun öyle mi?” diye sordu. Amr; “Kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir” (en-Nisâ: 4/29) âyetini hatırlayarak teyemmüm yaptığını ve namazı kıldırdığını bildirdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber tebessüm etmiş ve susmuştur. İşte bu tebessüm ve susma, su bulunsa bile çok soğuk havada teyemmümle namaz kılınabileceğini gösterir.[23]

Takriri Sünnet iki türlüdür.

a) Sarih (açık) Takrir:
Rasûlullah’ın muttali olduğu herhangi bir olay ya da sahabilere ait uygulamayı tasvib ve tasdik ettiğini açıkça belirtmesidir. Misali, yılanın zehirlediği bir kabile reisini Fatiha Suresi’ni okuyarak tedavi eden ve bunun karşılığında bir miktar koyun alan sahabinin, bu koyunların yenilip yenilemeyeceği hususunu Rasûlullah’a sorması, Hz. Peygamber’in de: “Fatiha’nın şifa vereceğini nereden biliyordun? İyi etmişsin. Koyunları bölüşün, bir pay da bana ayırın.” buyurmasıdır.[24]

b) Zımni Takrir:
Muttali olduğu herhangi bir olay karşısında Hz. Peygamber’in sükut buyurmasıdır. Misali; Hendek harbi sırasında Beni Kureyza üzerine giderken ashabın bir kısmının ikindi namazını yolda kılması, bir kısmının da “Beni Kureyza yurduna varmadan kılmayın” buyurdu diyerek vakit geçmesine rağmen namazı kılmamış olması olayı karşısında Rasûlullah’ın (s.a.v.) sükut buyurarak her iki grubun hareketini de zımnen tasdik ve tasvib etmiş olmalarıdır.[26]

Sünnetin bu üç türüne (kavli, fiili, takriri) birden misal olmak üzere şu hadisi zikredebiliriz:

-Allah kendisinden ve babasından razı olsun- Abdullah b. Ömer demiştir ki: Nebi (s.a.v.) altın yüzük taktı, ashab da altın yüzük taktılar, (Bir gün) Nebi (s.a.v.):

“Ben bir altın yüzük edinmiştim” dedi ve yüzüğünü çıkardı sonra da:

“Bundan böyle onu asla takmayacağım” buyurdu.

Bunun üzerine ashab da (altın) yüzüklerini (bir daha takmamak üzere) çıkardılar.[27]

Burada Hz. Peygamber’in yüzük edinmesi ve sonra çıkarıp atması fiil; “onu bir daha takmayacağım” buyurması söz; ashabın önce altın yüzük takmalarına, sonra da kendisini takiben bundan vazgeçmelerine müdahale etmemesi de takrir olmaktadır. [28]

4) Vasıf (Vasfi) Sünnet:

İki kısımdır.

a) Hılki (Ahlaki) Sıfat:
Rasûlullah’ın herhangi bir huyunu tanıtan hadislerdir. Misali şu hadistir:
“Rasûlullah (s.a.v.), insanların en cömerdi idi. O (s.a.v.), Ramazan’da daha çok cömertti.”

b) Hulki (Yaratılışla İlgili) Sıfat:
Hz. Peygamber’in şemailine dair bilgileri ihtiva eden hadislerdir. Misali şu hadistir:
“Rasûlullah (s.a.v.) sima olarak insanların en güzeli, yaratılış olarak da en mükemmeli, en mütenasibi idi. O (s.a.v.), ne aşırı uzun ne de çok kısa idi.” [29]

Kaynaklar

 [1] İsmail Lütfü Çakan, Hadis Usulü, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları: 26.
 [2] Zekiyüddin Şa’ban, Usulül-Fıkh, Terc. İbrahim Kafi Dönmez, Ankara 1990, s. 66; Hamdi Döndüren, Şamil İslam Ansiklopedisi: 5/456.
İsmail Lütfü Çakan, Hadis Usulü, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları: 27.
 [4] Buhârî, Bed’ü’l-Vahy: I; İmân: 41; Müslim, İmâre: 155.
 [5] Buhârî, Savm: II; Müslim, Sıyâm: 4,18; Zekiyüddin Şa’ban, Usulül-Fıkh, Terc. İbrahim Kafi Dönmez, Ankara 1990, s. 66; Hamdi Döndüren, Şamil İslam Ansiklopedisi: 5/456.
 [6] Muvatta, Kader: 3; Hakim, el-Müstedrek: 1/93; İsmail Lütfü Çakan, Hadis Usulü, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları: 27.
 [7] Buhârî, İmân: 22; Edeb: 44; Müslim, İmân: 38, 40.
 [8] Müslim, İlim: 15; Zekât: 69.
 [9] bk. Muhammed Accâc el-Hatib, es-Sünne, Kahire 1383, s. 16.
 [10] ö. 911/1505.
 [11] bk. Tehânevî, Keşşâf: 1/706; Nuri Topaloğlu, Şamil İslam Ansiklopedisi: 3/315.
 [12] Buhârî, Ezân: 18; Edeb: 27; Âhad: 1.
 [13] Ahmed b. Hanbel, 3/318, 366;
 [14] Müslim, Müsafirin: 141.
 [15] Zekiyüddin Şa’ban, Usulül-Fıkh, Terc. İbrahim Kafi Dönmez, Ankara 1990, s. 66; Hamdi Döndüren, Şamil İslam Ansiklopedisi: 5/456; İsmail Lütfü Çakan, Hadis Usulü, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları: 27.
 [16] Buhâri, Savm: 52, 53; Müslim, Sıyâm: 175, 179; Muvatta Sıyâm: 56.
 [17] İsmail Lütfi Çakan, Şamil İslam Ansiklopedisi: 2/191-192.
 [18] Müslim, Fezâil: 141; bk. İbn Mâce, Rühün: 15.
 [19] Kettânî, et-Terâtibü’l-İdâriyye, Beyrut (t.y), 2/384.
 [20] el-Müzzemmil: 73/1-4; el-İsrâ: 17/79.
 [21] Hamdi Döndüren, Şamil İslam Ansiklopedisi: 5/460; İsmail Lütfi Çakan, Şamil İslam Ansiklopedisi: 2/192.
 [22] Buhârî Cenâiz: 32. Bu namaz Rasûlullah’a farz ümmetine müstehaptır.
 [23] Zekiyüddin Şa’ban, Usulül-Fıkh, Terc. İbrahim Kafi Dönmez, Ankara 1990, s. 66; Hamdi Döndüren, Şamil İslam Ansiklopedisi: 5/456.
 [24] Buhari, Tıbb: 33, 39; Müslim, selam: 66.
 [25] Bk. Buhari Havf: 5; Müslim, Meğazi: 30; İsmail Lütfü Çakan, Hadis Usulü, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları: 27-28.
 [26] Buhari, İ’tisam: 4.
 [27] İsmail Lütfü Çakan, Hadis Usulü, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları: 27.
 [28] Buhari, Bed’ul-vahy: 5; Müslim, Fedail: 50; İsmail Lütfü Çakan, Hadis Usulü, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları: 28-29